• "Anlaşılan ölmek için henüz erken. Umutsuzluğa düşmek gerçekten günah belki de."
  • İzmir, deniz, kum, güneş ve Sadık Hidayet ve Aylak Köpek ve ÖLÜM.

    Bu kısa hikayeler adım adım Hidayet’in ölüme yönelişini bize sunuyor. Ben her hikayede Hidayet’in ölüme bir adım daha yaklaştığını ve ölüme giderken ki umutsuzluğu, yaşam hakkındaki düşüncelerini, kararlılığını gördüm.

    Her hikayenin ölüme giden yolda bir aşama olduğunu , bir basamak olduğunu söyleyebilirim. Tabii öncelikle kitaptaki karakterlerden önce Sadık Hidayet’in nasıl bir ölüm yolu seçtiğini , Hidayet’in dostu olan Bozorg Alevi’nin ağzından aktarılmış birkaç cümleyi , buraya bırakıyorum. Kitabın anlaşılmasında büyük önem arz ediyor çünkü:

    "Paris`te günlerce, hava gazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu."


    Şimdi tek tek Sadık Hidayet’in 7 hikayede , 7 adımda ölüme yaklaşmasını size kendi düşüncelerim ve hissettiklerimle aktaracağım.

    1- Aylak Köpek
    Kitabın ilk hikayesi olan Aylak Köpek aynı zamanda kitabın ana ismi. Birçok kişi incelemelerinde kitabın adının son hikaye , yani bitiş ve ölüm olan “Karanlık Oda.” Olması gerektiğini düşünmüş. Fakat bana göre kitabın adı gayet uygun olmuş , çünkü karar vermek yapmanın yarısıdır. Sadık Hidayet de Aylak Köpek de karar veriyor ölüme.

    Bir Dalmaçya Köpeği… Önceleri mutlu , sahibiyle , ailesiyle birlikte huzur içinde bir köpek. Köpeğin sahibini bir dişi köpek uğruna kaybetmesi ve sokakta sefil bir hayat yaşamaya başlaması ile devam ediyor ve köpeğimizin tek istediği şey sadece bir kere olsun başının okşanması. Ondan sonra köpek onun kulu , kölesi olmaya hazır. Yalnızca biraz sevgi kırıntısı isteyen bir köpek. Ancak umudu ve hayalleri gerçekleşmiyor. Her gün farklı şekilde dayak yiyip, her gün farklı şekilde hakarete uğrayan köpeğin hayalleri yok oluyor ve insanlara olan umudu da tükeniyor. Artık sadece nefes alıyor köpek. Ölümünü bekliyor.

    Hidayet karar verdi , insanlardan umut yok, sevgi yok , insanlık yok. Tam sevgiyi bulduğunu sandığın an da bile yok. Hatta bulduğunu sandığın an daha tehlikeli , daha ölümcül. ( Hikayeyi okuyanlar ne demek istediğimi anlamıştır.)

    2- Kerec Don Juanı
    Bu hikayede kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkiye biraz değinilmiş ve Sadık Hidayet’in ilişkilere ve insanlara olan güvenin biraz daha kırıldığını görmekteyiz.

    3- Çıkmaz
    Öncelikle kitabın içindeki en beğendiğim hikayelerden biri olduğunu söylemeliyim. Hikaye acı bir kaderin gözler önüne serilmesi şeklinde işlenmiş. İçinde ölüm barındıran bir başka hikaye. Hatta hikaye de ölüm babadan oğula geçen bir sistem olarak işlenmiş. “Ölüm isteği ya da ölüm şekli genetik midir ?”sorusunu a hikayeye fırlatıp çekilmiş Hidayet.

    Hidayet’in ölüm merdiveninde ise bu hikayede ki ölüm şeklini beğendiğini söyleyebilirim. Kafasındaki ölüm tasvirlerinden birini hikayede yansıtmış. Kader algısı da , onu kafasına koyduğu ölüm yolundan kimsenin döndüremeyeceğini belki de bunun kaderi olduğuna inanması şeklinde ilerliyor olabilir.
    4- Katya

    Hikayemiz Sadık Hidayet’in kaybedişle son bulan bir hikayesi daha… Umutsuzluk, terk ediliş konuları içerisine harmanlanmış, yaşamdan nefret etmek için bir sebep daha oluşturulmuş.

    5- Taht-ı Ebu Nasr

    İlginç bir arkeoloji hikayesi. Aşk , kaybediş, yeniden kazandığını düşündüğün anda tekrar kaybetmek ve ölüm... Bir şekilde ölüyü tekrar öldüren yazar Sadık Hidayet nasıl kendini öldürmesin. Adeta ölüme aşık.

