• Aşkı kalem yazmaz ki kitaplarda bulasın.

    Ey aşk! Sen öyle bir kişisin ki, dünya tokları, senin vuslatının açlarıdır.

    Seni sevdiğim kadar yaşasaydım; ölümsüzlüğün adını aşk koyardım…

    Aklımda olduğun sürenin yarısı kadar yanımda olsan, hiç sorun kalmayacak gibime geliyor.

    Asla sevme, seversen ihanet etme; ihanet edeni de asla affetme…

    Aşk, ölüme kadar insanda yaşayan tek histir……

    Bir kişiyi sevmek kolaydır, vazgeçmek zordur.

    Çok sevilmeye değil, hep sevilmeye ihtiyacım var.

    Her yüreğin harcı değildir dokunmadan sevmek.

    Aşk da önemli olan aynı elleri tutmak değil, bir ömür hiç bırakmamaktır.

    Anladım ki aşk; her iki tarafı da mağdur eden, yürekte izinsiz gösteri yapan mutluluk karşıtı bir eylem.

    Sana kötü bir haberim var aşkım. Seni dünden daha çok özlemişim...

    Bugün günlerden ne? Yoksa sensizlik ertesi mi?

    Gözlerimin içindeki ülkemsin. Her sokağın ayrı bir devrim...

    Yüzüme okunmuş bir dua gibisin sevgilim. Çok şükür bugün de aşığım sana...

    Dünyalar kadar seven bir şehir kadar özlemiyor şimdi...

    Sen olmayınca buralar buz gibi. Sensizlik bir iklim adı şimdilerde...

    Ben sadece kışın karpuzu yazın portakalı özlerdim. Şimdi bir de sen çıktın başıma...

    Neyim olursan ol da hayal kırıklığım olma. Orası çok kalabalık. Tanıyamam seni...

    En çok ta çayın demlisini aşkın senlisini seviyorum aşkım...

    Hadi kalbim topla kırıklarını da duaya gidelim. Yaradan'dan başkası anlamaz bizi...

    Sen oradan bir canım dersin. Benim kalbim kaburgamın altına sığmaz burada...

    ask-sozleri
    Uzağız sevgilim ama yüreğimde uyanıyorsun bugün...

    Öptüm aşkım geceyi aydınlatan o güzel gözlerinden...

    Küçücük şu yüreğimde dünyalar kadar sen var...

    Belki kavga ederiz veya birbirimizi üzeriz ama ne olursa olsun hep yanımda kal bir tanem...

    Nasıl özlediğimi anlatsam aramızdaki yollar dağlar taşlar utanır...

    Çok güzel gözlerin vardı. İçinde kaybolacağım cinsten. Ve sanırım kayboldum...

    Bir tek sen varsın ömrümde aşkım gerisi mi? Vesaire...

    Seni canımdan çok seviyorum. Seni helalim geleceğim olduğun için saklıyorum kendime...

    Keşke daha önce karşılaşmış olsaydık, daha önce aşık olurdum sana.

    Her şey bana baktığın an başladı.

    Sen bir gül bahçesinde açan en nadide çiçeksin sevdiceğim.

    Gözlerim, kulaklarım, ellerim ve kalbim sana mühürlü sevdiğim.

    Anladım ki beni annem senin için doğurmuş bebeğim.

    Sen gördüğüm en güzel rüyasın hiçbir zaman uyanmak istemediğim.

    Koku, tat, sıcak... sende her aradığım vardı. Seni soğuk bulanlar, ısıtamayanlardı.

    İsterse dünyalar sizin olsun, yeter ki o benim olsun.

    Her gün filiz veren bir sevda benimkisi ve en büyütüyorsun aşkınla beni.

    Bütün mükemmel sevgililerin sadece kitaplarda olduğunu sanıyordum.

    Dünyanın bütün güzellikleri sende toplanmış gibi sevgili.

    Bir çift göze aşık ve diğer bütün gözlere körüm

    Mutluluğu sende bulan senindir. Ötesi Misafir ...

    En güzel şiirlerde bile yazılamayan bir kafiye gibisin sevgilim.

    Sevgiyle ilgili tek sorun, seni sevmelere tek bir ömürde doyamayacak olmam.

    Elini tutup, gözlerine baktığım Seni seviyorum diye haykırdığım “Son Aşkım” sen olur musun?

    Dünyan öyle bir kararsın ki, seni aydınlatan tek ışık gözlerim olsun

    Bütün insanları sevebilirdim, sevmeye senden başlamasaydım.


    Bir gün beyazlar giyip benim olsana sevdiğim.

    Ah be adam sana herhangi bir hediye değil, ömrüm armağan edilmeli.

    Sensiz geçen bir an, en derin boşluktur bana, o yüzden hep sen ol yanımda.

    Sen varsın ya, artık kimse beni yalnız bırakamaz.

    Bana bu kadar güzel bakan kadının, gelinim olduğunu görmeden ölmek istemem.

    Ne bakmaya doyuyorum ne de ne de bakarken doyuyorum sana.

    Senin tarafından sevilmek sadece mutluluk değil aynı zamanda muhteşem bir hediyedir.

    Senin dünyan kararsın bir ben aydınlatayım aşkımla.

    Benim en büyük sırrım sensin. Kimseye anlatamam, sadece yaşarım o sırrı.

    Yanında uyanmak bir rüyanın gerçekleşmesi ve güne başlamanın en güzel gerekçesidir.

    Gülüşünü göremediğim ve hissedemediğim gün, büyük ihtimalle ölmüş olduğum gündür.

    Bir kurşun ol saplan kalbime, çıkarırsam namerdim.

    Sonuna kadar birbirimizi sevelim ve bizi çekemeyenleri çatlatalım.

    Gördüğüm en güzel rüyasın ne olur uyandırma beni.

    İsmim aynı isim ama sen söyleyince dudaklarından damlayan bal gibi oluyor.

    Ne kadar uzakta olursak olalım, hep aynı gökyüzünü paylaşmış olacağız.

    Bir gün aynı deftere seninle imza atmak istiyorum.

    Sevdiğiniz kişi tarafından sevilme duygusuna hiçbir duygu eşit olamaz.

    Sen benim gözümde bir damla yaş olsaydın seni kaybetmemek için asırlarca ağlamazdım.

    Ben bir deliyim, sürekli adını sayıklayan.

    Sana bir gül vermek istiyorum ama korkuyorum sevgilim, ya seni görünce utanır da solarsa diye.

    Kafamı senden başka bir yana çevirdiğim zaman bile özlüyorum seni.

    Güzelliğin aklımı başımdan alıyor ve sonra bırakıyorum işi gücü.

    Kim ne derse desin sen benim duymak istediğim tek şarkısın.

    Sen günaydın demeden günüm iyi geçmez benim.

    Yağmurları sevmezdim ta ki altında seninle ıslanıncaya kadar.

    Aşk bir sonsuzluksa bırak sana bakayım doyasıya.

    Biz sevdamızı çöpte bulmadık ki çöpe atalım.

    Sen gittiğinde seni özleyecek kadar değil, eksik kalacak kadar seviyorum.

    Sen aşkın en güzel çiçeğe konmuş halisin. Seni seviyorum gülüm.

    Olduğun yerde ne aya gerek var ne de güneşe. Karanlığımı aydınlatanım seni seviyorum.

    Yanımda olsan şimdi, nasıl da sevesim var seni.

    Aynı şehir ya da dünyanın bir ucu olması fark etmiyor sevgin içim oldukça!

    Seni ve sana ait olan her şeyi çok seviyorum sevgilim.

    Ben seni koklasam nefesimi vermeye kıyamam.

    UZUN AŞK SÖZLERİ
    Uzun aşk sözleri, sevdiğine duygularını dolu dolu anlatmak isteyenler için birebirdir. Bu yüzden en güzel, anlamlı uzun aşk sözlerini sizler için hazırladık. Okurken keyif almak isteyeceğiniz uzun aşk sözlerini sevdiğinizle hemen paylaşmak isteyecekseniz. İşte en etkileyici uzun aşk sözleri...

    Sizi hayallerinden vazgeçecek kadar seven bir kalp bulduysanız Allah’tan yeni bir ömür isteyin. Çünkü bir ömür yetmez onu sevmeye.

    Seni bana veren rabbime şükürler. Yaşanan senli her anıma şükürler. Göz görüp gönlüm severse sevgim için seni gören gözlerime teşekkürler.

    Ağzımın tadı yoksa hasta gibiysem, boğazıma düğümleniyorsa lokmalar, buluttan nem kapıyorsam, inan hep güzel gözlerinin hasretindendir.

    Aşka uçarsan kanatların yanar. Aşka uçamazsan kanatların neye yarar? Aşka varınca kanadı kim arar? Aşkın açamadığı kapı, kanatlanıp uçamadığı yer mi var? Aşk, kanatlanıp uçmaktır ey yar!

    Sen benim en doğru yanlışım. Tövbesi olmayan günahımsın. Uzak duramadığım yasaklım, en açık ettiğim saklımsın. Sen başımdan giden aklım, severek çektiğim ahımsın.

    Seni özlemek, üşümek gibidir soğuk bir akşamüstü, yağmurun altında yürümek gibi sırılsıklam, titreye titreye. Sıcak bir yer bulup sığınmak istersin ya hani, öyle ihtiyacım var işte, yüreğine sığınıp, nefesinde ısınmaya.

    Kömür karası sevdam var benim, tıpkı gökyüzündeki yıldızlar kadar güzel, bir o kadar da göz alıcı kirli insanlardan uzak tertemiz engin denizlere benzeyen gözlerini hapsettiğim damarlarımdan akıp giden nefesinle kalbime ulaştın, sen benim yaşayamadığım her şeysin sen cansın heyecansın.

    Ah sevda bahçemin tutsak çiçeği… Ben seni oraya hapsettim. Seni hapsettim kırık bir aşk şarkısı eşliğinde. Hüzne buladım seni. Deniz meltemlerini okşayan saçlarını hapsettim kalbimin kıvrımlarına. Ordasın artık. Oradasın ve ne kadar olman gerekiyorsa.

    Yağmurlu bir günde koşar sana gelirsem ıslak saçlarımı düzelt, başımı omuzuna yasla, ansızın dudaklarımı dudaklarıma değdir. Masum bir çocuk gibi konuşursam anla ki sana muhtacım; ver elini elime yalanda olsa bir kez seni seviyorum de…

    Sen benim bakışına hasret kaldığım sesine özlemle bağlandığımsın. Özlemim, hasretim, bakmaya doyamadığımsın. Bahtıma doğanımsın. Olmazsa olmazımsın. Nefretim, öfkem, kinim, sevincim, umudum, düşüm, rüyam, hayalim ama en çok ağlatan, en çok kanatansın… Sen tarifi imkânsızımsın.

    Aşk çare midir yalnızlığa? Yoksa tutsak mı eder yüreğine? Ya da uçurur mu kafesindeki çırpınan kuşu, özgür bırakır mı? Aşk nedir sahi? Aşk sevmektir sevginin de doz aşımı yoktur. Korkmayın doya doya sevin sarmalayın sevdiğinizi…

    Sen mi yazdın benim alın yazımı, sen mi çizdin benim yalnızlığımı, Söyle bana seni kim değiştirdi, Değiştirdin benim tüm yaşantımı, Akşam olmadan güneş batmadan gel, gel Beni yalnız bırakma, Beni sensiz bırakma….

    Bir muammadır AŞK, kiminin vicdanına atılan taş, kiminin fakir gönlüne katılan aş, kiminin de gözünden akıtılan yaştır AŞK.


    Sen benim en kıymetlimsin, En güzel vazgeçilmezimsin. Sevmekle bitmeyenimsin, Sen benim hakikatlimsin. En derin, en içimdesin, Sen benim en güzel derdimsin

    Kuyruklu yıldızlar vardır dünyaya yetmiş yılda bir gelirler. İnsanlar onu hayatı boyunca belki bir kez görürler. Ben o yıldızı gördüm o da sensin bir tanem...

    Benim için bir insanı sevmek onunla yaşlanmayı kabul etmek demektir. Ben seni seviyorum ve bir ömür boyu seninle olmak istiyorum aşkım...

    Karanlık gecede önemli değildir yıldızları görmek. Gündüzleri yıldızları görmek marifet aşık olmak önemli değil bir ömür boyu sevebilmektir meziyet.

    Uyuyamıyorum geceleri, çerçevede ki fotoğrafın bile alıp götürüyor uzaklara beni. Çok şey var yapabileceğim, bulutlar çıkmasalar yoluma...

    Ne sıradan bir sevgiyi yaşayacak kadar basit biriyim. Ne de seni sıradan bir sevgiye malzeme yapacak kadar herhangi biri...

    Kalbimdeki aşka dudaklarımdaki gülüşe akşam akan göz yaşlarıma ancak sen layıksın çünkü sen benim için özelsin aşkım.

    Sen benim meleğimsin. Senin için besteledim hayatımızın şarkısını. Seninle bir ömür boyu giderim korkmam asla sana güveniyorum...

    Herkesin yaşama sebebi farklıdır. Benim yaşama sebebim ise sensin. Seni seviyorum sevgilim. Hiçbir şey seni sevmek gibi değil sevgili, her şey sadece senden ve gözlerinden ibaret.

