Odysseus'u "akışkan mêtis'i olan ama kleos'a takılıp kalan adam" olarak okumak ikna edici — ama Homeros'un anlattığı kahraman aynı zamanda şunu da soruyor: Eğer kimlik tamamen akışkan olursa, eve dönülecek bir "ben" kalır mı? Odysseus on yıl boyunca gerçekten "hiç kimse" olsa — Kalypso'nun teklifini kabul edip ölümsüz kalsa, Kirke'nin adasında kalsa — İthaka'ya dönen kim olurdu? Belki de kleos, salt kibir değil, aynı zamanda sürekliliğin çapası. "Ben İthaka Kralı Odysseus'um" haykırışı bir trajik hata olduğu kadar, aynı zamanda kendini var etme ısrarı. İkisi de kendi kaderini bilmeden örer — bu doğru. Ama Oidipus'ta trajedi bilginin kendisinden doğuyor: öğrendiği an her şey çöküyor. Odysseus'ta ise tersine, bilmemek onu koruyor bir süre. Outis'i anlamadan söylüyor, ve bu farkındasızlık onu kurtarıyor. O zaman şunu sormak gerekiyor: Bu iki kahraman aynı tür "kehanet gibi yaşanan yalan" mı yaşıyor, yoksa Homeros ile Sofokles'in trajedi anlayışları temelden farklı mı? Bu yaklaşımımız, Odysseus’u sadece bencil ve kibirli bir savaşçı olmaktan çıkarıp, onu modern varoluşsal krizlerin eşiğindeki ilk edebi figür haline getiriyor. Kleos’u (şan/şöhret) salt bir ego patlaması değil, bir "süreklilik çapası" olarak tanımlamamız metnin kalbine dokunuyor. Çünkü suyun mutlak çözücülüğüne karşı direnecek katı bir şeye, bir çıpaya ihtiyaç vardır. Aksi takdirde kahraman denizde boğulmaz, denizin kendisi haline gelir. Odysseus eğer bütünüyle akışkan olsaydı, Calypso’nun adasındaki o cazip teklifi kabul ederdi. Tanrısal bir ölümsüzlük, yaşlanmamak ve acı çekmemek. Ama bunun bir bedeli vardı: Hikayesinin bitmesi ve adının silinmesi. Calypso’nun kelime anlamı zaten "gizleyen", "örten" demektir. O adada kalmak, ebediyen saklı kalmak, yani "Hiç Kimse" olarak donup kalmaktır. Odysseus’un
Felsefe
kapitülasyonu bilenlerimiz biliyor; bir devletin anlaşmaya bağlı olarak başka bir devlete ya da devletlere tanıdığı ekonomik ayrıcalık, imtiyaz.. müstemlekeyi de bilenlerimiz biliyor; emperyalist politika doğrultusunda bir devletin politik, askeri, ekonomik vb. alanlarda başka bir devleti kendisinin kontrolü altında tutarak ona hükmetmesi, sömürmesi.. ülkede hemen her alanda üretimin azalması, ülkenin para biriminin yabancı para birimleri karşısında değer kaybetmesi, ülkenin vatandaşlarından toplanan verginin toplanan kişiler lehine kullanılmaması, üzerine sürekli hemen her şey üzerindeki vergilerin vatandaşlarının gelirine kıyasla zıt olarak artırılması.. gibi nedenlerden ülkece geçinme konusunda sıkıntı çekiyoruz.. bu da yetmezmiş gibi bu yukarıda yazılanları geçer sebep olmanın ötesine geçip bahane olarak kullanan fırsatçılarla uğraşıyoruz.. aynı ürün yan yana olan iki dükkanda, mağazada, bakkalda, markette, kasapta, manavda.. bambaşka