    6- Tecelli
    Yine bir kadın yüzünden acı çekmiş bir adam konu alınıyor hikayede. Sanırım Hidayet kadınlara güvenmiyor. Kadınlar gözünde hep Bihter, hep Bovary, hep Anna Karanina sanki. Bu hikaye de yine umutsuz bir adamı ele alıyor. Ölüme son bir merdiven kala , umutlar , kadınlar ve güven tükendi.

    7- Karanlık Oda
    Ölüm bu hikayenin başından kendini hissettirdi. Hikayede ki o tuhaf yolcu kendisiydi ve bizi ölümüne davet ediyordu. Ölümünü seyre çağırıyor bizi olaylara tanık ediyordu. Hikaye de esrarengiz bir adamın asıl karakterle bir otobüs seyahatinde karşılaşması ve yolda kalınca , bu tuhaf adamın onu evine davet etmesiyle hareket halini alıyor.

    Garip adam dünya görüşlerini, çalışmaktan nasıl nefret ettiğini , kendiyle sadece ve sadece kendiyle baş başa kalmak için yaptırdığı o penceresiz kasvetli odayı ve karanlığı ne kadar sevdiğini teker teker anlatıyor adama ve diyor ki : “Fakat ahdettim kendi kendime . Günün birinde paralar suyunu çekince ve başkasına muhtaç duruma düşünce hayatıma son vereceğim.”

    Sadık Hidayet işte tam bu anda ölüm anına karar veriyor. Cenin pozisyonu , anne karnına geri dönüşten bahsediyor hikayede. Garip adam aynen bu şekilde odasında ölüyor. Kendi kendine cenin pozisyonu almış bir şekilde ve mutlu…
    Sadık Hidayet’in ölümüne ne kadar da benziyor değil mi ? Kendi evinde , tüm düşüncelerinin geliştiği karanlık odada yanında yazdıklarını da öldürürken . Düşüncelerini de kendisiyle aynı yere götürmeye çalışan bir adam. Çünkü onlar bu hayatta var oluşunu ve yok oluşunu beraberinde getiren tek şey.

    Hidayet’in okuduğum dördüncü kitabıydı. Kendisi İran’ da yasaklı bir yazar olmaya devam ederken , eserleriyle dünyayı sarsmaya da devam ediyor. O da ölümsüzlüğü yakalayanlar tayfasında yer alıyor. Belki de en güzel yazılarını ölürken yanında götürdü , o yanan sayfalarda kaldı en iyi hikayeleri ama var olan eserleriyle dahi hayatta yer almaya devam ediyor.

    Benim Aylak Köpek için düşüncelerim bundan ibaret , tahmini bir yazı taktir edersiniz ki . Katılıp katılmadığınızı ya da okuyanların düşüncelerini cidden merak ediyorum. Yorumlarınız incelemeyi zenginleştirecektir. Tabii buraya kadar okuyabilirseniz. İyi okumalar dilerim .
  • Zargananın ilk sayfasından son sayfasına kadar sürekli bi soru işaretiyle devam etmek ve bittiğinde bile yanıtsız kalmış sorularla başbaşa kalmak.Yazar okurun kafasında oluşan her soruya cevap vermeli mi eserinde diye düşündüm bittikten sonra.Yanıt verecekse eser yazarın istediği doğrultuda hep olmaz mı oysaki bazen susmak gerekmez mi okuyucuya seçim ve söz hakkı vermek için.Ben birazda bazı şeylerin okura bırakılması taraftarıyım galiba.
    Kitabı okurken aklıma pandoranın kutusu ve umut kültü geldi?Gerçekte umut iyi midir kötü müdür?Hikayeyi de bilmeyen arkadaşlar için aşagiya iliştiriyorum analiziyle birlikte.

    PANDORANIN KUTUSU VE UMUT
    İnsanca yaşayabilmek adına tutunduğumuz en önemli değerlerden birisidir “umut.” Hayat yolunda gücümüzün tükenmemesi için dört elle sarıldığımız. Hele ki umutsuzluk uçurumunun yanı başında olduğumuz günümüz dünyasında…

    İnsan dilde ikamet ediyorsa gerçekten, “Kullandığımız sözcükler anlamı indirgeme ve ya çoğaltma imkânına sahiptir.” diye önerebilir miyiz? Kelimeler gibi anlatılar da yüzeyde görünenden çok daha fazlasını işaret edebilir mi? Böyle kabul edersek, “umut” da bakış açımıza göre renk değiştiren bir kavram mıdır?

    Sıkça kullandığımız bu kavrama bir adım daha yakınlaşmak için biraz mitolojiden biraz da felsefeden destek alarak bir anlamlandırma yolculuğuna çıkabiliriz. Bu da Pandora’sız olmaz elbette.