    Senden hariç her şey bir yana, sen sol yanıma! Gelecek günlerin hatırına: Seni Seviyorum. Ki sen bilirsin. Kimse sevmese bile yine en çok ben severim seni...

    Seni severken aklımın durmasını da seviyorum. Bütün mutluluklar senin olsun, sen benim ol sevgilim. Seni çok seviyorum.

    Ben seni severek güzelleştim her şeyim. Sen bana sarılınca bir hoş oluyorum ve seni çok seviyorum aşkım.


    DEVAM EDİYOR...

    DEVAMI
    Seni her şeyden çok seviyorum sevgilim. İstemem malı mülkü şu yalan dünyada, seni her şeyden çok sevmek inan yeter bana.

    Benim her zerrem, âşık senin her zerrene. Seni seviyorum az kalır bence. Ebedi bir aşkla seviyorum seni.

    Keşke mümkün olsa da seni sevdiğimi suya yazabilsem aşkım. Sevmek bir renkse, sana olan sevgim ucu bucağı olmayan bir gökkuşağı.

    Seni niye mi seviyorum geçmişin içinde kaybolmuş beni, Yeniden hayata döndürdüğün için çok ama çok seviyorum.

    Korkunç uçurumlara bırakmak kendimi, uçsuz bucaksız denizlere atmak isterdim bedenimi. Ama içimde sen varsın… Ya sana bir şey olursa?

    Birinin gözlerine bakmak, onun rüyalarına girmeyi göze almak demektir. Sevmeye kabiliyetin yoksa, o gözlere bakmayacaksın.

    Gül dediğin nedir ki, solar gider, ateş dediğin nedir ki, kül olur gider, gün dediğin nedir ki, geçer gider, ama sana olan sevgim sonsuzdur, ancak mezarda biter!

    O kadar sevdim ki seni, o beklediğin olmak istedim hep. Kalbinde bir misafir gibi değil, bir aşk gibi kalmak istedim.

    Ben küçücük bir bebektim “sen” kocaman bir sevda. Ben senin ellerinde büyüdüm “sen” benim yüreğimde…

    Kıymetimi bilmen için gitmem mi gerek! Sevdiğini anla artık büyüdün bebek! Masal değil ki bu aşk öğrenmen gerek! Gitmesi kolay olur zor olan sevmek…

    Aşk insana insan olduğunu hatırlatan bir kavram. Lakin insanı insanlıktan çıkarmakla daha çok ün kazanmış. Bunun nedeni insanların Aşk’ı yaşamayı bilmemeleri. İnsanlar Aşk’ı iki kişilik sanar ama aşk tek kişiliktir.

    Ben seni seviyorum falan diyemem sana. Uyurken sırtını ört, hız yapma, kavgaya karışma, çok içme falan derim. Sen anla.

    Unuttum dersin çevrendekilere; ama unutmadığını bir tek sen bilirsin. Aşk öyle bir şey işte, gitse bile unutamıyorsun yine.

    Yastığa başını koyduğunda başlar asıl macera gözyaşların intihar eder. Tek tek gözlerinden yastığa dertleşirsin yalnızlığında.

    İyiyim deriz ya hep, alışkanlık bizimkisi. Peki, karşındaki kişi de gerçekten nasıl olduğunu merak mı ediyor sanki.

    Bir zamanlar ardından bakar ağlardım şimdi dönüp ardıma bile bakmam. Bir zamanlar uğruna dünyaları yakardım şimdi şerefsizim kibrit bile çakmam!

    Ağzıyla kuş tutsa da sevemediğim insanlar var benim! Bir de canıma okusa bile sevmekten vazgeçemediklerim.

    Ben gidiyorum dediğimde, ‘gitme’ diyen birini değil, Ben de geliyorum, yalnız gidemezsin! diyen birini istiyorum...

    Bazen alabileceğin en büyük intikam; affetmektir. Ve bazen karşındakine verilebilecek en güzel cevap gülüp geçmektir.

    Gitmek unutmak değildir sen bunu çok iyi biliyorsun. Aklımda gözlerin varken, sen buna gitmek mi diyorsun.


    Eğer birini unutmak istiyorsan onun adını kumlara yaz sabahleyin dalgaların ve fırtınanın onu sildiğini göreceksin; eğer birini seviyorsan kalbine yaz ki hiçbir fırtına ya da dalga onu silemesin!

    Bizim de dünyamızda sabah olacak gülüm, düşmezse düşmesin yakamızdan ölüm. Umuduma bin kurşun sıksa da ölüm. Unutma, umuduma kurşun işlemez gülüm.

    Bizim ömrümüzde ırmaklarımız vardır. Sularında hayallerimizi yüzdürdüğümüz. Bizim ömrümüzde dostlarımız vardır, günler ayrı geçtiğinde üzüldüğümüz.

    O kadar güzelsin ki yüzüne bakamıyorum. Titriyor ellerim, ellerini tutamıyorum. Öylesine bağlanmışım ki sensiz duramıyorum.

    Mavililer giyer deniz olurum, yeşiller giyer bahar olurum, belli olmaz belki bir gün beyazlar giyer senin olurum.

    Sen dünyaya sürgün bir meleksin ve ben seni o kadar çok seveceğim ki bir daha cennetine geri dönmek istemeyeceksin.

    Günün ilk ışıkları sahile vurduğunda, martılar yalnızca ikimizin anlayacağı bir dille sunu fısıldar denizin kulağına: Seni çok özledim…

    Seni seviyorum çünkü elini kalbimin üzerinde hissettiğim zaman, üzüntülerimi alıp onların yerine o tarifsiz sıcaklığı koymayı başarıyorsun.

    Önce düştüğümde kalkmayı, sonra aleve dokunduğumda acıyı, sevmeyi öğrendim, sevilmeyi her şeyi öğrendim de yalnız seni unutmayı öğrenemedim!

    Nasıl ki uzaktaki yıldız parlak gelirse insana, uzakta olduğun için tutkunum sana! Hani en güzel aşklar imkansız gelir ya insana, imkansız olduğun için tutkunum sana…

    Acı ve hüzün bir yıldız kadar uzak, mutluluk göz bebeğin kadar yakın olsun. Umutların gerçek, gerçeklerin mutluluk, mutlulukların sonsuz olsun.

    Gözlerin nehir kirpiklerin köprü olsa, ben üzerinden geçerken ipler kopsa ve düştüğüm yer dudakların olsa.

    Aşk, koskoca dünya nüfusunu bir anda sadece iki kişiye düşürmeye yarar. Nüfus sayımına gerek yoktur; çünkü aşk hiçbir zaman yerinde saymaz.


    Hayal kırıkların denizdeki kum kadar çok olabilir. Önemli olan hayallerinin kırıldığı yerden yaşama tutunabilmektir. Çünkü her aşk engin bir tecrübedir.

    İnsanın aklı ile kalbi bir olamaz. İkisinin verdiği savaşın ortasında kalan kişiden arta kalanlar hatıralardır.

    Ölüme götüreceğini bile bile birbirimizi sevdik. Farkına varamadığımız tek şey, hangimizin hangimize mezar olacağıydı.

    Sevmekten daha önemli olan tek hissettirmektir. Eğer sevgin bir his içermiyorsa, sevdiğin insanın sana bir hayaletmişsin gibi bakması normaldir.

    Aşk dediğin işte böyledir; eğer birinin yüreğinde kaybolduysan başka birinin seni bulabilmesi imkansız hale gelir.

    Dünyadaki herkesin parmak izinin farklı olması, kimsenin sana benim gibi dokunamayacağının kanıtıdır.

    Tabaklarda kalan son kırıntılar gibiydi sana olan sevgim. Sen beni hep bıraktın; Bense hep arkandan ağladım.

    Başıma bela olduğun günden beri hep söylerim Allah belamı versin! Deli gibi sarhoş olup her şeyi iki tane gördüğümde bile sen bir taneydin...

    Aşk, mevsimi geçmeyen öyle bir ilahi meyvedir ki, lezzeti muz gibi yiyenin niyetine değil, kaderine bağlıdır.

    Sen mavi giyin aşkım ben gökyüzünü bile unuturum. En güzel şiirlerin bile kuramadığı kafiyesin sen aşkım...


    İçin yanarken üşümek, yüreğin kan ağlarken gülmek, özleyip de sevdiğini görememek. İşte aşk bu olsa gerek!

    Ya sevmesin kimse kimseyi; Ya da akmasın aşk dolu gözlerden yaş.. Ya olmasın aşk denen bu illet, ya da adam gibi sevmeyi bilsin herkes.

    Yüreğinde öyle bir umut taşı ki onu senden kimse almasın. Kalbin öyle bir sevgiyle dolsun ki , isteyen değil hak eden alsın.

    Aşık odur ki, Allah’tan aldığı aşk emanetini Allah’a verir. Aşk mezhebinde her şey yüce Aşk’a kurbandır.

    Ey aşk! Seni senelerce yaban ellerde, hoyrat dillerde aradım. Oysa bendeymişsin bilememişim. Oyalanmışım, kalakalmışım.

    Bazı duyguları yazamazsın. Anlatamazsın. Çünkü tefsiri ancak his ile mümkündür. Bu yüzden sadece yaşarsın.

    Aşık odur ki, Allah’tan aldığı aşk emanetini Allah’a verir. Aşk mezhebinde her şey yüce Aşk a kurbandır.

    Bana göre aşık öyle olmalı ki, şöyle bir kalkınca, her tarafı ateşler sarsın; her tarafta kıyametler kopsun.

    Bu yüreğe bu kadar acı fazla dersin bazen kendine.. Ama hata bizde.. Küçücük yürekle kocaman sevmek ne haddimize..

    Sevmeye layık olmayana hatırlayarak değerli etme. Dönmek mi istiyor, bir şans daha verme. Unutma sevgi yürekli olana yakışır.

    Kalp midir insana sev diyen yoksa yalnızlık mıdır körükleyen? Sahi nedir sevmek; bir muma ateş olmak mı, yoksa yanan ateşe dokunmak mı?

    Sana yerine getiremeyeceğim sözler veremem, fakat istersen hiç kullanılmamış tertemiz bir kalp verebilirim.


    Tabaklarda kalan son kırıntılar gibiydi sana olan sevgim. Sen beni hep bıraktın; Bense hep arkandan ağladım.

    Belki hiçbir evrakta isimlerimiz yan yana gelmedi. Ama gayri resmi birçok hayalde ben seninle aynı yastıkta yaşlandım.

    Sevgi hayattır, aşık olmak yetmez. Sevgi yaşamaktır, elini tutmak yetmez. Seveceksen beni adam gibi sev. Ama buna senin yüreğin yetmez.

    Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin, bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin. Ne çok sevmiştim seni, ne çok hatırlar mısın? Bir bahar seli gibi dalımdan akıp geçtin.

    İsmin dudağımda oldu bir hece, bakışın sitemli aşksız bilmece, uykusuz kaldığım kaçıncı gece, sokak lambaları şahidim olsun!

    Nedir senin gerçeğin. Aşk kime yakışır, vuslat kime? Canı seni çekene mi, senin için canından geçene mi?

    Sarıl be! Öyle bir sarıl ki beklediğim her güne kırıldığım her ana değsin. Öyle bir sarıl ki tüm kırıklarımı toparlasın. Hatta öyle bir sarıl ki seviyorum diyenler sevgisinden utansın.

    Aşk seni koklamaktır. Senin kokunu alıp içime çektiğim, sonra sana kendimi verdiğim, her nefesin diyetidir. Seni koklamaya doyamayıp, zamanın durmasını istemektir.

    İnsanları korkutan aşk değildir. Çünkü aşk kimsenin kırılmasına izin vermez. Ancak hayaller kırıldığı zaman insanın yardımına aşk bile yetişemez.

    Düşünecek fırsat bulamayanlar için yazmak her şeyin çözümüdür. Aşkı düşünmek mi istersin yoksa yazmak mı? Düşünürsen var olursun, yazarsan sonsuz olursun.

    Aşk, ışık girmeyen su değmeyen topraklarda çiçeklerin can bularak yeşermesi gibidir. Yeter ki aşk araziniz sevilmeye elverişli olsun.

    Hiç acı çekmeden mutluluğun değerini anlayamazsın. İki damla gözyaşı dökmeden gülmenin estetiğini alamazsın. Aşık olmak istiyorsan, önce yanmayı göze alacaksın.

    Çağın vebası mutsuzluk değil ikiyüzlülüktür. Çünkü mutsuz olmanın bir gururu vardır, ikiyüzlülük ise tamamen karaktersizliğin ürünüdür. Aşık olmak isterken maymun olanlar çoktur.

    PLATONİK AŞK SÖZLERİ
    Seni sevmek hayallerim de, seni sevmek rüyalarımda, sen sevmesen de ben böyle de mutluyum seninle.

    Batan güneş umudumuz doğan güneş tesellimiz olsun.

    Hata senin değil karşılıksız seven kalbimin senin haberin olmasa da bu kalpten seviyorum seni of çekiyorum hep içten.

    Sen aşkımdan bir habersiz yaşıyorsun seni izliyorum kalbim ellerimde seni bekliyorum biliyor musun?

    Sen gözlerimde bir umut, sen yüreğimde bir sevinç ama karşılıksız aşk yaşarken ölmekmiş gülüm.

