Bir ağıt gibi konuşuyorlardı.
Türkmenin anlı şanlı günlerinde türküler, ağıtlar, destanlar vardı. Toylar, düğünler, gelenekler vardı. Ulu semahlar, mengi-ler vardı. Uç gün üç gece süren cemler vardı. Aşıklar, kavalcılar, destanılar vardı. Her evde masal söyleyen, ağıt yakan bir yalı Türkmen anası vardı. Kilim, halı dokuyanlar, keçe dövenler, k-lıç yapanlar, pirler, ocaklar vardı. Kök boya yapanlar, gümiy eyer, palan yapanlar... Ünü İrandan Turana, ünü Umurdan Şama ulaşmış ustalar vardı. Beyler vardı ki, ulu şanlı kartallara ben-zer. Bir ovaya inince velilerin, paşaların karşıcı çıktığın...
Azala azala, tükene tükene gelmiş bitivermişti her şey. Söz daha önce bitmişti. Türkü, oyun, destan, ağıt, Nasrettin Hoca, Koca Yunus; semah, cem daha önce bitmişti. Kırk yıldır can çekişiyordu tekmil Türkmen mağrıptan maşrıka kadar. Her şey daha önce bitmişti.