    Alegorik bir öykü olarak okuyabileceğimiz Pandora miti, göründüğünden çok daha fazlasıdır. O masalsı ve lirik anlatımın ardına aslında çok tartışmalı görüşler şifrelenmiştir.

    Ne anlatır Pandora miti bizlere? Anlatının satır aralarına girip biraz daha derine indiğimizde, kötülüklerin dünyaya yayılmasına neden olan meraklı kadın figürü olarak “Pandora”, tanrılara baş kaldıran ve ateşi çalarak insana veren “Prometeus” ve tüm kötülükler dünyaya saçılınca kutuda kalan “umut” ile karşılaşırız.

    MÖ 8. yüzyılda bugünkü Aliağa yakınlarında yaşamış olan Hesiodos, Yunan antik çağının Homeros’tan sonraki en büyük epik ozanı olarak kabul edilebilir. “Günler ve İşler” adlı eserinde kaleme aldığı Pandora Miti, Adem ile Havva efsanesinin Yunan Mitosunda yer alan şeklidir. Yaklaşık altı bin yıl önce anaerkil eşitlikçi düzenden ataerkil sınıfsal düzene geçişle birlikte kutsal kabul edilen “ana tanrıça” kültü yerini günahın sorumlusu kadın imajına bırakmıştır. Yahudi inancına göre, ilkinden daha az bilinen ikinci bir “yaratılış” miti daha vardır. Buna göre ilk yaratılan kadın Havva değil Lilith’dir. Ancak O, Adem ile aynı zamanda ve eşit yaratıldığını öne sürerek boyun eğmeyi reddeder ve cennetten kovulur. Lilith’i, ilk feminist kadın figürü olarak da düşünebiliriz.

    Pandora insanların başına bela olarak yaratılan kadındır. Ama bir titan yani yarı tanrı olan Prometheus zeki ve güçlüdür, akıldan yana üstündür. Ateşi çalıp bir nartex sopası içine saklayarak insanlara getirir. Zeus aldatılmış ve insanların gözünde küçük düşürülmüştür. Prometheus tanrıların kurduğu düzene karşı gelmiş, insana uygarlığı ve aydınlığın gücünü vermiştir. Ateşin bulunuşu uygarlığın başlangıcı olarak kabul edilir. Ateş bilgidir; karanlığı yok eden ışıktır.

    Zeus’un verdiği ceza çok ağır olur, Prometheus’u Kafkas Dağının tepesinde zincire vurdurur ve tanrılarca görevlendirilen bir kartal her gece yeniden oluşan karaciğerinden bir parça koparır. Koparılan parça kendini yeniler ve ertesi gün bir parça daha… Düzene, muktedire karşı çıkana verilen sonu gelmez ceza! Tanrılarla Prometheus’un kavgası aslında bir kölelik-özgürlük kavgasıdır. Hatta bir umut savaşı olarak okunabilir belki de.

    Pandora insanların başına bela olarak yaratılan kadındır. Ve Pandora her kadın gibi meraklıdır. Zeus’un kendisine evlilik hediyesi olarak verdiği ve açmamasını tembihlediği kutuyu açar. Kutunun içinde yer alan pişmanlık, öfke, kibir, keder, ısdırap, yalan, riya ve hastalıklar dünyaya yayılır. Pandora son anda kutuyu kapatır; umut içeride kalır.

    Nedir geriye kalan umut? Tanrılar tanrısı Zeus insanlardan öç almak için kutuya kötülükleri koyduğuna göre, aynı kutuda yer alan umut, iyi midir yoksa kötü mü?

    Umut felsefesi teist, idealist ya da materyalist pek çok düşünür tarafından ele alınmış, birçok filozof kavrama kendi bakış açılarıyla farklı anlamlar yüklemiştir. Gabriel Marcel, Soren Kierkegaard, Schopenhauer ve Immanuel Kant gibi pek çok filozof sayılabilir. Nietzche ve Ernst Bloch’un umut kavramına bakışlarının -her ne kadar birbirinden farklı olsa da- konu üzerinde düşünmeyi ve sorgulamayı en çok tetikleyenler olduğunu düşünüyorum.