    Karşılıksız sevgi benimkisi, sana platonik bağımlı bir serseriyim, Sen ise benden habersiz masum bir meleksin bebeğim.

    Biliyorum, imkansız aşk bu ama hükmedemiyorum kendime. Çünkü, bu yürek seni çok sevdi.

    Rüyalarımın aşkısın, hep rüyalarımda kalacaksın. Seni çok seviyorum.

    Gözlerini böyle siIkelersen üzerime, benim üstüm başım sen olur. Yapma!

    Gül dikeniyle, bulut yağmuruyla, ketçap mayoneziyle, kalbim karşılıksız sevgimle tamamlıyor birbirini.

    İnsan sesini hiç duymadığı, kokusunu hissetmediği, gülüp eğlenmediği, sarılıp öpemediği birini bu denli çok düşünür mü?

    Ben senin için her akşam besteler yazsam da adına şiirler okusam da senin haberin olmayacak biliyorum bunu da.

    Seni habersizce sevdim, habersizce gitmesini de bilirim platonik sevgilim.

    Bir gün bi çılgınlık edip seni sevdiğimi söylesem alay edip güler misin yoksa sen de sever misin?

    Bekledim! Hep seni bekledim. Bir an bile umutsuzluğa düşmedim, kabul etmedin, etmesen de hep sevdim, sen hep benimleydin!

    İNGİLİZCE AŞK SÖZLERİ
    Aşk evrensel bir duygudur ve dünyanın dört bir yanında aşkla ilgili pek çok güzel söz söylenmiştir. Aşk sınırları ve coğrafyaları aşabilir bu yüzden sizler için İngilizce aşk sözleri de derledik. Ünlü sanatçıların, yazarların, şairlerin bu aşk sözlerinin hem orijinallerini hem çevirilerini aşağıda bulabilirsiniz.

    “To the world you may be one person, but to one person you are the world.” – Bill Wilson (Tüm dünya için sen tek bir kişi olabilirsin ama sen benim bütün dünyamsın.)

    “Love takes off masks that we fear we cannot live without and know we cannot live within.”— James Baldwin (Aşk, onlarsız yapamayacağımızdan korktuğumuz ama onlarla da yaşayamayacağımızı bildiğimiz maskelerimizi çıkartır.)

    “You have found true love when you realize that you want to wake up beside your love every morning even when you have your differences.” – Anonim (Farklılıklarınıza rağmen her sabah aynı kişinin yanında uyanmak istediğinde aşkı bulmuşsundur.)

    “I love you and that’s the beginning and end of everything.” – F. Scott Fitzgerald (Seni seviyorum ve bu her şeyin hem başlandıcı hem de sonu.)

    “You are the last thought in my mind before I drift off to sleep and the first thought when I wake up each morning.” – Anonim (Sen uykuya dalarken son sabah kalkarken de ilk düşüncemsin.)

    “I love you not only for what you are, but for what I am when I am with you.” – Roy Croft (Seni sadece sen olduğun için değil seninleyken nasıl biri olduğum için de seviyorum.)

    “I went to sleep last night with a smile because I knew I’d be dreaming of you… but I woke up this morning with a smile because you weren’t a dream.” – Anonim (Geçen gece seni rüyamda göreceğimi bildiğim için gülümseyerek yattım, sabah da bir rüya olmadığın için gülümseyerek kalktım.)

    “You are every reason, every hope and every dream I’ve ever had.” – Nicolas Sparks (Sen sahip olduğum her neden, umut ve hayalsin.)

    “If I know what love is, it is because of you.” – Hermann Hesse (Aşkı biliyorsam bu senin sayendedir.)

    Daha fazla İngilizce aşk sözü isterseniz özel olarak sadece İngilizce aşk sözlerinden oluşan listemize göz atabilirsiniz. Aşağıdaki bağlantıdan ulaşabileceğiniz yazımızda pek çok güzel İngilizce aşk sözünü Türkçe çevirisi ile birlikte derledik.

    İngilizce aşk sözleri ve anlamları: Türkçe çevirileri ile kısa İngilizce aşk sözleri
    ÜNLÜLERDEN MEŞHUR AŞK SÖZLERİ
    Bazen sevdiğimize güzel bir söz söylemek için meşhur kişilerin söylediği aşk sözlerinden yardım alma ihtiyacı duyarız. Öyle ki bazen aklımızda olan ve bir türlü dile getiremediğimiz hislerimize tercüman olurlar ünlü kişiler. Mevlana aşk sözleri ile yüzyıllara meydan okumuş, dünyanın her köşesinden kişinin yüreğine dokunmuştur. Onun gibi birçok ünlü yazar, düşünür tarafından söylenmiş etkileyi aşk sözlerini sizler için derledik. İşte ünlülerden meşhur aşk sözleri...

    “Bir çift göze aşık olursun, sonra bütün gözlere kör.” Cemal Süreya

    Gece midir insanı hüzünlendiren, Yoksa insan mıdır hüzünlenmek için geceyi bekleyen? Gece midir seni bana düşündüren, Yoksa ben miyim seni düşünmek için geceyi bekleyen?” Özdemir Asaf

    “Sen, hayalini kurup, sonunda bulduğum o hayallerimdeki adam değilsin. Sen karşıma çıkıp, bana aşkı hayal ettiren ilk sevgilisin.” Cemal Süreya

    “Siz hiçbir okyanusu dudaklarından öptünüz mü?” Cemal Süreya

    “Ey yar..! Telaşımı hoş gör. Islandığım ilk yağmurumsun.” Hz. Mevlana

    “Ey canımın sahibi Yar! Sen benimle olduktan sonra kaybettiklerimin ne önemi var.” Mevlana

    Ey yar! Seninle ölmeye geldim. Ateşsen yanmaya, yağmursan ıslanmaya, soğuksan donmaya geldim. Mevlana

    “Seni anlatabilsem seni. Yokluğun cehennemin diğer adıdır. Üşüyorum kapama gözlerini.” Ahmet Arif

    “Şehrime gel sevgili. Yarın çık gel. Bırak her şeyi bir bekleyenim var de gel. Gel ki bu şehir adımlarınla anlamlansın. Gel ki bu şehir nefretim olmaktan çıksın. Gel ki nefes alayım. Gel.” Nazım Hikmet

    “Kapına geldim. Ve ben, ben olmaktan vazgeçtim. Sen yeter ki “kim o” de. Kim olmamı istiyorsan, o olmaya geldim.” Mevlana

    “Canım benim bilir misin? Canım dediğimde içimden canım çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.” Ahmet Arif

    “Hani derler ya ben sensiz yaşayamam diye işte ben onlardan değilim. Ben sensiz de yaşarım ama seninle bir başka yaşarım.” Nazım Hikmet

    “O kadar yakınsın ki seni ben sandım, sana o kadar yakınım ki beni sen sandım. Sen mi benim ben mi sensin şaşırdım kaldım…” Mevlana

    “İlla birini seveceksen tene değil cana değeceksin. İlla birini seveceksen, dışını değil içini seveceksin. Gördüğünü herkes sever. Ama sen görmediklerini seveceksin, sözde değil özde istiyorsan şayet; tene değil cana değeceksin.” Hz. Mevlana


    “Ey sevgili; heyben acıyla dolar da nefes alamazsan gel. Huzur bulacağın kıyılarım senindir. Umutların solar kurur da su bulamazsan beraber sulayalım, gözyaşlarım senindir. Kanadın kırılır da maviye uçamazsan, ne güne duruyor al, kanatlarım senindir. Çaresiz çilelere bir umut bulamazsan, kendime ettiğim dualarım senindir. “ Mevlana

    “Akıllı aşık, ihtiraslı aşıktan iyidir.” Socrates

    “Aşkın gelişi, aklın gidişidir.” Antoine Bret

    “Akıl başka yerde olunca gözler kör olur.” Publius Cyrus

    “Kainatın ufalıp bir varlıktan ibaret kalması, tek bir varlığın genişleyip Tanrıya kadar erişmesi; işte aşk budur….” Victor Hugo

    “Aşk, ab-ı hayattır, bu suya dal. Bu denizin her katresi ayrı bir ömürdür….” Mevlana

    “Aşk, Halık’ın kendisine kadar yükselmesi için insana verdiği kanattır…” Michelangelo

    “Aşk, öyle bir varlıktır ki onda doğu kimyası var. Bir buluttur, onda yüz binlerce şimşek var…” Mevlana

    “Aşk altın değildir, saklanmaz. Aşığın bütün sırları meydandadır…” Mevlana

    “Aşk, bir erkeğin ya da bir kadının bir başkasını her şeyin üstünde görmesidir…” Lev Tolstoy

    “Aşk bir tablodur. Onu doğa çizmiş ve hayat süslemiştir...” Voltaire

    “Ben hiç mutluluktan delirmedim; Ama delirmekten mutluyum.” Kahraman Tazeoğlu

    “İnsanın içi ağrır mı hiç? Ağrıyor işte... Seni özlediğimden olsa gerek...” Kahraman Tazeoğlu

    “Bana yaşadığın şehrin kapılarını aç sana diyeceklerim söylemekle bitmez.” Özdemir Asaf

    “Bir insan birini yalnızken hatırlıyorsa sevmemiştir. Ansızın aklına gelip yalnızlaşıyorsa işte o zaman sevmiştir.” Turgut Uyar

    “Hiç kimsenin iyi gelmediği yerden sarıyorsun yaralarımı hiç kimsenin dokunamadığı yerden kanatıyorsun sonra.” Kahraman Tazeoğlu

    “Seni gönülden seven insan için iyi gün kötü gün yoktur. Ne zaman yanında olması gerekiyorsa o zaman yanında olur.” Cemal Süreya

    “Gel beraber alalım nefesimizi sevdiğim, sensiz boğazımdan geçmiyor.” Ahmet Arif

    “Unuturum diye uyudum, yine seninle uyandım. Belli ki uyurken de sevmişim seni.” Cemal Süreyya

    “Sana en muhtaç olduğum şu anda gel. Yaşamak olsan da gel, öl
  • Gerçekten inanıp sevseydin beni
    Böyle sabahları bekler miydim hiç
    Çoktan yanımda olurdun, çoktan
    Gece üç beş nöbetlerine dikmezdin beni
    Sensiz kaldığım ilk günden beri
    İçimde bir umut vuslata dair
    Akşamları imzaladım gözyaşlarımla
    Seni aramıyor, seni sormuyorsam
    Bu senden vazgeçtim demek değildir
    Bir daha böyle sevecek olsam, bir kalemde silerdim seni
  • Sabah uyandığımda uzun zamandır hissetmediğim bir yorgunluk ve ağrı vardı üstümde dün çok yoruldum gece on gibi döndüm eve, galiba ondan diye düşündüm ve umursamadım. Gece tişörtle yatmayı sevdiğim ve hava da soğuk olduğu için tüm camları kapamıştım zaten güneş almayan ev iyice basık bir hal almıştı. Bundan normalde rahatsız olurdum ama bu sefer umursamadım. Buzdolabına ilerledim birkaç gündür dışarda yiyordum buzdolabı boştu, zaten dedim kendi kendime kahvaltı yapmayı sevmiyorsun önemli değil umursamadım. Çalışma masama ilerlediğimde çok dağınık olduğunu ve bir dolu kitap olduğunu -yeni aldıklarımda dahil- gördüm ve toplamam gerektiğini farkettim zaten çalışmıyorum dedim kalsınlar masada, umursamadım. Ama sonra istemsizce böyle değilim kitaplarım değerli diye düşündüm 15 yaşımdan kalma kitaplarım bile düzgün bir şekilde duruyor neden böyle oldu ki neyse bu histe geçer dedim, umursamadım. Dışarı çıkmaya karar verdim yürürsem açılırım dedim arkamda döndüğümde moralimi bozacak berbat, küçük ve dağınık evi bıraktım -hayır orası ne evim ne de yuvam sadece ev- ve çıktım. Siteden çıkarken -hayır durumum iyi değil ailemin durumu iyi sadece üniversiteyi kazandım diye alındı- güvenliğe selam verdim hemde gülümseyerek kendime şaşırdım ama umursamadım. Ev 2+1 di satıp başka bir yerde 1+1 ev alırsam elime biraz daha para geçer zaten sevmiyorum burayı diye düşündüm ama vazgeçtim annemler satıldığını görünce anlarlardı bir şeyler olduğunu nasılsa harçlık gönderiyorlardı ayrıca sahi ne zamandır aramamıştım onları hatırlamıyordum neyse biraz daha iyi hissedince ararım zaten kardeşlerim orada dedim umursamadım. Yolda yürürken insanları görünce kafamı eğerdim tanıdık olabilirler falan diye halbuki liseye başladığım ve ilk kez yürüyerek eve dönmeye başladığımda her gördüğüme selam verirdim -almasa ve somurtsa bile- özellikle yaşlılara, ne kadar da güzel gülerlerdi selam verince "hala bir umut var" der gibi geçti o günler çocuktum hayatın gerçeklerini görmemiştim dedim ve umursamadım. Bir dükkanın camekânında kendimi gördüm evdeki aynaları atıp kendime bakım yapmaktan vazgeçtiğimden beri aynalara küstüm ama yansımamı görünce biraz daha kilo almışım dedim ama nasıl olsa uzun zaman önce kendime bakmaktan vazgeçtim diye düşündüm ve umursamadım. Playlistimden rastgele bir şarkıya bastım eskiden özenle seçerdim ruh halime göre şarkıyı bunu da umursamadım. Şarkı da kadife sesli bir adam diyordu ki "Delirmiyorsam geçmişim yüzünden, gelir diyorlar bir gün gidenler." Hayır dönmüyorlar -2 yıl önce görüşürüz ben sana dönerim diyen 'dostlarım' dönmedi, beni bekle döneceğim seni seviyorum diyen ve evlenmek istediğim kişi dönmedi, abim araba kullanıyorum ben sana döneceğim dedi ama...dönmedi , dönemezdi de zaten çok uzaklarda şimdi kötülüğün olmadığı yerde... yani umarım- dedim kendi kendime saçmalık neyse dedim ne de olsa şarkı, umursamadım. Yürüdükçe şarkı sesi gitti düşüncelerimin sesi geldi ne çok şeyi umursamıyorum artık diye düşündüm eskiden böyle miydim? Hatırlamakta bile güçlük çekiyorum ama hayır asla böyle değildim gezerdim, dans ederdim, konuşurdum -çok konuşurdum-, severdim, aşık olurdum, film izlerdim, kitaplar hakkında yazı yazardım, şarkı söylerdim, spor yapardım ve en önemlisi...gülerdim katıla katıla, kahkalarla, gözlerim dolana kadar hatta dikkat çekecek kadar gülerdim. Şimdi ise yaşamaktan vazgeçmiştim. Bazı acılar üst üste gelirdi ya işte ben bunları kaldırabilecek güçte değilmişim demek ki dedim kendi kendime ve yine umursamadım...
    ~lermania
  • Zifiri gecenin ardından gelen güneşten de hesap soracağım
    Sevmeleri,iyi niyetleri bir gece yarısında bir bir astığım için
    Gömüldüğüm harap duyguların zemheri katıksız düşüncelerin ardından gelen güneşten hesap soracağım
    İnsan sormaz mı intihara iten güneşin nasıl olurda tekrar yaşama döndürdüğünü
    Oysa bütün cevap bir sabahın şafağında intihar etmeyi düşünen adamın anlattıklarındaydı

