Mektup, iki kişinin özelidir... Bu derece özel olması; sevdiğinin adını yazarken eli titredi diye yırtıp atılan sayfalarda, bu cümle olmadı diyerek sil baştan saatlerce yazmalarda saklıdır. Türünün en güzel örneğini de bana göre Ahmed Arif vermiştir.
Coşku dolu o duyguları, yoğun hisleri iliklerime kadar hissettim. Her bir cümleyi sindire sindire, özümseyerek okudum.
İnanın hoşuma giden ifadelerin altını öyle ince, öyle nazik çizdim ki ; Ahmed Arif' in yüreğinden dolup taşan ve Leyla'sına ulaşma ümidi taşıyan tek bir cümle bile incinmesin istedim.
Kağıdıyla mürekkebini buluşturup hasretinden prangalar eskittiği sevdiceğine nakış nakış işlediği duygulardı o mektuplarda yazanlar.. "Yaz, sever misin, kızar mısın, küfür mü edersin, neylersen eyle ama bana yaz, " diyen aşığın çaresiz çırpınışları gizliydi her bir sayfasında. Öğrenilmiş çaresizliktir bu. Gelmeyeceğini bile bile istenilen cevabın, yine de umutla beklemektir. Belki de öğretilmiş çaresizliktir.
Onun aşkı dağları, yolları kat etse de mesafeleri aşsa da Leyla Erbil'in dostluk sınırını aşamadı.
Ancak Leyla Erbil'e de kızamadım hiçbir zaman. Karşısında eriyip biten, görmeden yanıp tutuşan, adının anıldığı yerde bile içi titreyecek kadar seven bir adam vardı. Karşısında " Benim her şiirimde sen varsın." diyen bir şair vardı. Kendisi hiçbir şey hissetmiyordu oysa. Bilirsiniz, insanın elinde olan şeyler değildir bunlar. O, Ahmed Arif'in "ne olur yaz" çığlıklarına ara ara cevap verdi, hep bir dost edasıyla bile olsa.
Ancak dost olabiliriz diyen Leyla'sına karşı kimi mektubunda "Dostum, kardeşim" diye hitap etti. Sırf sevdiğinin gönlü olsun diye "Bacım" dedi de başladı gönlündekileri dökmeye. Fakat daha ikinci satıra geçemeden başladı yine aşkını ilan etmeye... Hiçbir mektubu da dostane bitiremedi. Çünkü Leyla,