fiyatlarla satılıyor.. diğer yere kıyasla ürünü fahiş fiyatla satan esnaf vergiler yüksek, kira yüksek, faturalar yüksek, çalışanların maaşları, muhasebe, yeme, içme, yol parası, muhasebe vb. şeyleri ürünü almak isteyene sayarak fahiş fiyatını haklı göstermeye çalışıyor.. zaten aradığı ürünü almak için alışverişe çıkan kişi bunların farkında.. aynı kişi zaten bunları aklında bulundurarak karşılaşacağı fiyatları aşağı yukarı tahmin ediyor.. ama -çevremde gördüğüm kadarıyla- gerçekten bu iş başka boyuta geçti.. söz gelimi aynı cadde, sokak üzerinde yer alan; börekçilerin birisinde sade poğaça 20 tl, diğerinde 30 tl.. bakkalların, marketlerin birisinde hoşbeş 20 tl, diğerinde 30 tl.. kasabın birisinde çevirme piliç 125 tl, diğerinde 200 tl.. alışveriş mağazasının birisinde çekyat, koltuk 6.000 tl, diğerinde 8.000 tl.. manavın
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Adalet Tanrıçası ve Su Terazisi
Hava gri. Ankara’da değilim. Ne alaka demeyin, gri hava denince aklıma hep Ankara gelir. Öyledir bu, hava griyse canım Ankara çeker. Hani vardır ya Ekim’de bir yağmur yağar, Eminönü’nde balık ekmek yer, turşu suyu içersin, hafiften ıslanır denizden gelen sert rüzgarla da üşürsün, gelip geçen kalabalığı -günün ne vakti olursa olsun kalabalığı- seyredersin ve bir daha ne zaman hangi saçak altında ıslanırsan ıslan hangi rüzgarda üşürsen üşü aklına hep gelir ya Eminönü’nün kalabalığı, ve gidip orada, öylece kalabalığı seyretmek, ıslanmak, balık ekmek yemek ve biraz da üşümek istersin ya öyle işte… Gri olunca da Ankara geliyor benim aklıma. Mevzunun Ankara’yla alakası yok, zaten ortada bir mevzu da yok. Hava gri ve ben Ankara’da değilim. Oğlanın sınıfından pek sevdiği, pek sevdiğini bildiğim bir arkadaşının doğum günü partisi varmış. Çıktık, gittik, oğlanın pek sevdiği arkadaşına güzel bir hediye aldık, severim bir işe lüzumundan fazla alaka göstermeyi, onu güzel bir hediye paketi yaptırdık. Oğlanın umurunda olmayan detaylara da dikkat ettikten sonra, aldım, O’nu, mekana bıraktım. Hava gri. 2 saatim var. Aşağı yukarı iki saatim var. Burada takılsam, sigara içemem. İçerim içmesine de kötü örnek olurum elalemin çel çocuğuna. Yürüdüm biraz. Sigara içtim. Oturdum biraz bir köşede, gelen geçen insanları seyrettim. Sanki insanlar da gri gibi geldi bana. Kalktım. Geri döndüm. Mekanın önünde bıraktığım arabaya atladım, berberin yolunu tuttum. … Tıraş olmaya gitmediğim, daha kapıdan içeri adım atar atmaz -randevusuz, hele de günün bu saatinde, ki saat öğleden sonra 2 civarı gitmemden- belli olsa da berber yüzüme, ‘Valla abi bugün mümkün değil’ dediği vakitlerde baktığı gibi baktı. Onu rahatlatmak için ve esasen çay içmeye ve kafa dinlemeye geldiğimi çıraklara duyurmak için ‘Berber!