    “Güneş dağların ardından yavaşça süzülüp battı
    Bende karanlığıma gömüldüm biraz düşündüm üstesinden gelemiyeceğim hadiselerin beni ne kadar harap ettiğini fark ettim karar verdim
    Sabahın şafağında ipi boynuma geçirdim
    Tam teşebbüs ederken tekrar güneş doğdu vazgeçtim…”
    İşte bu yüzden hesap soracağız bize umut verdiği için...bize umut verdiği için...
  • Gerçekten inanıp sevseydin beni
    Böyle sabahları bekler miydim hiç
    Çoktan yanımda olurdun, çoktan
    Gece üç beş nöbetlerine dikmezdin beni
    Sensiz kaldığım ilk günden beri
    İçimde bir umut vuslata dair
    Akşamları imzaladım gözyaşlarımla
    Seni aramıyor, seni sormuyorsam
    Bu senden vazgeçtim demek değildir
    Bir daha böyle sevecek olsam, bir kalemde silerdim seni
  • İNCE MEMED: HAKLI İSYANIYLA BÜTÜN MECBUR İNSANLARIN İDOLÜ OLAN EŞKIYA! II. Adnan Menderes hükümeti görevde. Mecliste sert tartışmalar sürüyor. CHP'nin İstanbul şubesi mühürleniyor. Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.Avrupa Birliği'nin 4 ay içinde kurulacağı haberleri çıkıyor. 1953 Nobel Edebiyat Ödülü İngiltere Başbakanı Winston Churchill'e veriliyor. İngiltere veliahtı Prens Charles 5 yaşında henüz. Cemiyet haberlerinde yayımlanan resminin altına "Annesi Kraliçe Elizabeth tarafından çok sevilen Prens Charles sıkı bir terbiye altında yetiştirilmektedir" notu düşülüyor. Rita Hayworth'ın "Miss Sadie Thompson" adlı filmi Birleşik Amerika'nın birçok şehrinde sansüre uğruyor. Filmin prodüktörü Columbia şirketi bile şehvet rollerini fazla realist bulduğunu kabul ediyor. Öte yandan Atıf Yılmaz'ın İtalya'da çektiği ve Sansür Kurulu tarafından, filmin geçtiği garı Mussolini'nin yaptırması ve Mussolini heykellerinin gözükmesi nedeniyle kuşa çevrilen "Hıçkırık" filmi ilk defa Ankara'da cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet erkanının katıldığı gala ile davetlilere gösteriliyor.Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor. Yıl 1953... Kore Savaşı bitmiş. Elvis Presley fırtınası gün sayıyor. Beckett'in "Godot'yu Beklerken"i Paris'te sahneleniyor ilk kez. Türkiye-Amerika telefon hattı açılıyor. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e taşınıyor. Gazetelerin manşetleri günlerce bu taşınmayı yazıyor. İstanbul'un efsanevi kışı da başlıyor o yıl. Hava 'buz gibi'... Bu deyim değil. Sahi...Tuna'dan Karadeniz'e akan dev boyutlu buz tabakaları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz pistine çeviriyor. O kadar ki, insanlar İstanbul Boğazı'nın bir yakasından diğerine, denizin üstünden yürüyerek gidiyor. Poyrazköy'den çıkıp yola, buzların üzerinde ilerleyerek Rumeli Kavağı'na varılabiliyor. Deniz trafiği duruyor, vapur seferleri iptal ediliyor. İstanbul tek kelimeyle donuyor. Bu durum Mart 1954'e kadar sürüyor.O günlerde Beşiktaş Serencebey'de küçük bir apartman dairesinde de bir 'tarih' yazılıyor. Sessizce. Birkaç yıl önce evlenen Yaşar ve Thilda Kemal çifti, yeni yapılmış ve bazı bölümleri henüz tamamlanmamış bu dairede yaşıyor. Yaşar Kemal'in Cumhuriyet gazetesine yaptığı röportajlarla hayli ünlü olduğu bir dönem bu. Ne var ki Thilda Kemal işten atılmış; aile, gazetenin verdiği 180 lirayla geçinmeye çalışıyor. Geçinemiyor. Kömürün kilosu 15 kuruş o vakitler. Kış da fena bastırdığından kömür darlığı sözkonusu. 1 ton kömür alacak olsalar gitti bir maaş... DONDURUCU 1953 KIŞI Bakıyor ki olacak gibi değil, gazetenin yazı işleri müdürü Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal. 1951'de İstanbul'a geldiğinde yanında getirdiği, kafasında çoktan yazdığı, hatta ilk satırlarını 1947'de kaleme aldığı ama henüz bütününü kağıda dökmediği "İnce Memed" romanından söz ediyor Başkut'a. "Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var" diyor, "Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz..."Hemen muhasebeye gönderiyor Başkut, Yaşar Kemal'i... Dünyalar Yaşar Kemal'in oluyor.İşte o avansın ardından tutuluyor Serencebey'deki çini sobalı ev. Hayat dergisine verdiği bir öyküsünün telifi olan 50 lirayla 1 aylık odun alıyor. Ama ev yeni olduğu için ısınmıyor da doğru düzgün. Alt katın bacası, Kemal çiftinin oturma odasındaki duvarın ortasından geçiyor, bereket. Thilda Kemal, sırtını yaslayıp bu duvara, kitabını okuyor. Yaşar Kemal de, üstünde kat kat giydiği ceketler, "İnce Memed"i yazmaya başlıyor.Türk edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da unutulmaz kahramanlarından İnce Memed, işte o muazzam 1953 kışında, Yaşar Kemal'in Erzurum'dan aldığı ve yazarken taktığı eldivenli ellerinde hayat buluyor. ÇİNİ SOBALI EV 3 ay sürüyor yazması... 1953 kışında başladığı "İnce Memed", İstanbulluların Boğaz'ın üzerindeki buzlarda resim çektirdiği o karlı günlerden birinde bitiyor. Bir de yaptığı anlaşma var Cevat Fehmi Başkut ile. Roman beğenilirse 1800 lira daha alacak Yaşar Kemal. Ama beğenilmezse 1000 lirayı geri verecek. Dosyayı teslim alan Başkut bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırıyor."Önceki gece romanına başladım, ancak bu sabah bitirdim. Elimden bırakamadım," diyor.Bundan sonra romana yazarın ismi konulsun mu konulmasın mı tartışması başlıyor. "Olmaz Cevat Bey, ben bu romana adımı koymayacağım," diyor Yaşar Kemal: "Çünkü ben bu romanı para için yazdım. Üstelik de üç ayda. Benim iyi romanlarım bundan sonra yazılacak."Başkut ısrarlı: "Adını koyacaksın. Üstelik de o baştaki uzun Çukurova tasvirini çıkarmazsan gene basmam romanını gazetede."Yaşar Kemal 30 yaşında henüz. Ama Yaşar Kemal yine bildiğimiz Yaşar Kemal; ilkeli, tavizsiz. "Vermem o zaman romanımı" diyor Başkut'a: "Başka gazeteye götürür, size borcumu öderim." "ROMANA ADIMI KOYMAM!" Araya Nadir Nadi giriyor ama Yaşar Kemal kararından dönmüyor. Durumdan Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik haberdar oluyor ve Yaşar Kemal'den romanı kendisine getirmesini istiyor.Romanı inceleyen Bedii Faik on gün sonra çağırdığı Yaşar Kemal'i uyarıyor "Böyle bir romana adını koymazsan çok pişman olursun!"Romana Yaşar Kemal imzasının konulmasında ısrar edenler cephesi biraz daha genişliyor böylelikle. Onlardan biri de Thilda Kemal. Uzun uzun tartışıyor Yaşar Kemal ile, o kadar ki kavgaya kadar varıyor iş.Sonunda ikna oluyor Yaşar Kemal. Ama gene de kararlı: "Romanımdan tek satır atmam!" "ÇOK PİŞMAN OLURSUN!" Bedii Faik'ten bir telefon alıyor o günlerde. Faik, Cumhuriyet'in romanı basmayı çok istediğini, Doğan Nadi'nin Yaşar Kemal'in bütün şartlarını kabule hazır olduğunu söylüyor.Elinde "İnce Memed", Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal.Başkut soruyor: "Adını romana koyuyor musun, eşkıya?"Ve "İnce Memed", Yaşar Kemal imzasıyla Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlıyor. 1955 yılında da iki cilt olarak yayımlanıyor.Refik Erduran ve Ertem Eğilmez'in kurdukları Çağlayan Yayınları'ndan çıkan "İnce Memed" kısa sürede tükeniyor.1956'da da sürüyor "İnce Memed"in başarısı. Seçici kurulunda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nurullah Ataç, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Suut Kemal Yetkin'in de bulunduğu jürinin oy çokluğuyla, Varlık Roman Armağanı "İnce Memed"e veriliyor. VARLIK ROMAN ARMAĞANI "İnce Memed"in dünya dilleriyle ilk buluşması 1957'de Bulgarcaya çevrilerek oluyor. 1959'da ise Rusça çevirisi çıkıyor. Bu çevirinin ardındaki isim Nâzım Hikmet. İngilizce çevirisini Edouard Roditi ve Thilda Kemal, Fransızca çevirisini ise Güzin Dino'nun yaptığı "İnce Memed" 1961'de İngiltere'de, ABD, Fransa ve İtalya'da yayımlanıyor.Ertesi yıl ise Almanca ve İspanyolca çevirileri çıkıyor. Çeviriler birbirini izliyor ve "İnce Memed", 40'ı aşkın dile çevriliyor. Körler için Braille alfabesiyle de yayımlanıyor. Bütün bu başarılarla birlikte giderek zorlaşıyor Yaşar Kemal'in hayatı. O kadar ki yıllar sonra "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" diyor üzülerek: "İnce Memed birden patladı. O zamana kadar, çok az roman çevrilmişti başka dillere. Hiçbiri de hiçbir ülkede tanınma olanağı bulmamıştı. İlk olarak 'İnce Memed' 'bestseller' oldu dünyanın birçok ülkesinde... İşte bu da benim canıma okudu. Ülkemde kanıma ekmek doğrayacak insanlar çoğaldı." BRAILLE ALFABESİNDE... "İnce Memed" yüzünden çekmedik sıkıntısı kalmayan Yaşar Kemal'in başına gelenler, kitabın filme çekilme öyküsünde de sürüyor. Bu, trajikomik anekdotlarla dolu upuzun bir hikâye aslında. 1965'teki Demirel kabinesinde Kültür Bakanlığı yapan Nihat Kürşat örneği bile her şeyi anlatmaya yetiyor tek başına. Kürşat, "İnce Memed"in film haklarını satın alan 20th Century Fox'a bir mektup yazıyor: "Eğer Yaşar Kemal'in filmini Amerikalılar çekerse Amerika ile ilişkimiz çok zarar görecek..."Bin bir badire atlatan ve sansür kurullarından asla geçmeyen filmi, Peter Ustinov 1984'te Yugoslavya'da çekiyor.. Film Amerika'da çok beğeniliyor, çok para kazanıyor. Ah bir de Türkiye'de oynasa...Hem o zaman filmin geliri Yaşar Kemal'in hesabına yatacak...Bakanlar Kurulu toplanıyor ve filmin oynanmamasına karar veriliyor. Ne var ki, filmin korsanının Türkiye'de çıkmasına engel olunamıyor; "İnce Memed" o yıl Türkiye'de en çok seyredilen film oluyor. BAKANLIKTAN ÜLTÜMATOM Memed'in öyküsünü 1987'ye kadar devam ettiriyor Yaşar Kemal. Toplam 4 cilt olarak tamamlıyor romanını."