Umut etmek mutlu olmayı yetmedi. Ve biz, ayrıldık. Ağır ağır yıkılan taşköprüler gibi değil, kağıttan kuleler gibi hızla dağıldık. Sanki biri üfledi ve dört bir yana saçıldık. Dünya yeniden gaz ve toz bulutuna döndü. Böylece iki kişilik medeniyetimizden geriye kalan o hazin boşluğa ayrı ayrı sığındık.
Biri beni anlasın, biri beni gerçekten anlasın ; yıllardır kaybolduğum o köhnemiş, toz toprak içindeki, yıkılmaya yüz tutmuş metruk binadan çıkayım. Gökyüzünü göreyim. Ruhumu serbest bıraksın, alıkonduğu o daracık mahzenden. Biri beni anladığını söylesin ve bir çift kanat taksın yorgun omuzlarıma. Ayaklarımda derman kalmadı çünkü, kalbimde derman kalmadı.
Evlilik illa güllük gülistanlk olmak zorunda değildi. İlahi bir emirdi, mesuliyet, yaşına göre davranmak, doğru dinden bebek sahibi olmak, zorunluluklar, sınırlamalar, kısıtlamalar ve manilerle yaşamak demekti. Evlenme teklifi almayı başaramayıp toz ve örümcek kaplı eski bir rafta sararıp solmuş, çekingen ama kararlı bir kız kurusu olarak ölup gitmemek demekti.
Savaşın yaşandığı, toz bulut larıyla kaplı bu ülkede hayvanlar bile sakatlanıyor; köpekler üç bacak üzerinde zıplaya zıplaya gidiyor, kedilerin bir gözü, kuşların bir bacağı var.
Ulaşılmayacak kadar yüksek dağlardan, uçsuz bucaksız, insan eli değmemiş çöllerden dibi bilinmez denizlere kadar canlı ruhun nefesi hissedilir bu dünyada. Ona kulak veren her bir toz zerresinden mutlu olur ve yaşamaya devam eder.