O şarkılar, türküler söylediğimiz günü bir türlü unutamıyorum. Aşkımsın. Yalnız seni sevmişim hayatta. Yalnız seni seviyorum. Yalnız seni seveceğim.
Bir ağıt gibi konuşuyorlardı. Türkmenin anlı şanlı günlerinde türküler, ağıtlar, destanlar vardı. Toylar, düğünler, gelenekler vardı. Ulu semahlar, mengi-ler vardı. Uç gün üç gece süren cemler vardı. Aşıklar, kavalcılar, destanılar vardı. Her evde masal söyleyen, ağıt yakan bir yalı Türkmen anası vardı. Kilim, halı dokuyanlar, keçe dövenler, k-lıç yapanlar, pirler, ocaklar vardı. Kök boya yapanlar, gümiy eyer, palan yapanlar... Ünü İrandan Turana, ünü Umurdan Şama ulaşmış ustalar vardı. Beyler vardı ki, ulu şanlı kartallara ben-zer. Bir ovaya inince velilerin, paşaların karşıcı çıktığın... Azala azala, tükene tükene gelmiş bitivermişti her şey. Söz daha önce bitmişti. Türkü, oyun, destan, ağıt, Nasrettin Hoca, Koca Yunus; semah, cem daha önce bitmişti. Kırk yıldır can çekişiyordu tekmil Türkmen mağrıptan maşrıka kadar. Her şey daha önce bitmişti.
Reklam
Yapraklarım yok artık kuşlarım yok büsbütün viran oldu dağlarım ezberimdeki türküler de saurulup gitti ömrümün karşılığı kalmadı sesimde sesimde yalnız ormanların gümbürtüsü
İlhan diyarından bir kitap; Gül mü desem, kan mı? Türküler bilir belki yine de! Gül müdür açan, yoksa kan mı?
Alıntı
yazdığım yazıları da okusam, çektiğim fotoğraflarıma da baksam doya doya, fotoğrafın onun sadece o anlık bir temsili olduğunu, yazının, kelimelerin kifayetsizliğini iliklerime kadar anlamış oldum. Fotoğraflarım ve yazılarım bir anlamda unutmamak üzerine kuruluymuş. Hatırlamama vesileymiş... Ama uzakta ve gurbette en çok da türküler hatırda tutuyor dağları... Her türkü bir dağ değil mi zaten... Dağlanmış insanların, dağlanmış gönüllerin, dağlanmış sevdaların dağlaşması...
Reklam
Reklam