İnce Memed"in devamını yazarken çok uğraşıyor. İkinci kitabı yazmadan önce defalarca birinci kitabı okuyor. İstiyor ki romanın dili devam kitabında da aynı yapıda kalsın. Başarıyor da... Üçüncü kitabı yazarken de aynı kaygılarla başlıyor işe. Yine ilk kitabı defalarca okuyor. Ortak dil üç kitapta da korunuyor. Ama dördüncü kitapta bundan vazgeçiyor. Sonuçta daha olgun ve daha görkemli bir dil ile bitiyor "İnce Memed" efsanesi.Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i... Feodalitenin baskısından bunalıp 'isyan bayrağını' açan, haklı isyanıyla bütün 'mecbur' insanların idolü olan Memed... Onun, herkesin özgür yaşadığı bir dünya özlemi... Düzene karşı çıkışının eşkıyalığı kadar uzanışı... Efsaneler, ağıtlar, halk hikâyeleri içinde dev bir roman kahramanı! O ince yapılı yoksul köylü çocuğundan dünyanın en bilinen roman karakterlerinden birini yaratan Yaşar Kemal'in 34 yıla yayılan bu unutulmaz romanının okurla buluşmasının 50. yıldönümü kutlamaları sürüyor. Yapı Kredi Yayınları tarafından özel bir baskıyla yeniden yayımlanan "İnce Memed"in ölümsüz karakteri, kağıtla buluştuğu ilk satırlardan hesaplarsak 60 yaşına bastı.Biz de Milliyet Kitap olarak bu çifte doğum gününü kutlamak istedik.Türk edebiyatının dev kalemi Yaşar Kemal, "İnce Memed"in babası olarak sorularımızı yanıtladı. Filme çekilme ihtimalini, Türkan Şoray ve Zülfü Livaneli değerlendirdiler. Kitabın ilk yayımcısı Refik Erduran, yayımlanma sürecini anlattı.Özetle 'sevincin türküsü'nü söyleyen ozanın "İnce Memed" bestesini en baştan dinledik. 34 YILDA TAMAMLANDI İnce Memed"in 1955'te basılması esas alınarak 50. yaş kutlamaları devam ediyor ama onun tevellütü daha eski sanırım."İnce Memed" ile "Ortadirek" romanlarına 1947 yılında Kadirli 'de başlamıştım. Önce "İnce Memed"e, sonra da "Ortadirek"e. "İnce Memed"i epeyce yazdım ama hiç beğenmedim, vazgeçtim. Kırk - elli sayfa yazdıktan sonra "Ortadirek"ten de vazgeçtim. Bu romanları gözüm yemeyince bir başka romana geçtim. Bu durumda ana rahmine düşüşünden hesaplarsak İnce Memed'in 60'ına girdiğini söyleyebiliriz... Doğru... Bir akarsuyun macerasıydı. "Güneyi Savrun Gözesi". Ondan da vazgeçtim ve hikâyelere başladım. Daha önce "Pis Hikâye"yi yazmıştım. Onu bir daha, bir daha, bir daha yazdım. Sonradan da "Sarı Sıcak " hikâyeleri ortaya çıktı. Bu hikâyeleri hiç kimse yayımlamadı Varlık Yayınları'nın sahibi Yaşar Nabi bile. Yalnız Yaşar Nabi'ye gönderdiğim hikâyeleri Yaşar Nabi ile birlikte Ziya Osman Saba da okumuştu. İkisi de ayrı ayrı yazdıkları mektuplarıyla hikâyeleri çok övüyorlardı. Bu mektuplar beni mutlu etti. Bu mektuplardan sonra Yaşar Nabi, bana bir mektup daha yazdı. Beni güneyli öteki yazarın uydurma adı sanıyordu. Peki diğer roman neydi? YAŞAR NABİ'YE KÜSTÜM Evet. Yaşar Nabi'ye sert bir mektup yazdım, "Benim adım, benim öz kendi adımdır" dedim. "Orhan Kemal ile benim yazış biçimim hiç benziyor mu ?" dedim. Ona küsmüştüm. Ama sonra barışmış olmalısınız...Barıştık. Cumhuriyet'te hikâyelerim çıkıyordu o sırada. "Bebek" hikâyem yayımlanmıştı. Birgün Yaşar Nabi Cumhuriyet'e telefon etti, benimle konuşmak istiyordu . Varlık, Cumhuriyet'e yakındı hemen gittim, Ziya Osman Saba da ordaydı, çok sevindim. Yaşar Nabi, Cumhuriyet'te çıkan hikâyeleri kesmişti. "Bunları yayımlayacağım, bir ad koy " dedi. "Sarı Sıcak " dedim. Sonra Ziya Osman Saba'nın şiirlerinden okumaya başladım, ikisi de şaşkın şaşkın beni dinledi. Onları böyle görünce ben daha çok şaşırdım. Ancak beş şiir okumuştum ki Ziya Osman'dan kestim, hemencecik de ayağa kalktım, onların ellerini sıktım. Onlar daha şaşkındılar, oradan ayrıldım. Sonra da Varlık, "Sarı Sıcak"ı bastı...1952 yılında ben Manisa'dayken çıktı "Sarı Sıcak". Bu sırada İsmet Paşa'yı izliyordum. On bir lira vererek on tane aldım kitaptan. Gazeteci arkadaşlara verdim. O gece sabaha kadar da "Sarı Sıcak"ı okudum. Orhan Kemal'in mi? Bu arada "İnce Memed" yazılmayı bekliyor hâlâ..."Sarı Sıcak"ın çıkması, Cumhuriyet için yaptığım röportajların sevilmesi, sanırsam beni yüreklendirdi. 1953'de "İnce Memed"e başladım. "İnce Memed " türküsünü çok seviyordum. O türküden iki mısrayı alıp romanın başına koydum. "Duvarın dibinde resmim aldılarAk kağıt üstünde tanıyın beni..." İNCE MEMED TÜRKÜSÜ Doğrudur. Bu açıdan "İnce Memed" beni çok da mutlu etti. Arkadaşım hikâyeci, romancı Osman Şahin teybini alıp Çukurova köylüklerini dolaşıp, köylüler İnce Memed'i biliyorlar mı, biliyorlarsa ne düşünüyorlar diye araştırmış. Şahin topladıklarını yayımladı. Birçok köylü İnce Memed'in yaşadığını, kimi köylüler de evlerine geldiğini, uzun boylu, yakışıklı, güzel gözlü bir delikanlı olduğunu söylüyorlar. Siz bir kez yazdınız "İnce Memed"i ama halk defalarca... Siz de rastlamış olmalısınız İnce Memed'i tanıdığını söyleyenlere... İstanbul'da biri bana uzun uzun anlattı... Beni tanımıyor ama... İşte İnce Memed ile Toros Dağları'nda gençliğinde birlikte dolaştığını, bir çarpışmada yaralanıp İstanbul'a hastaneye geldiğini, iyileşince çoluk çocuğa karıştığını, İnce Memed'i bir daha göremediğini, onun da yitiklere kavuştuğunu... Adam gürlüyor: "Yaşar Kemal namussuz herifin biridir. Niye yazmadı beni, halbuki ben İnce Memed'in yanındaydım". Ona hangi zamanlarda İnce Memed'in yanındaydın diye sordum, o da bana "Hatçe'nin vurulup öldüğü yerde İnce Memed'le birlikteydik" dedi.Adanalı Kebapçı Deli Mehmet bu. "NAMUSSUZUN BİRİDİR!" "İnce Memed" anlatıcısı bir destancıyla karşılaştım. Köy köy dolaşıp İnce Memed'i anlatıyormuş halka. Bir gece bir köy kahvesinde destancıyı ben de dinledim. Anlata anlata öyle bir İnce Memed yaratmış ki, bir şaheser. Acaba ben bu İnce Memed'i daha güzel yazabilir miydim? Suyun altında binlerce yıl kalmış çakıltaşı gibi destanlar böyle yaratılır işte. O destancıya göre de Toroslar'dan öte bir yerde İnce Memed hâlâ yaşıyordu. Nasıl bir karakter ki, insanlar yazarın kurgusuna kendini dahil edecek kadar tanıyor onu... Ya da yakın hissediyor... Ama bazıları ölmesini uygun buldu...Bizim Kadirli'deki tarihçi vatandaşı söylüyorsun. Kadirli'ye yakın bir köyde bir eşkıya mezarı bulmuş, bu mezar olsa olsa İnce Memed'in mezarı olur, demiş. Sağcı gazeteler de bunu yazmışlar, benim İnce Memed'in mezarını yaptırmadığımı başıma kakıyorlar. ONU ÖLDÜREMEZDİM Ben İnce Memed'i öldüremedim. Eğer o ölmeyi isteseydi, yine öldüremezdim; yazmaktan vazgeçerdim. Bunlar bilmiyorlar ki bir yazar için yarattığı bir tipin halka karışması, halkın arasında yaşaması en büyük mutluluktur. İnce Memed'i ben yaratmadım. O kendini yarattı. İnce Memed'in mezarı yok. Osmaniye'nin Gökçedam köyünde çok güzel, gepegenç bir heykeli var. O dönemlerde "Ben İnce Memed'i dört romanda öldüremedim, kıyamadım, o nasıl öldürüyor? Beni böyle şeylerle uğraştırmak ayıptır" şeklinde bir açıklama yapmıştınız... İnce Memed'i öldürmek benim elimde değildi. Ben bir konuyu yıllarca kafamda saklarım, roman kafamda oluşunca başlarım. Böyle yapmayan yazarlar da var. Romanı yazarken bir süre gelir ki roman artık seni dinlemez. Dinleseydi bile şimdi düşünüyorum da ben Memed'i öldüremezdim dediğim gibi. Niye öldürmediniz İnce Memed'i? GEZMİŞ İLE ŞAKALAŞTIM Öyle diyorum. Edebiyatın yaşamı müzedekilere benzemez. Edebiyat yaratır, özellikle romanın yaşamı onu her okuyanın yeniden yaratmasıdır. En çok yaratılanlar da baş eserlerdir. Örneğin "İlyada"dır, "Savaş ve Barış"tır, "Parma Manastırı " ve "Moby Dick"tir.Başeserler insanlığın macerasıdır. Bir gün Melih Cevdet Anday durup dururken, "Sen " dedi "İnsanları ve romanı nasıl düşünürsün?" Ben hazırmışım gibi hemen karşılık verdim: "Bir insan kim olursa olsun, ister bir katil, ister bir acımasız diktatör, ister bir ırkçı; derinine inilirse o insanla bir yerde bir buluşmanız olur. "İşte bu klasikleri yaratanların vardıkları o insanlardaki o derinliklerdir. Cervantes , "Donkişot"da işte bu derinliğe varmıştır. Ben gençliğimde "Donkişot"u okuyuşumda, vay ben kimmişim, neymişim diyor, kendimden insanlık adına utanıyor gibi oluyordum. "Savaş ve Barış"ı bitirdikten sonra da gene vay ben neymişim, kimmişim diyor, bu kez de sevinç içinde kalıyordum. Büyük klasikler insanların kendini bulduğu yerdir. Halkın İnce Memed'i tekrar tekrar yazması konusuna geri dönersek, aslında siz diyorsunuz ki, romanı her okur yeniden yaratır. Klasiklerin yaşamı da bu yaratıma bağlıdır... Deniz Gezmiş, "Ben 'Teneke' romanından dolayı komünist oldum" diyordu. Ben de Deniz ile şakalaştım: "Ben o 'Teneke'nin içine... Senin gibi bir adam çıkarmışsa..." '68 kuşağının da idolü kabul edilir İnce Memed... Deniz Gezmiş'i onunla özdeşleştirirler... Gezmiş de kendini bulmuş olmalı "İnce Memed" gibi bir klasikte... Sizin 'mecbur adam' tanımınızın romanlarınızla, özellikle de "İnce Memed" ile ilişkisi önemli... Deniz