İkincisi söz konusu ortak vasfın hükme münasip olmasıdır. Mesela, “nebiz sarhoş edicidir, öyle ise o da hamr gibi haramdır” dememiz gibi.
Bize “sarhoşluk veren niçin haram kılınır dediniz” diye sorulunca şöyle deriz:
“Çünkü sarhoş eden şey, gerçeğe götüren ve yükümlülüğe dayanak oluşturan aklı ortadan kaldırır. Öyle ise bu nokta, maslahatlar dikkate alındığında münasiptir.” Buna bağlı olarak muhataba şöyle denilir: “Dini nassların, aklî gerekçeleri bilinmeksizin yani teabbudî bir yolla özellikle üzümden sıkılan şeyin sarhoş ediciliğini dikkate alıp sadece onu yasaklaması, ya da sarhoş ediciliğini dikkate almadan teabbudî olarak üzümden yapılan hamrı haram kılması imkânsız değildir. Zira fıkıhta teabbudî olan ve aklî gerekçesi bilinmeyen nice hükümler vardır.” Muhatap ise şöyle der: “Evet bu durum imkânsız değildir. Fakat dinî nassların ve fıkhın âdetinde baskın olan ‘maslahat’ ilkesine uyulması prensibi vardır. Dolayısıyla bu hükmün, fıkhın baskın olan âdetine göre olması, nadir olan türden olmasından daha baskın bir kanaat oluşturur.