Tuğçe Öcal

BAY SEKİZ
BAY SEKİZ Bizlere gereken yalnızlıktır. Büyük, içsel bir yalnızlık. Kendi içine yürümek ve saatler boyu kimselere rastlamamak... R.M. Rilke “Hiç yalnız kalmadım, ne tek başımayken ne de biriyle birlikteyken. Aslında yalnız olmak isterdim. Çünkü yalnızlık şu demektir: Artık bir bütünüm!” diyen film kahramanını duyduğundan beri, beyninden vurulmuşçasına bir hisle günlerine gün ekliyordu Bay Sekiz. Bir defa bile yalnız kalmamıştı. Aksine yalnız kalmamak için elinden geleni yapmıştı. Ceplerine şehirler doldurdu. Ceplerine insanlar, kitaplar, romanlar, şiirler, kahramanlar doldurdu. Ceplerine paralar hatta taşlar bile doldurdu. Bir kez bile taşan olmadı cebinden. Her şey muntazam bir sıralanmayla yerine geçti ve orada unutuldu. Şimdiyse içinde büyük bir yıkım var. Yalnız kalmamak için kurduğu ütopya yerle bir oldu. Hangi dönüşüm olanları eskisinden daha sağlam, güzel ya da estetik hale getirecekti? Bilgisi artanın derdi de artarmış. Artık, Bay Sekiz yalnız olmadığının yanında bunu da biliyordu. Üstüne üstelik kalabalık yönetimi konusunda zeminin de altında bir yerdeydi. Dört odası vardı Bay Sekiz’in, arındırması uzun sürecekti. Bunun için kendisine yedi gün verdi. Büyük bir temizlikle işe başladı. Uzun zamandır işine yaramayan hatta varlığını bile unuttuğu her şeyi gözünün önüne çıkardı. Perdeleri açtı. Eski haline benzeyen insanlarla doluydu caddeler. Herkes içinden taşıyordu kendinin. Kimse yalnız değildi ve hiç kimse bunun farkında da değildi. Bilmemenin hafifliğiyle yaşayıp gidiyorlardı işte. Caddedeki insanlara acıyan bakışlarla baktı. Kaldığı yerden devam etmek istedi. Eline bir defter, bir mektup bir de metal araba geliverdi. Ne de anlamsız üçlü diyerek açtı
Öykü
Gölge | Tuğçe Öcal | Uyar Edebiyat Dergisi
Duvara öylece kaskatı kesilmiş bakarken gölgemin kalp sesini kıpırtısız dinledim. Onun bana daha dikkatli bir şekilde baktığını hissettiğim an içim ürperdi. Önce sağ elimi kaldırdım sonra sol elimi. Gölgemde hiçbir kıpırtı yoktu. Derken birden zıplamaya sağa sola koşturmaya başladım. Gölge beni sadece bakışlarıyla takip ediyor ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu. Ağzını açıp bir şey dese kalbim yerinden çıkar, şuracıkta ölüverirdim. Yirmi üç yaşına kadar yaşanabilecek bütün hayal kırıklıklarını bir bir yaşamış hepsini yüzümün kıvrımlarına not etmiştim. Gölgenin yüzüne bakınca garip bir huzursuzluk duydum. Zamanın üzerimde nasıl da hükmünü kaybettiğini anladım. Gencecik gözüken tenim başka bir yaşta hüznümün taştığı gözlerim bambaşka bir yaştaydı. Bir sandalye çektim gölgemin karşısına oturdum. Ağladım. Bir yerde “İnsan kendi yıkıcılığı ile yüzleşmedikçe, kendine karşı onarıcı olamayacaktır.” yazıyordu. Bu yüzden yapmam dediğim ne varsa yapıp kendimi sırtımdan bıçakladım. İçimi alıp yolculuklara çıkartıp, en olmadık yerde yarı yolda bıraktım. En çok ben kandırdım, en çok ben yaraladım kendimi. Kaf dağının tepesine çıkardım sonra tepetaklak aşağı yuvarladım kalbimi. İçimde bir savaş vardı. Kaybettim. Katmer katmer ağdalaşan bir kabullenişle kendimi bu yenilgiye inandırdım. Yenilgilerime ağladım. Gölgem konuşacak gibi oldu. Önce oturuşunu düzeltti, sonra kafasını dikleştirdi. Artık daha net görüyordum gözlerini yani gözlerimi. Gölgenin sesi çıkamadan kesildi. Sözü pencereden içeriye davetsizce giren rüzgâr devraldı. Uğuldadı, homurdandı, sehpanın üzerinde duran kâğıtları kâh harmanladı kâh havalandırdı. Gölgemle ben sessizce yanımızdan uzaklaşmasını bekledik. Kafesteki kanaryamı, akşamsefasını, ikindi rüzgârını, baharları severdim ilkin. Sonra kalbim karardı. Rüzgârın
Öykü