Gezmiş, Nâzım Hikmet, Che Guevara...Mecbur insan üstüne çok konuştum, çok düşündüm. Dünya öküzün boynuzlarının üstünde durmuyor, mecbur insanların sırtında duruyordu. Bu dünyayı yaratanlar, dünyayı dünya yapanlar mecbur insanlardı. Ölmüşler, öldürmüşlerdi. İnce Memedler gibi çok da yitenler var. Bir gün Nâzım Hikmet ile bir Paris kahvesindeydik. İstanbul'u konuşuyorduk. Nâzım Hikmet sözümü kesti; "İnce Memed'i neden beş cilt yapıyorsun?" diye sordu. O vakitler beş cilt olmasını düşünüyordum. Biraz şaşırdım ya, "İnsanlık tarihini yapanlar onlar değil mi ?" dedim. Mecbur adamları dilim döndüğünce anlattım Nâzım'a: "Siz bir mecbursunuz, hem de koyu bir Marksistsiniz. Türkiye'de işçi sınıfı yokken, bir sebep yokken niçin kurdunuz komünist partisini? Birçok gariban hapishanelere düştü, işkence gördü, öldürüldü, süründürüldü. " Nâzım Hikmet gülerek '' Partiyi kurmaya mecburduk,'' dedi. Ben de "Bu kadar mecbura beş cilt İnce Memed az bile" dedim. NÂZIM İLE PARİS'TE ÖLÜMÜ GÖZE ALAMAZDIM Hayır. Yazı yazanları mecbur insan sınıfına almıyorum; sadece kelleyi koyanları alıyorum. Ben hapishaneyi göze aldım ama ölümü göze alamazdım. Çünkü yazacağım şeyler vardı. Peki sizi de 'mecbur insan' olarak değerlendirebilir miyiz? Başarı falan düşünmüyorum. Hiç de düşünmediğimi sanıyorum. Benim için başarı eve giren ekmeğe bağlı. Evdekileri rahat ettirmek benim işimdir. Çok sıkıştığımda bana Thilda yardım etti. Şimdi de Ayşe bana bu dostluğu gösteriyor. Ülkemizde ölümler, yargılamalar, haksızlıklar bir yazarın mecburiyetidir. İnsanlar öldürülürken, aç bırakılırken, işkence görürken, ormanlar yakılırken, ülkenin dili, kültürü yok sayılırken bu çağın onuru olan demokrasiye varılmak istenirken devlet eliyle demokrasinin önüne geçilirken, insanca yaşamak için çırpınırken susturulmasına razı olması bir yazar için değil, herhangi bir vatandaş için bile insanlık suçudur. Bu çağda halkı sömürmek insanlık suçudur. Bizim ülkemizde insanlık suçu şu koca dünyanın gözleri önünde işleniyor. "İnce Memed" yazılmasaydı, ölseydi ya da ölmeseydi zulme karşı savaşım yapılacaktı. Yarım asrı aşkın edebiyat hayatınızda, insanın birkaç ömürde bile yaşayamayacağı kadar çok başarı var. Bir o kadar da acı. Ölümler, yargılanmalar, haksızlıklar... Ama hiç yazmaktan ve mücadeleden vazgeçmediniz. Yaşar Kemal için "Türk edebiyatının İnce Memed"i metaforunu kullanabilir miyiz? İyi ki bu dünyaya geldik, bu güzelliği gördük. İnsanoğlu bu dünyayı bu hale getirmiş. Hiçbir insan zulüm görmese, aç kalmasa, sevgisiz olmasa, yalnızlık hastalığına, savaş belasına uğramasaydı... İnsanlar savaş yerine, hastalıkları yok etmek için çalışsaydı. Bütün sayamadığım öbür kötülüklerin yerini sevgi ve güzellik tutsaydı... Her şeye rağmen sevincin türküsünü söylediğinizi yinelersiniz sık sık.Yaşar Kemal'in içindeki bu sevinç ne? Bu zulümleri, öldürmeleri, aşağılamaları bildikçe, bütün kötülere karşı savaşanlar beni mutlu ediyor, yüreğimdeki umut her gün biraz daha artıyor. Güzelliklere, sevgilere doymuş dünyanın insanları kimbilir nasıl insanlar olurlardı? Bu bela, kötülük, zulüm, sömürü, aşağılanma, savaş içinde insanlar böyleyseler, hayal bile edemediğimiz bir dünyada yaşasaydılar kimbilir dünya nasıl bir dünya olurdu? ONU ANLAMADILAR Yalnız "İnce Memed"i değil, Türkiye'de çok insan 'roman'ı anlamıyor. Roman, insan psikolojisiyle başlar. Cervantes'ten söz ettim ya az önce... Onu okursun sözgelimi; insan psikolojisi vardır anlattıklarında. İnsan, o saflığın, güzelliğin karşısında insanlığından utanır. Bunu anlamak zordur bizim Türkiye'mizde. Türk aydınları "İnce Memed"i anladılar mı? Hâlâ evet. Ama birtakım insanlar da var tabii... Gençlerin romanlarım üzerine yaptığı incelemeleri biliyorum mesela. Onlara sözüm yok. Cumhuriyet'te Nami Bey diye bir adam vardı, musahhih. Çok kültürlü bir adamdı. Ben İnce Memed'in adını "İnce Memet" olarak 't' harfiyle yazmıştım. "Yaşarcım gel kavga çıkaralım seninle" dedi bir gün Nami Bey. Sonra "İnce Memet ismi nerden geliyor?" diye sordu. "Muhammed'ten" dedim. "Arapçada 't' harfi yok, Türkçede var" dedi. Sonra 't'yi 'd' yaptım. Sağcılar, yıllarca "Nasıl komünistlik etti de Yaşar Kemal, 't'yi 'd' yaptı" dediler. Müslüman üstelik. Farkında değil ki, 'd' Muhammed'den alınmış. Türkiye devleti vaktiyle bu sağcı çocukları yarattı. Gençleri birbirlerine öldürttü. Ondan sonra da askeri darbe yaptı. Şimdi de Kürt meselesi var. Nedir ki? Hiçbir şey değil. Ama Türkiye'nin en büyük problemi oldu. Ver adamın dilini niye vermiyorsun? En başta 'dağ Türkleri' dediler, dilleri yok, dişleri yok diye... Sonra çok lehçeleri var dediler. Yalnız büyük dillerin çok lehçeleri vardır. Aslında Kürtlerin dillerinin büyük bir dil olduğunu söylüyor ama farkında değil. Yani onların benim romanımı anlamaları mümkün değildi. Yalnız "İnce Memed"in dili sürükleyiciydi. Rahat okudular ama anlamadılar. Ben o romanda ağzımla kuş tutsam o sürükleyicilik olmasaydı satılmazdı Türkiye'de... Hâlâ mı? Anlaşılsaydı eğer, hayatımda hakaretler, mahkemeler olmazdı o kadar çok... Anlaşılmasının ölçüsü ne peki? Bugün bir 5. cilt yazacak olsaydınız "İnce Memed" üzerine... Nasıl yazardınız?Gene aynı şekilde yazardım. "İnce Memed"i İstanbul'a getirmezdim bir kere...Neden?İstanbul'da eşkıya, hırsız çok... Başka tür ama. İNCE'YE SORU SORULMAZ! İnce Memed'e soru sorulamaz. O söyleyeceği her şeyi söylemiştir. Şöyle düşünün. Röportaj duayeni gazeteci Yaşar Kemal ile İnce Memed oturmuş sohbet ediyorlar. Yıl 2007. İki üç soru soracak olsa Yaşar Kemal İnce Memed'e ne sorardı? Ve ne cevap verirdi İnce Memed ona? Ben onu yazdığıma pişman oldum. Hâlâ da pişmanım. Yazarlığıma da pişman ettiler beni. Ama gene de helal olsun. "İnce Memed"in okur üzerinde, edebiyatının dünyaya açılması anlamında Türkiye'nin üzerinde çok hakkı var. Helal ediyor musunuz? "İNCE MEMED BİR BAŞKALDIRI ŞİİRİ VE GÖRECEKSİNİZ KİTAP ÇOK SATACAK!" "Yedek subay eğitimim sırasında Ertem Eğilmez ile tanıştım. Askerlik sonrası bir iş kurmak istediğini söylüyordu. Popüler dergi çıkarmak vardı aklında. Benim de niyetim önce o günlerin yarı-faşist ortamında hiç kuşku çekmeyecek şeyler yayımlamak, sonra ciddi kitaplara yönelmekti. 'İnce Memed' işte o uygulamanın ilk ürünüdür. Çağlayan Yayınevi yaşasaydı bilimsel sol kitaplar da çıkaracaktı. 'Ciddi seri' için yapıt ararken elime 'İnce Memed' metni geçince çarpıldım. Yepyeni, dipdiri, 'tam bu topraktan fışkırmış' dedirten bir üslûbu vardı. Ertem Eğilmez ile birlikte kurduğumuz yayınevine sonradan dahil olan Haldun Sel 'Komünizm propagandası sayarlar' diye ertelenmesini istedi. Ertem de 'Serinin başlangıcında başımızı belaya sokmayalım, sonra basarız' diyerek ona uydu. Kemal Tahir çok yakınımdı; 'gizli' yazarımız ve yayın danışmanımız gibi de katkılarda bulunuyordu. O bambaşka bir açıdan karşı çıktı kitaba. Eşkıyalık övgüsü olduğunu söylüyor, şimdi adını anımsamadığım bir yabancı yazarın sözünü yineleyip duruyordu: 'İnsanlar kendi içlerindeki vahşet kalıntısının etkisiyle eşkıyaya hayranlık duyarlar.'Ben de alınmış görünerek takılıyordum ona: 'Yani Kemal Ağabey, bu kitaba hayranlık duyduğuma göre ben de vahşinin tekiyim, öyle mi?' Sonunda görüş ayrılıkları gerçek gerginliğe yol açmaya başladı. Dostum ve baş ressamımız Firuz Aşkın'ın katılımıyla sırf o konuda toplantı yapıldı. Başbayii Fazıl Ünverdi de vardı odada.Firuz 'İnce Memed' i okumuş, çok beğenmişti. Kitabı ısrarla savundu. Fazıl ona katıldı. Ben herkesi bir kere daha dinledikten sonra 'Arkadaşlar,' dedim: 'Bu kitap ne komünizm propagandası ne de eşkıya övgüsü. Bir başkaldırı şiiri. Göreceksiniz, çok satacak. Yaşar Kemal de en önemli yazarlarımızdan biri olacak.'Kemal Tahir çok sinirlendi, çıkıp gitti. Haldun ve Ertem direnmediler.Kitabın hemen ve yanılmıyorsam 10 bin basılması kararı alındı. Kapağını Firuz hazırladı." "İnce Memed"in ilk yayıncısı Refik Erduran, kitabın, kurucusu olduğu Çağlayan Yayınları'ndaki basılış sürecini anlattı. "İNCE MEMED"İN SİNEMA MACERASI "İnce Memed"in filme çekilme süreci çok sancılı... "İnce Memed"i yazarken hem Cumhuriyet'e çalışıyor hem de senaryo yazıyordum. Elimdeki senaryoyu on beş günde bitirdim, Türkiye'nin ilk film şirketi olan Kemal Film'e götürdüm. Şirketin sahibi Şakir Bey "İki gün sonra gel paranı al " dedi. Paramı verdiler. Senaryoya adımı koymayacaktı. Çünkü sansürden benim adımla bir senaryo çıkması kolay değildi, kabul ettim. Bu filmlerde adım olmaması daha iyiydi. Senaryonun filmi yapıldı. Film tuttu. Şakir Bey ve yeğeni Osman, Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen "İnce Memed"i okumuşlardı. Benden "İnce Memed"in film haklarını istediler. Bana inanılamayacak bir para teklif ettiler, anlaşma yaptık. Paranın bütününü hemen verdiler. "SANSÜRÜMÜZ BU TUHAF ROMANA HİÇBİR ZAMAN İZİN VERMEDİ!" O sıralar Serencebey'de meşhur çini sobalı evde oturuyorsunuz ve maddi sıkıntınız var tabii...