Her kelam sadır olduğu kalbin kisvesine bürünmüş halde çıkar. Kalpte ne varsa kelama o dökülür. Sinesinde mevlanın zikri olanın kelamı Allâh ile başlar Allâh için olur Allah'tan gayrısına tevessül etmez. Oysa sinesinde Mevla'dan gayrısını taşıyanın kelamı öyle midir? Enaniyet, kibir ve ucb bataklığında çırpınan hasta kalbin her kelamı benle başlar benle yoğrulur benle hitama erer. Ol kişinin hali çamur deryasında kanat çırpan bir kelebek gibidir. Kanadındaki harikulade işlemelerin güzelliği, çamurunun gölgesindedir her daim. Kendini noksansız görür yüksekten bakar böylesi. Oysa kibir alçaklığının adetidir. Tıpkı iblis gibi. Kalbi küfre götüren en tehlikeli düşmandır kibir. Tıpkı iblisin yaptığı gibi. Ve insan için Allâh indinde en sevimsiz haldir kibir belası. Kalpte yer etmiş bir kibri kazımak dağları iğneyle kazmaktan zordur. Peki ya böylesi hastalıklı bir halden nasıl azade olur gönül? Bu derdin şifası nerdedir? Kibrin ilacı tevazu, hiçlik ve samimiyettir talip. Hakkın kendine ihsan ettiği harikuladelikleri yine ondan bilip noksanlığına bakmaktır evvela. Kendini bilip Rabbine dönmektir. Acziyetini görüp hakk'a sığınmaktır. Bunun için samimiyet gerekir. Samimiyet için muhabbet gerekir. Kendine giden kendine gelir salik. Zira muhabbet enaniyetin en mühim merhemidir talip. Lakin kibir dediğin de türlü türlüdür. En şedidi ucb belasıdır. Sadece ben yaptım bende var benden gayrısı yok demektir ucb. Böylesi cahilde değil alimde görülür. Lakin kibir denen illet kimde görülürse görülsün sahibini küçültür, alçaltır ve en sonunda esfel-i safiline sürükler. Oysa tevazu öyle bir devlettir ki kimde görülürse görülsün sahibini yükseltir. Ve sonunda alayı illiyyine taşır. Yalnız tevazu, muhabbet ve hiçlik makamı yüksek bir nimet olsa da ancak alçakgönüllülükle elde edilir. Hasılı
Alıntı
Kısaca açıklaylım: Sıdk (sadakat) sahibi kimse
Sidk (sadakat) sahibi kimse ise dışarıya karşı, normalde olduğundan daha düşük bir görüntü verir. Onun dış dünyaya yansıttıkları, buz dağının yalnızca görünen kısmıdır. İç dünyası Rabbi ile mamur olduğu halde dışarıda bu ölçüde tanınmak istemez. Rabbinden başka kimseden bir beklentisi olmadığı için başkalarına hoş görünme gibi bir amacı, çabası yoktur. Yaptıklarını başkalarının bilmesi halinde amelinde bozulmalar olacağını düşünür. Bırakın başkalarını, kendi nefsinin bile yaptığı iyiliklerden kendisine pay çıkararak sevinmesini,kendini beğenmesini (ucb) hoş görmez. Sürekli, yaptığı işlerdeki kusurları görür. İnsanın ihlas sahibi olması o kadar zor ki... Bunun için nefsi ile çok ciddi bir mücadele içine girmesi, her bir hareket ve davranışında kalbini kontrol etmesi gerekir. Hele sıdk/sadakat sahibi olmak çok daha zor. Ancak imkânsız değil. En kolay olan ise riya. Amelleri mahveden riya... Suyu doldurduğumuz kovanın dibindeki delik mesabesinde bütün amellerimizi heba eden riya... O Bize Yeter
Alıntı
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
RABBİNE İNANIR DA ALLAH'I NASIL İNKÂR EDER?
Arkadaşım, bunu da "acaba" avucunda tut, çünkü bir ihtimâldir. Zâten "çünkü"ler hep ihtimâldir. "Allahu'l-a'lem!" demeden hakikat sahasına giremezler. Özetiyse şöyle: Kehf sûresinde iki arkadaştan birisi diğerine, kısa bir meâliyle, şöyle diyor: "Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki, (orada) bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum." Bahtiyar olanıysa uyarıyor: "Arkadaşı ona hitaben: Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan, daha sonra adam biçimine sokan Allah’ı inkâr mı ettin?" Öncesini-sonrasını da konuşacağız fakat, arkadaşım, burada dikkatime evveliyetle şu ilginçlik çarpıyor: İlk konuşan Allah'ı inkâr etmiyor ki alttaki ona "Allah'ı inkar mı ettin?" diye tepki göstersin. Hattâ dikkat edersen aslında şöyle diyor o: "Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem..." Yâni Rabbinden haberli gibi. "Yoktur. İnanmam. Olamaz..." falan demedi. İlhada girmedi. Peki âyet-i kerime mezkûr diyaloğu bize neden bu şekilde aktardı? Mürşidim Bediüzzaman Said Nursî'nin "Allah" isminin içeriğine dâir hatırlattığı bazı şeyler var ki, arkadaşım, bence okumanın tam zamanıdır onları şimdi. Diyor ki Mesnevî-i Nuriye'sinde: **"Bütün Esmâ-i Hüsnâ'nın ifâde ettiği mânâlar ile bütün sıfât-ı kemâliyeye Lâfza-i Celâl olan Allah bil'iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder. Sıfatlara delâletleri yoktur. Çünkü sıfatlar müsemmâlarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizâmen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl bilmutabakat Zât-ı Akdese delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemâliye arasında lüzûm-u beyyin olduğundan sıfatlara da bil'iltizâm delâlet eder. Ve keza, ulûhiyet ünvanı sıfât-ı kemâliyeyi istilzâm etmesi, ism-i has olan
Tefekkürât
#bugünkükelimemiz #ucb
“Her kelam sadır olduğu kalbin kisvesine bürünmüş halde çıkar. Kalpte ne varsa kelama o dökülür. Sinesinde Mevla’nın zikri olanın kelamı “Allah” ile başlar, Allah için olur, Allah’tan gayrısına tevessül etmez. Oysa sinesinde Mevla’dan gayrısını taşıyanın kelamı öyle midir? Enaniyet, kibir ve ucb bataklığında çırpınan hasta kalbin her kelamı “ben” ile başlar, ben ile yoğrulur, ben ile hitama erer.” Vefa Sultan
Kalpte ne varsa, kelama o dökülür.
Her kelam, sadır olduğu kalbin kisvesine bürünmüş hâlde çıkar. Kalpte ne varsa, kelama o dökülür. Sinesinde Mevlânâ’nın zikri olanın kelamı Allah’la başlar, Allah için olur, Allah’tan gayrısına tevessül etmez. Enaniyet kibir ve ücb bataklığında çırpınan hasta kalbin her kelamı; benle başlar, benle yoğrulur, benle hitama erer. ~~Vefa Sultan
Dizi Alıntısı