Edebiyat
ÖYKÜLERDEN SEÇTİKLERİM
Uzun bir süredir öykü ağırlıklı okumalar yapmaktayım. Daha önce paylaşmış olduğum bir alıntıda yer aldığı gibi (#69389465), ben de herkesin bir öyküsü, şiiri, şarkısı olması gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle okumuş olduğum 235 öykü kitabının içinden bana dokunan öyküleri bir ileti altında paylaşmak istedim. Bu liste, hem tavsiye hem de kendi öykü havuzumu oluşturma amacı taşımaktadır. Farklı öyküler okudukça onların arasından da seçmeler yaparak bu iletiyi zenginleştirmek istiyorum. Bu öyküler tamamen benim okumaktan heyecan duyduğum, anlatımı, konusu veya kurgusu itibariyle seçmiş olduğum ve sık sık dönüp hatırlamak istediğim seçkilerdir. Bunun dışında hiçbir yazarı veya öyküyü başkasıyla karşılaştırma amacı taşımamaktadır. Sınıflandırmayı yaparken, yerli-yabancı ve günümüz yazarları olarak ayırdım ve alfabetik sıraya göre düzenledim. Nice güzel öykülerde buluşmak üzere, listeme başlıyorum… TÜRK EDEBİYATI – (Geçmişten Günümüze) 1. Ahmet Cemal - Dokunmak -- Balkondaki Defterler 2. Ahmet Hamdi Tanpınar - Hikayeler -- Yaz Yağmuru 3. Bahaeddin Özkişi - Göç Zamanı -- Sınır 4. Bahaeddin Özkişi - Göç Zamanı -- Göç Zamanı 5. Bahaeddin Özkişi - Göç Zamanı -- Serhoş 6. Bahaeddin Özkişi - Göç Zamanı -- Nedenlerim 7. Bilge Karasu - Göçmüş Kediler Bahçesi -- Göçmüş Kediler Bahçesi 8. Bilge Karasu - Göçmüş Kediler Bahçesi -- Dehlizde Giden Adam 9. Demir Özlü - Türk Yazınından Seçilmiş Kısa Öyküler -- Sokakta 10. Erdal Öz -
Öykü
ŞEYHMUS DİKEN YAZDI Alipaşa, Lalabey ve Suriçi…
Defalarca yazdım, söyledim. Benim bugün adına “Diyarbakır” denen şehirle değil! Şehrin 1950’li yıllara kadar fiziki varoluşunun binler yıllık kalıtsal abidesi olan etrafı surlarla çevrili ve bugün kısaca adı “Suriçi” diye telaffuz edilen kadim Amida ile ruhi şekillenme birliğim var. Çok adlar almıştır tarih boyunca; Amid, Amida, Dikranagerd, Diyarbekir, Amed, Diyarbakır gibi… Hepsi de hikâyesini o surlarla kuşatılı mekânsal manzume içinde var etmiştir. İşte belki de ben dâhil, aynı ruh haliyle müsemma olanların, ruhuna “nüfuz edeni” ve dahi “bizleri biz edeni” sahiden budur. Eğer Diyarbakır’da isem, şehrin hangi mekânında olursam olayım! Yüzüm bir şekilde Surlu beldeye döner, ayaklarım da beni tam da oraya götürüverir. Her defasında bu böyledir. Malumunuz 2015 Yaz başından 2016 İlkbaharına kadar ucu yıkımlara, sürgünlüklere, ölümlere yol açan, tarih boyunca adından söz edilecek bir zaman dilimini yaşadı Kadim Suriçi… Ki yasaklı hal, hâla sürdüğünden acı, elem, ıstırap devam edegeliyor. Yetmezmiş gibi suriçinin bütün giriş-çıkışları güvenlik eksenli denetim altında. Girdiğinizde suriçine, adeta “potansiyel suç” bölgesine giriyor, hatta her bir birey “potansiyel suçlu” ruh haline eviriliyor gibi! Oysa devlet yetkililerin en sorumlularının ifadesiyle Mart 2016 itibariyle “yasak” bitmişti Açıklamalarının üzerinden bir yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen hâla sokağa çıkma yasağı ilan edilen mahallelerin büyük bölümünde “yasaklı hâl” sürüyor. O mahallelerin bir yıllık zaman dilimi içinde metrukleşen, eski sahiplerini yitiren evlerinin yıkık viran hâli bir şekilde medyaya düşen fotoğraf karelerinde yürek paralıyor. Yıkılan evlerden oluşturulan geniş caddelere, hatta meydanlara bakan diğer ve kısmen yıkımdan kurtulmuş evlerin harap ve bitap boş kalan eşyasız,
Siyaset