Öyle. Ama Kemal Film'den aldığım parayla Serencebey'deki evden ayrıldık. Kurtuluş'ta küçük, kaloriferli bir daire tuttuk, soğukta titremekten kurtulduk. Dünya varmış. Sonra "İnce Memed" İngilizceye çevrildi, bestseller oldu. Oradan bana inanılmayacak kadar bir para geldi. Param tükenince gene senaryolara başladım. Yazdığım hiçbir senaryoda adım yoktu ya, senaryo başına çok para almaya başladım. Bu sefer Mecidiyeköy'de bir gül bahçesi içindeki Kilimli Villa'nın alt katına taşındım. Eve buzdolabı aldım. Plaklar aldım. Terziye elbise bile yaptırdım. Anam Kadirli'den İstanbul'a geldi. İstanbul'a ancak bir yıl dayanabildi. Bizim gelin Fatma ona bizden çok iyi bakıyordu. Hiçbirimiz Bozdoğan Türkmen'in kızı Fatma olamazdık. Anam bir daha hiç İstanbul'a gelmedi. Kadirli'de canı sıkılırsa Van'a yeğenlerine gidiyordu. ANAM 1 YIL DAYANDI GÜNAH HÜKÜMETTE Kemal Film, "İnce Memed"in senaryosunu her yıl birkaç kere sansüre götürüyor ama sansür reddediyordu. Benim adımdan ürküyorlardı. Sanki babalarını öldürmüştüm. Böylece beş yıl geçti; Kemal Film sansüre senaryo göndermekten vazgeçmiyordu. O günlerde İngiliz kitapçımdan bir haber geldi "Amerikan şirketi Twentieth Century Fox 'İnce Memed'i istiyor. Londra'ya gel, " diye... "İnce Memed" beşinci yılında da sansürce onaylanmamıştı. Kemal Film'in durumu sarsılmıştı. Paraya da çok gereksinimi vardı. Bir yakınımdan Kemal Film'den aldığım para kadar borç istedim. Şakir Bey'e gitmeye, ona parayı verip Memed'i geri almaya utanıyordum. Sonunda bir çaresini bulup Şakir Bey'e gittim, "İnce Memed için bana verdiğiniz parayı getirdim, bunlar İnce Memed'i onaylamayacaklar" dedim. Şakir Bey sapsarı kesildi, konuşmak istedi, konuşamadı. Bu sırada çarem imdadıma ulaştı: "Bak Şakir Bey bu işte ne benim ne de senin günahın var. Günah o hükümete benzer hükümette. Verdiğin parayı getirdim. Sana bir de çok iş yapacak senaryo yazacağım ve beş kuruş bile istemeyeceğim.''Şakir Bey çekmeceden anlaşmayı çıkardı bana verdi. Ben de parayı ona verdim. Derinden bir ah çekip "İnce Memed benim yaptığım en güzel film olacaktı. Ben de bu dünyadan gözü açık gitmeyecektim. İmansızlar izin vermediler" dedi. "İnce Memed"in senaryosunun Kemal Film'den Twentieth Century Fox'a geçmesi nasıl oldu? Sonra Fox'un yolunu tuttunuz...Londra'ya uçakla gidecek kadar param yoktu. Cumhuriyet'te yıllarca birlikte çalıştığım Feyyaz Tokar bir otobüs şirketi kurmuştu. Onun otobüsüyle Londra'ya kadar gittim, yayınevinin avukatı ve Türkçe çevirmeni hazırdı. "İnce Memed"in anlaşmasını imzaladık. İmzadan iki gün sonra Fox beni geri çağırdı, bana beş yönetmen adı verdi. Fox'un Londra'daki sorumlusunu iyi biliyordum. Birçok büyük filmde adı vardı. Bu beş kişinin hepsi de çağımızın büyük rejisörleriydiler. İçlerinde Elia Kazan ve Kurosawa da vardı. Ben Joseph Losey'i seçtim. Elia Kazan'dan bir mektup aldım, "Losey büyük bir rejisördür. Talihin yaver gitmiş " diyordu. OTOBÜSLE LONDRA'YA Film daha çok Toroslar'da çekilecekti. Artistlerin çoğunluğu da Türkiye'den alınacaktı. Her şey iyiydi. Filmin senaryosunu Stanley Mann yazdı. Senaryo Türkiye'ye gönderildi. Mann dünyada çok ünlüydü. Foks 'un adamları neredeyse sevinçlerinden zil takıp oynayacaklardı. Film Türkiye'de çevrilecekti ama ona da izin çıkmadı, değil mi? Tabii bu kez dünya çapında isimler sözkonusu ve aklınıza sansür gelmiyor hiç...Nasıl gelsin, roman İngiltere'de bestseller olmuş. İngiltere'den sonra birçok dile çevrilmiş. Hiçbir ülkede, Türkiye'de bile toplatılmamış. Joseph Losey gibi bir adam da filmin rejisörlüğünü yapacak. Bizim 'vatansever, sanatsever sansür ' Stanley Mann'in senaryosunu yasakladı. ROMANA İZİN VERMEDİ Aslında hiç kimse aldırmadı. Ben de bunda bir acayiplik görmedim. Hepimiz Türkiye'de demokrasi dediğimiz böyledir dedik. Başka türlü bir demokrasi var diyemedik. Başka demokrasiler olduğunu söyleyenleri hapsettik, aç bıraktık, onlara zilli kurt muamelesi yaptık. Bundan sonra sansüre başka başka senaryolar geldi Foks'tan. Sansürümüz Nuh dedi de peygamber demedi. Bundan sonra "İnce Memed" elden ele geçti. Hiçbir zaman da çok şükür (!) sansürümüz bu tuhaf romana izin vermedi. Sizin tepkiniz ne oldu? Artık "İnce Memed" 50'sini hatta 60'ını doldurmuşken, ister misiniz film olmasını? Benim için sinema zor bir iş. Ağzı sütten yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Bir İngiliz hanım "Deniz Küstü " için bir İngiliz sinemacıyla geldi. Romanın bir senaryosu ellerindeydi. Senaryo güzeldi. İkinci geldiklerinde onlara "Deniz Küstü"yü çevirecekleri mekânları gösterdim. Önerdikleri para benim isteyeceğimden de çok fazlaydı. Başka ne istediğimi sordular. Ben de Terrence Mallick'i istedim. Çok sevindiler, hemen buluruz dediler ve gittiler. Uzun bir süre onlardan ses soluk çıkmadı. Dokuz ay sonra "Aradık aradık ses çıkmadı, her yere haber gönderdik. Adam kayıp...'' dediler. Buna üzüldüm ama bu adamı bekleyeceğim dedim.Yıllar sonra bir baktım ki Terrence Mallick'in bir filmi oynuyor sinemalarda: "İnce Kırmızı Hat". "Cennetin Günleri" gibi değildi ama usta işi bir savaş filmiydi. "Deniz Küstü" filmi bu sefer de benim yüzümden güme gitti. Ama artık üzülmüyorum. Kitaplarımdan yaşayacak para geliyor. Sinema bir yazar için koşul değil. SİNEMA KOŞUL DEĞİL ŞORAY: "İNCE MEMED FİLMİNDE OYUNCU OLMAYI ÇOK İSTERİM!" LİVANELİ: "İNCE MEMED TÜRK SİNEMASI İÇİN OLUMLU BİR ADIM OLUR!" Türkan Şoray: Peter Ustinov bu filmi yıllar önce çekti ama keşke "İnce Memed"in çıktığı topraklarda bu film tekrar çekilebilse. Anadolu insanının, Anadolu toprağının o sıradışı, o içsel yapısı anlatılabilse. Ben "İnce Memed"in şu an çekilse yurt içinde ve yurt dışında çok büyük iş yapacağına, çok büyük sükse yaratacağına ve büyük alkış alacağına inanıyorum. Zülfü Livaneli: Tamamlanabilir elbette. Ama bu çok kapsamlı ve maliyetli bir proje olur. Yetersiz kaynaklarla böyle bir projeye girişilmemeli bence; çünkü o zaman pek de içimize sinmeyen işler çıkıyor ortaya... Türk sinemasının yükselişe geçtiği bu dönemde, "İnce Memed"in yarım kalmış sinema macerası tamamlanamaz mı? Türkan Şoray: Bu beni çok heyecanlandırıyor. Hatta keşke o bölgeden yetişmiş yönetmenlerimizden biri yapsa bu işi. Doğal yapı korunarak, Çukurova ve lehçe kullanılarak o dönemin töreleri, geleneksel yapısı, bizim o kendi dünyamıza has yaşanmışlıklar, Anadolu gerçeği ve Yaşar Kemal'in o destansı dili film karelerine akıtılarak sinemalaştırılsa... Kitapta anlatıldığı gibi aynen yapılsa.Zülfü Livaneli: Çok hoş geliyor tabii. Mesele yönetmenin nereli olduğu, milliyeti değil elbette; ancak İnce Memed'in başarıyla sinemaya uyarlanabilmesi için yönetmenin o coğrafyanın kültürünü yakından tanıması, o coğrafyanın insanlarının duyarlıklarını derinden hissedebilmesi çok önemli. Kendi topraklarında kendi yönetmenlerinden biriyle yapılmış bir "İnce Memed" uyarlaması fikri kulağınıza nasıl geliyor? Türkan Şoray: Elbette. Hatta bütün festivallerde bu tür etnik filmlerin çok daha fazla iş yaptığını, ilgi çektiğini ve alkış aldığını görüyoruz. "İnce Memed" hikâyesi de bana göre bu konuda tüm dünyanın hayranlığını ve ilgisini çekecek, bütün gözleri ülkemiz üzerine çevirtebilecek içeriğe sahip. Düşünsenize o Çukurova'nın doğasını, iklimini, efsane ile iç içe geçmiş hikayelerini ve Yaşar Kemal'in efsaneyi günlük yaşam içine katışındaki lezzeti. Bir de bütün bu hassas noktaları gözardı etmeden kitabı olduğu gibi yansıtacak, o lezzeti olduğu gibi insanların içine akıtacak oyuncu ve yönetmenler olursa müthiş bir şey olur. Hem ülkemiz adına hem de sinemamız adına...Zülfü Livaneli: Elbette, eğer ortaya başarılı bir uyarlama çıkarsa bu Türk sineması için çok olumlu bir adım olur. Bu film, romanın dünyaca bilindiğini de düşünürsek, Türk sinemasının dünya sinemasındaki yeri açısından da bir fırsat sayılmaz mı? Türkan Şoray: Böyle bir projeye sinemayla ilgili biri olarak zaten çok heyecan duyarak bakarım, içinde olsam da olmasam da... Yönetmek fikrine gelince; çok heyecanlı fakat o bölgeyi benden çok daha iyi tanıyan, yönetmenlikte benden çok daha önemli başarılar kazanmış bir arkadaşımın, bir sinema emekçisinin, bir yönetmenin yapması daha doğru geliyor bana. Oyuncu olarak içinde olmayı elbette isterim. Kim böyle bir projede olmak istemez ki... Keşke Anadolu'yu en güzel anlatan romanlardan biri olan "İnce Memed" beyazperdede de ölümsüzleşse. Bu hem Anadolu insanını dünyaya tanıtmak hem Türk sinemasını dünyaya açmak hem de kendi gerçeklerimizle yüzleşmek adına çok önemli bir adım olur.Zülfü Livaneli: Yaşar Kemal uyarlaması "Yer Demir Gök Bakır", çok severek çalıştığım, başarılı bir film olmuştu. "İnce Memed" gibi bir başyapıtı sinemaya uyarlamanın ne kadar heyacan verici, harika bir deneyim olabileceğini biliyorum. Ancak hayatımın bu döneminde edebiyata ağırlık vermek, zaman ve enerjimi mümkün olduğunca yazmaya ayırmak istiyorum. O yüzden böyle bir uyarlamanın yönetmenliğini üstlenmeyi düşünmem sanıyorum; ama yine de eğer böyle bir proje gerçekleştirilebilirse çorbada benim de tuzum olsun isterim. Ufak da olsa bir katkım olması beni çok mutlu eder. Böyle bir projeye siz nasıl bakarsınız? İçinde olmak ister misiniz?

