• "Şimden gerü hiç kimesne divanda, dergahda, bergahda ve dahi her yerde Türk dilinden özge söz söylemeye!"
    (Karamanoğlu Mehmet Bey-13 Mayıs 1277)

    13 MAYIS TÜRK DİL BAYRAMI KUTLU OLA!
  • " Türk Dil Bayramı" mız kutlu olsun arkadaşlar.
    Güzel türkçemizi en iyi şekilde kullanmak dileğiyle...
  • TRT 1984 yılında televizyonda İşitme Özürlüler Haber Bülteni’ni Türk İşaret Dili ile yayımladı.
    İlk kez 1995 yılında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Yetişkinler İçin Türk İşaret Dili Kılavuzu yayımlandı.
    İlk kez 2005 yılında Engelliler Kanunu’nun 15. maddesiyle Türk İşaret Dili resmen tanınmış oldu ve Türk Dil Kurumu Türk İşaret Dilinin geliştirilmesi, sözlüğünün ve dil bilgisinin hazırlanması ile görevlendirildi.
    7-8 Haziran 2007 günlerinde ilk kez Türk İşaret Dili Çalıştayı düzenlendi.
    Düzenlenen bu çalıştayda Türk İşaret Dili Parmak Abecesinin çift elle yapılması oy çokluğu ile kararlaştırıldı ve işaretler tek tek belirlendi, Türk İşaret Dili ile ilgili olarak çeşitli kararlar alındı.
    Yapılan bir teklifle çalıştayın açılış günü olan 7 Haziran, oy birliği ile TÜRK İŞARET DİLİ BAYRAMI olarak kabul edildi.
  • "Gerçek", Siz Ona Alıştığınız için "Öyle"dir
    “Hocam, benim için özel günler bir şey ifade etmiyor demenize ve Anneler Günü’ne böyle anlamsızlık yüklemenize üzüldüm. Bence özel günleri yok saymak çağımızın entel hastalığı.” dedi. Diyebilir, hakkıdır. Madem öyle düşündü, ben de “özel günlerin” benim için niçin bir şey ifade etmediğini temellendirmek, bu konuda nasıl bir çıkarıma sahip olduğumu belirtmek istedim. Uzunca olacak.
    Sizin oraları bilmem, bizim semtte bir somun ekmek 1,25 lira. En azından bugün öyle.
    Ben yarın herhangi bir saatte televizyonu açıyorum. Karşımda bir haber: “Hükümet, ekmeğin fiyatını düşürdü, artık bir somun ekmek 1,50 lira olacak!” Doğal olarak şaşırıyorum: “Nasıl ya hû, bu ekmek 1,25 değil miydi zaten!” Hemen internete giriyor, haber sitelerinin birkaç gün önceki arşivlerini karıştırıyor, oradaki haber metinlerine, ekonomi sayfalarına göz atıyorum. Olamaz! Bütün arşivler, ekmeğin fiyatının birkaç gün önce 1,75 olduğunu söylüyor bana! “Hayır hayır, bu mümkün değil!” deyip soluğu devlet arşivlerinde alıyorum. Haydaaa! Hangi arşivi, hangi gazeteyi, hangi veritabanını karıştırsam sonuç aynı: Ekmek, “indirim”den bir gün önce 1,75 liraydı! Bu kadar yazılı ve görsel materyal, bunca belge yalan söylemeyeceğine göre tek sonuca varabiliyorum: “Gerçek”, benim hatırladığım gibi değil. Ekmek, “indirim”den önce 1,75 liraydı ve benim hafızam kesinlikle yanılıyor. Kendimi şizofren olmadığıma inandırmamın tek yolu bu: Belleğimin ihanetinde karar kılmak.
    Peki ya ülkede bir “kurum” varsa ve bu kurum “indirim”den hemen önce devreye girip bütün verileri, bütün arşivleri, bütün data bankalarını “düzelttirdi”yse? Peki ya mezkûr kurumun yegâne görevi tüm yazılı-görsel arşivi ve istatistikleri “iktidarın” isteğine göre yeniden, yeniden, yeniden şekillendirip tüm tarihi olguları bir yalan, tüm yalanları "gerçek" hâline getirmekse? Peki ya bu kurumun adı “Doğruluk Bakanlığı”ysa?
    İşte gelmiş geçmiş en özel, en büyük ve en etkili romanlardan biri olan George Orwell’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”ü bu temel argüman üzerine konumlanmıştır. Orwell’ın İngiltere’sinde, varoluş sebebi “tüm tarihi yalanlayıp yeniden yazmak” olan bakanlığın ismi “Doğruluk Bakanlığı”dır. “Sevgi Bakanlığı”nda insanlar endoktrine edilir ve işkenceden geçirilirler. Tahmin edebileceğiniz gibi, “Bolluk Bakanlığı” kıtlığı sürdürmek, “Barış Bakanlığı” ise habire savaş çıkarmak için vardır. Orwell, insanlığın “büyük ideal”lerindeki korkunç ironinin farkına varmış, böylesi kurumlardaki sonsuz "ikili-karşıtlık"ı kimi metaforlarla anlatmayı seçmiştir. Fakat, bana kalırsa romanın asıl "dehşetli ve muhteşem" yanı bu değildir.
    Orwell şu büyük hakikatin bilincindedir: Dile, daha doğrusu “söylem”e (discourse) hâkim olan, kitleye de hâkimdir. Bir ideolojiyi benimsetmenin, bir “düşünüş biçimini” dayatmanın öncelikli yolu “sözcükleri” ve onların “anlamlarını” kontrol etmektir. İşte tam burada Orwell deha seviyesinde bir buluş yapar: “Çiftdüşün” (doublethink) ve “yenikonuş” (newspeak).
    Orwell’ın İngiltere’sinde birçok sözcük kendi anlamlarını taşımaz, bilakis o anlamları yıkmak için “üretilirler.” Sözcükler, semantik bağlarından koparılıp “gösterdikleri” kavramların tam aksini işaret etmeye, kimi zaman da hiçbir “gösterilen”e karşılık gelmemeye başlarlar. Böyle bir “semantik boşluk”ta sözcüklerin taşıdıkları “anlam”lar zaten “anlamsız”dır ve bu şekilde kitle, “sözcüklerle” kurduğu kavram dünyasını anlamamaya, anlamlandıramamaya başlar. Daha basit hâliyle: Kişilerin “düşünceleri” kontrol edilmez, herhangi bir “düşünce” sahibi olmaları daha baştan engellenir. “Algıları” ve kavram dünyası çoktan hiçlenmiş birey, sözcüklerin “gerçek” anlamlarını unutur, “parti”nin (INGSOC) ve tahakkümün “gerçek” algısına mahkûm edilir. Böylece “parti”, kitlelerin “nasıl düşüneceğini” kontrol etme zahmetinden kurtarılır. Kitle zaten düşünemiyordur ki!
    Şimdi, “parti”nin sloganını hatırlamanın tam sırası:

    “Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cahillik güçtür!”

    Orwell’ın kurmaca düzlemde ortaya koyduğu bu fikirler, daha sonra Foucault ve Althusser gibi düşünürlerce kuramsal çerçeveye oturtuldu. Gerek Foucault’nun “dil-bilgi-hakikat-iktidar” ilişkisini sorunsallaştırdığı “epistemolojik” çıkarımları gerekse Althusser’in “ideoloji ve devletin ideolojik aygıtları” tezleri senelerce tartışıldı. Hâlâ da tartışılmaya devam ediyor. Peki, bunun Anneler Günü’yle ilgisi nedir?
    Bir yandan Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de, Halepçe’de; Kolombiya’da, Şili’de, Peru’da tek bir bombayla, hatta bombasız silahsız, "kitlesel provokasyon" yöntemiyle anneler katledilirken, henüz kundaktaki bebekler annesiz, eşler kocasız, evler direksiz bırakılırken aynı emperyal çarklar ve aynı sömürgeci zihin dünyanın dört bir yanında Anneler Günü’nü empoze eder. Çünkü “sevgi, ölümdür!”

    Tek görevi “savaşları engellemek” olan BM’nin beş daimî temsilcisi vardır ve bu beş daimî temsilci aynı zamanda dünyanın en büyük silah imalatçıları ve ihracatçıları konumundadır. Aynı beş büyük devlet küresel çapta “özel günler”de en çok alışveriş yapılan devletlerdir. Çünkü “savaş, barıştır!”

    Noam Chomsky’ye “Dünyanın en tehlikeli terör örgütü hangisidir?” diye sorulduğunda “ABD ordusu.” cevabını vermişti. Dünyanın en tehlikeli terör örgütüne sahip ve bana göre tüm zamanların en acımasız teröristi olan bir devlet, dünyanın neredeyse tamamı tarafından benimsenen Sevgililer Günü’nü “icat etmiştir”. Çünkü “özgürlük, köleliktir!”

    Basit bir dondurma reklamını neredeyse bir porno filme dönüştüren, kadın bedenini alenen metalaştıran medya sektörü, nasıl oluyorsa “Anneler Günü”nde kadının “kutsal”lığını bir anda kavrayıverir; “haz peşinde”ki izleyici kitlesini “masum ana kuzusu”na çevirir. Çünkü “yalan, gerçektir!”
    Örnekler çoğaltılabilir. Yazı yeterince uzadığı için burada kesiyorum.
    Şimdi, tüm bu yazının ışında, “kölelik ve işkence kampları”nın “Eğlence Kampı” olarak lanse edildiği; görselliğin, seksin, “çılgınca tüketim”in tek ve değişmez gerçek olduğu modern zamanların tüm özel günleri bana göre çoğu zaman ifade ettikleri anlamları yıkmak, en azından o “anlamların” içini boşaltmak için uydurulmuş; “çiftdüşün”ün yoz mamulleridir. Bu bağlamda, tarihsel yahut dinî bir geri planı olmayan “özel günler” benim için herhangi bir şey ifade etmemektedir.

    Gelgelelim, "tarihsel yahut dinî bir geri planı olan" özel günlerin de kapitalist metalaştırmaya uğramasına, Ramazan başlarken "kuponla Kur'an" satılmasına yahut Cumhuriyet Bayramı'nda herhangi bir gazetenin "yanında bedava" Türk bayrağı dağıtmasına ısrarla, inatla ve şiddetle karşıyım!
    Bilmem anlatabildim mi?

    (Hocamdan alıntıdır.)
  • "Şimden gerü hiç kimesne divanda, dergahda, bergahda ve dahi her yerde Türk dilinden özge söz söylemeye!"

    "Bugünden sonra divanda, dergâhta ve bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçe'den başka dil kullanılmayacaktır."

    (Karamanoğlu Mehmet Bey-13 Mayıs 1277)