Rüzgar saçlarımızı tarayıp yanaklarımızı öperek geçip gidiyordu.Rüzgar bizim arkadaşımız ,yoldaşımızdı. Rasim abim bir keresinde böyle söylemişti. Yorgun ,bitkin olduğumuz anlarda tatlı bir esintiyle yüreğimizi ferahlatır, üzgün olduğumuzda yanaklarımızdaki gözyaşlarını kurutur ,kendimizi yalnız hissettiğimizde şefkatle saçlarımızı okşar, bir hapis hayatı yaşıyormuş gibi tutsak olduğumuzu düşündüğümüzde bize özgürlüğü hatırlatırdı. Rüzgar bir bilgeydi ve ona kucak açmak bizim vazifemizdi.
Zaman zaman şoförün aynadan göremeyeceği açılardaki kaşınmalarımı sıvazlama yöntemiyle geçiştirdim. Fakat trafik de acayip, hiç uyuz olmayanı uyuz edecek bir akamama var trafikte, santim santim gidiliyor. Unkapanı önlerinde pazularımdaki kaşınmalara tutsak oldum, başladım her iki elimle her iki pazumu deli gibi kaşımaya. Şoför dikiz aynasından baktı, bir şey demedi, fakat ben sanki kolumla zina halinde yakalanmış gibi, durup dururken:
— Afedersiniz, uyuzum da!
Tanrı bana bakıp, "Deniz tanrısının veledi," dedi. "Atlas'ı gökyüzünün altına sen mi tutsak ettin yoksa?"
"Hiç de zor olmadı," dedim. "Siz titanlar ancak spor çoraplarım kadar ışıltılısınız!"
"Yeniden..." diyebildim sadece.
Ne ben cehennemde ne de sen. Ne ben tutsak ne de sen ölüm. Ne ben diken ne de sen kan. Yeniden. Ne Ahuzar Soykamer ne de Timur Tönge. Sadece Timur ve Ahu. Sadece...
Sessizdi ama keskin kahvelerdeki titreme beni onayladı.
Yeniden, Ahu. En baştan. Ne senin bedenine ölüm işlensin ne de benim elime. Ne senin tüm kemiklerin kırılsın ne de benim kalbim. Yeniden.