    Nietzche birçok kavrama eleştirel ve farklı yaklaşımlar getirmiştir ki bunlardan biri de umut üzerine olandır. Ona göre umut en büyük kötülüklerin başında gelir çünkü insanı boş bir beklenti içine sokarak çekilen eziyeti uzatır. “Pandora kötülük dolu kabı getirip açtı. Tanrıların insanlara bir hediyesiydi bu kap; dıştan bakıldığında güzel, baştan çıkarıcı bir hediyeydi ve ‘mutluluk kabı’ denmişti ona. Sonra kap açıldı ve tüm kötülükler uçtular dışarıya. O gün bu gündür uçuşup dururlar ortalıkta ve gece gündüz zarar verirler insanlara. Ama tek bir kötülük çıkmamıştı kaptan dışarıya; “umut”. O sırada Pandora, Zeus’un isteğiyle kapatınca kapağı, kalmıştı o kötülük kabın içinde. Şimdi mutluluk kabını her zaman evinde tutar insan ve bir hazinenin bulunduğunu zanneder bu kabın içinde; onun emrindedir hazine, uzatır elini canı istedikçe. Çünkü bilemez Pandora’nın getirdiği kabın kötülük kabı olduğunu ve geride kalan kötülüğün mutluluk veren en büyük şey olduğunu zanneder. Zeus öteki kötülüklerden de fazlasıyla eziyet çeken insanın yaşamı kestirip atmamasını, hep yeni eziyetler çekmeye devam etmesini istemişti. Bunun için insanlara umudu verdi. Aslında kötülüklerin en kötüsüdür umut, çünkü insanın çektiği eziyeti uzatır.”

    Ernst Bloch ise umuda Marksist bakış açısıyla yaklaşır. Bloch, hem felsefeye hem de ütopya kavramına yaptığı özgün katkıları nedeniyle önemli bir filozoftur. Onun öğretisi sadece umut etmeye değil aynı zamanda etkin olmaya da vurgu yapar. Bloch’a göre felsefe, Kant ve Hegel’le önemli bir birikim yaratmıştır ancak esas atılım 19. yüzyılda Marks’la birlikte olur. Ne var ki Marksist felsefe 20. yüzyılın başlarından itibaren donuklaşmış ve böylece kitleleri kucaklama gücünü de sınırlamıştır. Ekonomik, siyasi ve toplumsal krizin derinleşmesiyle şaşkınlığa uğrayan kitlelerse umutsuzluğa kapılarak gerici ideolojilerin peşine takılmaktadır. Bloch’a göre bu süreç sadece bugünü öngören değil aynı zamanda geleceğe de uzanan, insanlara umut ve iyimserlik aşılayan yeni bir felsefeyle tersine çevrilebilir.

    Bloch’un bahsettiği umut, kör bir inanç değil, özneyi harekete geçiren, onun enerjisini ateşleyen bir kıvılcımdır. Marks bütün filozofların dünyayı açıkladığını, ancak önemli olanın dünyayı değiştirmek olduğunu vurgulamıştı. Bloch ise umut ilkesi ile bunu amaçlar. Kitle örgütlenmesinin ince bir analizi olan ütopya, umut ve gelecek kavramına yönelir. Bu yaklaşımın ilkeleri vardır ve bu ilkelerle boş vaatlerden, hayalden, temenniden ayrılır.

    Bloch, ütopyayı felsefenin vazgeçilmez kavramlarından biri haline getiren ender düşünürlerdendir. Ütopya, ideal toplumdur; ezilenin olmadığı, insanca yaşamın hüküm sürdüğü ve erdemlerin var olduğu.

    Bu anlamlandırma yolculuğunda temel sorumuz olan “Umudu nasıl tanımlayabiliriz?” sorununa geri dönersek eğer; umut, gelecekte iyi şeylerin olacağına inanmak, yeterince beklersek yaşamın kendiliğinden iyi şeyler getireceğini düşünmek midir? Etkin bir eylem midir yoksa edilgen bir bekleyiş mi? Bir duygu mudur, bir düşünce mi?

    Umut sadece bir kabulleniş, eylemsizlik ise; “Umutla bekle, sorgulama, değiştirmeye çalışma!” diyerek özgür düşünen bireyin bastırılmasının aracı haline gelirse kutudaki kötülük olarak ele alınabilir mi? Bu durumda, eleştirel aklın, kul değil insan olmanın, tebaa değil birey olmanın engeli kabul edilebilir mi?

    Zeus’un uyarısı ile Pandora’nın aniden kapağını kapattığı kutuda kalan umut, gelecek güzel günlerin anahtarı, bir ütopya habercisi olarak görülebilir mi?

    Umut, hür irademizle belirlediğimiz hedefler adına yürüyeceğimiz yolu aydınlatan ışık yani Prometheus’un insanlara verdiği ateş olabilir mi?

    “Büyük insanlığın toprağında gölge yok \ sokağında fener \ penceresinde cam. ama umudu var büyük insanlığın \ umutsuz yaşanmıyor.” dediği gibi büyük usta, Nazım Hikmet’in.

    Pınar K. Üretmen