    Milliyet Gazetesi
  • 63 syf.
    Kasım 'ın 19'u. Saat gece yarısına yakın sabaha ise daha çok var. Gidişinin üzerinden ise asırlar geçti.. Bunları, bir otel odasında yan odada çalan fasıl ekibi eşliğinde yazıyorum. Saat geç de olsa burada böyle şeyler yapılıyor bazen. Bazen eğlenceli gibi gelir, bazense çok gereksiz. Ne kadar dahil olabildiğinle ilgili sanırım.
    Bir şeyler yazmaya çalışırken çok da eğlenceli olmuyor tabi. Gecenin bir vaktinde, bu yerde çoğunluğun uykuda olduğu buna rağmen hep bir ağızdan söylenen şarkılara bir kadeh rakı eşliğinde katılsaydım daha anlamlı olur muydu ki? İyi de ben alkol almam ki. İlk seninle denedim de '' rakı yavaş içilir acele etme , kavun ve peynirle iyi gider '' deyip mezeleri seçerken ki gülüşün geldi aklıma birden... Neyin ne ile yakışacağını en ince ayrıntısına dek kurcalamak detaycılık dedim de her an vedaya hazır sözlerini hissedemeden, o an kendine beni yakıştırmadığını bilemeden...
    Ama şu an elinde terlik " hasta var evde, defolun gidin başka yerde oynayın yoksa geliyorum yanınıza " diyerek çocukları kapısının önünde tehdit eden teyzeler gibiyim. Ne fasıla tahammülüm var ne de''yavaş içmelisin ''dediğin bir kadeh rakıya eşlik edesim...
    Her sabah sevinçle yeni bir güne başlayıp, her gece ne kadar boktan bir dünyada yaşadığımı fark ediyorum. Ben böyle şeyler yapıyorum bazen. Olmadığım biri gibi davranabiliyorum. İnandığım ilk yalanın peşinden gidiyor ve ona göre hayatımı şekillendiriyorum. Kendi doğrularım olarak bellediğim bu yalanlara o kadar inanıyorum ki, kimsenin ne söylediği umurumda bile olmuyor.
    İşler kötüye gitmeye başladığı zaman önünü alamıyor, bir çıkış yolu aramaya çalıştıkça kayboluyorum. Düştüğüm kuyudan yukarı tırmanmaya çalıştıkça daha da derine düşer gibiyim. Bir ses, bir el, bir umut ışığı bekliyorum ama tüm beklentilerim ise boşuna... Hayalini kurduğum, gerçekleştirmek istediğim ne varsa el birliğiyle içine ettiler. Artık hayal kurmaktan vazgeçtim. Herkes o kadar çok konuşuyor ve hepsi de kendinden çok emin ki. İnandıkları savundukları doğrularını ispatlama gereği bile duymuyorlar. Herkes her şeyi senden çok daha iyi biliyor. Rakının çok yavaş içilmesi gerektiğini bildiğin gibi...
    Her şeyi yarım yaşıyormuşum gibi geliyor bazen. Mutlulukların tadı hep damağımda kaldı, ileri gitmiyor bir türlü. Başıma gelen tüm hezimetleri, bir gecede gözyaşlarımla dindiririm zannederken çabuk unutamıyorum olanları bitenleri ve bazen, hüznü yaşamayı bile beceremiyorum. . Oysa hayat, geride bıraktıklarımı toplarken , yarım bıraktıklarımı ise pantolonunun cebinde saklayan yaramaz bir çocuk gibi bekliyor beni. Cebin içindeki saklananı merak edip, kendi açıklarımla yüzleşmem için hep sabrediyor. Biriken pişmanlıklarıma, sorunlarıma son bir damla daha ekliyor haykıra haykıra. O yüzden, en küçük hatalarımla bile baş edemiyorum yeri geldiğinde. Hayat yüreğime öyle bir sevda üfledi ki boğazdan, ciğerim ve bana ait olan her şey sana koşuyor sanki kusursuz bir teslimiyetin en temel direği olurcasına ruhum.
    ''Ne dedimse inanma
    Seni değil kendimi aldatıyorum
    Sen istediğin kadar
    Varlığın ta kendisi ol
    Ölümsüzlüğün ta kendisi
    Ben günden güne yok olmaktayım
    Bütün ışıkları kaldırıp attım bir yana
    Anlamıyor musun?
    Gökyüzü güneş olsa
    Sensiz karanlıktayım''
    Fasıl sona erdi sustu darbuka ve keman..Seni uğurlarken, ardındaki ışıkları da söndürdüm birer birer. İçimdeki fırtınalar seni takip etmeyecek , acı verse de gülümse diyor içimdeki şeytan ağlama... Ama bil ki; hep dün kadar eksiğim senden...
    https://www.youtube.com/watch?v=idAi7ieqPx4
    Keyifli okumalar.
  • ‘’SAPLANTI’’
    Her zaman ki gibi sosyal ağ kontrolümü yaptıktan sonra telefonumu yatağımın
    başucunda duran masama koymuştum. Mavi kuştan kimler neler yazmış, herkesin artık birbiriyle yarıştığı fotoğraf yükleme sitesinde kim hangi fotoğrafları koymuş… Şunun gömleği olmamış, şu botu giymeseymiş iyiymiş, neyse ben beğeneyim o benim fotoğraflarımı hep beğeniyor gibisinden klasik şeyler. Bende farkındaydım saçma olduğunun ama kendimizi alıkoyamıyoruz maalesef. Elimiz, o lanet telefona gidiyor, oraları kurcalıyor.
    Öyle bir hâle geldik ki birini beğendiğimiz, arkadaş olmak istediğimiz zaman gidip yüzüne söylemek yerine tırsıyoruz, pusuyoruz ve site aracılığı ile ona arkadaşlık isteği yolluyoruz. Kabul etti mi? Oh ne âlâ! Kabul etmedi mi? Vay be demek ki arkadaş olmak istemiyor, neyse önümüze bakalım. İşte benimde dâhil olduğum gençlik bu çağda böyle bir durumda ne yazık ki.
    Ne diyebilirim ki, kendimize bunu yapan bizdik şimdi katlanmak, çekmek zorundayız. Hiçte pişman gibi değiliz ya! Neyse hadi, ben öyle düşüneyim de belki bir gün aklımız başımıza gelir diye niyet edeyim. Telefonumu sessize aldıktan sonra arkamı dönüp uyuyacaktım ki, balkon tarafından bir ses geldiğini duydum. Kuştur, böcektir veya rüzgârdır. Sana ne kızım! Yat uyu işte ne meraklanıyorsun, her merak iyi değildir hem, çukura götürür atar seni, oradan da bir daha çıkamazsın. Doğruldum, halıya dokunan ayak uçlarım ürpermeme neden oldu, o sıralar hava çok soğuktu çünkü. Ailem, her ne kadar evi sıcak tutmaya çalışsa da soğuk bana mısın demiyordu bir yolunu bulup girmesini biliyordu evin içine.
    Annem yatarken hep güneşliği çekerdi. Gece uyurken görünme, daha rahat uyursun gibi şeyler söylüyordu ama ben bunların hiçbirini o yaşta anlamıyordum tabii. Güneşliği kaldırıp, etrafa bakındım. Ortalık kapkaranlık, hiçbir şey gözükmüyor. Tam karşımızda ormanlık bir arazi vardı, zamanın devlet büyüklerinden birisi buraya gelmiş, ağaçlandırma çalışması yapmış. Tabii amaç oy koparmak, yoksa onu ağaçlar mı kurtaracak değil mi? Neyse o seçimi de kaybetmiş zaten ama ektiği ağaçlar fidanlar korunmuş. Yerli halk; ‘’Bak zamanın büyük devlet babası geldi buraya orman yaptı.’’ diyorlarmış. Daha doğrusu kendilerini öyle avutuyorlarmış diyelim daha doğru olur. Neyse biz konumuza dönelim, karanlıktan korkmam normalde, çoğu zaman bizim kızlarla yolda akşama kaldığımızda onlar tırsarlar ama ben hiç tırsmam, yürüyün derim onları evlerine bırakırım en sonda ben evime doğru yol alırım.
    Bu gece farklıydı, ortamın ambiyansından mı, soğuğun insanın vücuduna bir karabasan gibi çökmesinden mi bilinmez bende biraz tırsmıştım açıkçası. Uyku tutmadı, gizli sigara zulamdan bir dal aldıktan sonra -ki bu çoğu zaman babamın paketinden aşırılmış dallar olurdu- balkona sessiz adımlarla çıktım. Bizimkilerin uykusu çok ağırdır, bana kardeş düşünmüyorlarsa da uyumuşlardır büyük ihtimal diye düşünmüştüm. Düşüncem doğru çıktı, kapılarından onlara baktım ikisi de mışıl mışıl uyuyorlar.
    Kahve mi yapsam diye düşündüm. Uykumu daha çok kaçırır diye düşünerek vazgeçtim. Sigaramı tüttürürken, karşımızdaki ormanlık alandan ses geldiğini duydum. O yöne doğru dikkatli bir şekilde bakıyordum ama hiçbir şey görünmüyor. Sokak lambasının sarı ışıkları altından geçen buzlu yol, onun ilerisinde ormanlık alan. Ormanlık alan deyip geçmeyin, hakikatli bir alandır. Yüksek yüksek ağaçlar, yeşillik, Pazar günleri boş yer bulamazsınız o kadar! Sigaramı tam aşağı atarken montlu, başına şapka geçirmiş yüzü görülmeyen bir kişinin bana sürekli baktığını gördüm. Başımı çevirdim, manzaraya baktım ama o hep bana bakıyordu. İçimde bir ürperti oluştu nedense, korkmuştum. Karşımda duran adam sürekli bana bakıyor, sigarasından bir çekiş alırken bile gözlerini bana dikiyordu.
    İçeri girdim, montumu sessiz bir şekilde çıkarıp askılığa astım. Odama geçip kapımı kapadım. Yorganımın altına girdim, düşünmeye başladım. Kendimi ferahlatmak içinde;
    ‘’Belki de bana bakmıyordu. Yüzünü görmüyordum sonuçta.’’ yalanını uydurarak gözlerimi kapattım, bedenimi uykunun hapishanesine teslim ettim. Ertesi sabah olduğunda güneşli bir hava vardı. Bu içimi biraz olsun açmıştı. Kaç gündür kara bulutlar, soğuk beni mahvetmişti. Hava bulanık olduğunda benimde ruhum, içim nedendir bilinmez bulanık oluyor. Bunu bir türlü çözemedim, çözersem sizlere de söylerim merak etmeyin.
    Annem, her zaman ki gibi kahvaltıyı hazırlamış, babam gazetesini okuyarak çayını yudumluyordu. Günaydın diyerek selamladım. Kahvaltımı yaparken, birkaç soru yönelttiler, klasik sorular bilirsiniz; Nasılsın? Dersler nasıl? Bugün ne yapacaksın? Servis kornasını duyduğumda çantamı sırtıma takıp annemi öptüm, okuldan sonra dershaneye gideceğimi, akşam eve biraz geç dönebileceğimi söyledim. Annemin uyarılarından sonra kapıyı kapatarak servise bindim. Bizim kızlarla her zaman arka beşli koltukta otururduk, yerime geçerek oturdum. Kızlarla dedikodu, şu dün şunu paylaşmış, fotoğraf değerlendirmesi yapıyorduk. Sanki biz çok güzelmişiz de başkasını eleştirme yeteneğine sahipmişiz gibi… O zamanların saçmalığını şimdi hatırlıyorum. Bir abimin çok önemli bir sözü vardı, bana şunu söylemişti; ‘’İleride dönüp baktığında, ulan ne salakmışız diyeceğin hareketler yapma.’’ Ne kadar doğru bir söz tabii ben bu sözü o zaman kaideye dahi almadan geçmiştim.
    Okulda bitti, çarşıda servisten indik. Dershaneye gittik dersimizi dinledik. Sınavlarımızı çözdük. Saat 19:34 olmuştu. Kış ayları olduğu için yazın 10:00 – 10:30 gibi kapkaranlık, herkes soğuktan kaçmış evlerine sığınmış bile… Kızları, ailesi aldı. Beni de çağırdılar ama kabul etmedim, teşekkür ederek geri çevirdim. Nedense canım aşırı şekilde sahil kenarından yürümek istiyordu.
    Sahilde yürürken, bankta oturan dün balkonda gördüğüm adama benzer bir kişi gördüm. Yine sigara içiyor, ben yanından geçerken beni süzüyordu. İçimi tuhaf bir ürperti kapladı, aldırmadım yoluma devam ediyordum.
    Evime giden kestirme bir yol bulmuştum. Harabe bir yerden geçiyordu ama yolumu baya bir kısaltıyordu oraya saptım. Ortalık çok sessizdi, kimsecikler yoktu ama ben neredeyse her gün gelip geçtiğim için korkmuyordum. Arkamda bir anda benle beraber yürüyen biri varmış gibi hissettim. Durdum, benle birlikte o ayak sesi de durmuştu. Arkama yavaşça dönerek baktım, kimse yoktu. Dünkü olay beni iyice germişti anlaşılan, giderek psikolojimi de etkiliyordu. Yürümeye tekrardan başladım, bu sefer adımlarımı biraz daha hızlandırmıştım. Bizim bir alt sokaktan geçerken, kenardaki terk edilmiş evin oraya bakıyordum ki birden arkamdan bir el uzandı, pamuğa dökülmüş bir şeyi soludum.
    Uyandığımda kendimi bir kafesin içinde buldum. Avazım çıktığı kadar bağırsam da hiçbir işe yaramayacağını seziyordum. Nitekim öyle de oldu zaten. Etrafta hiç ses seda yoktu, sanki yerin yedi kat altında yapılmış bir kafes gibiydi. Çok geçmeden ışıklar yandı, karanlığa alışmış gözlerim bir müddet ışığı yadırgasa da kendine geldi.
    Karşımda bir kişi duruyordu. Tanımıyordum, daha önce hiç görmemiştim ama o beni çok yakından tanıyormuş gibi hayran hayran yüzüme bakıyordu.
    ‘’Ne istiyorsun benden? Sen de kimsin?’’ cevap vermeden bana bakmaya devam ediyordu. Bu durum sinirimi aşırı derecede bozmuştu, dayanamadım bağırdım.
    ‘’Sana diyorum ya piç! Kimsin sen? Ne diye kilitledin beni buraya?’’ yavaşça kafese yaklaştı, eğilerek tam hizamda durdu. Mavi gözleri, sarı saçları birazda büyük bir burnu vardı. Genel anlamda tipi vardı ama çok da yakışıklı biri sayılmazdı hani.
    ‘’Senden istediğim tek bir şey var!’’ dedi. Kısık ve anlaşılır bir dille. Biraz afalladım, birkaç saniye geçen sessizlikten sonra sordum;
    ‘’Neymiş o?’’
    ‘’Sevgin.’’ Ne diyordu bu adam yahu! Beni bir kafese tıkmış, kaçırmış üstüne üstlük birde sevgimi mi istiyordu! Adamın yüzüne tiksinti ile bakıyordum. O da bunun farkındaydı, bir kızı kaçırmış bir yerde hapsetmişti şimdi ise onu sevdiğini söylüyordu bu nasıl bir ironiydi böyle… Bir şey demeden bana bakmaya devam ediyordu.
    ‘’Ben balkonda sigara içerken bana sürekli bakan da sen miydin?’’
    ‘’Evet.’’
    ‘’Bankta oturan adamda sendin?’’
    ‘’Evet, o da benim.’’
    ‘’Peki ama sen kimsin? Ben seni tanımıyorum.’’ Derin bir nefes aldı. Kim olduğunu söylemek istiyordu ama bir türlü buna cesaret edemiyordu. Biraz düşündükten sonra ayağa kalktı, çantasından yiyecek çıkardı.
    ‘’Şimdi gidiyorum, bunlar senin için. Yarın yine geleceğim. Uslu dur.’’ Çantasını sırtına taktı, benim yalvarışlarım işe yaramıyordu. Işıkları söndürdü, ortalık bir anda karardı. Tek ışık, daha doğrusu ışık görevini gören şey; Ay`ın pencereden üzerime düşen ışıklarıydı.
    Gece boyu hiç uyumadım. Sürekli ağlıyor, evimi sıcak yatağımı düşünüyordum. Ailem acaba şuanda ne yapıyordu, beni çok merak etmiş olmalıydılar, polise bile gitmişlerdir kesin. İçimdeki tek umut onların beni bulmasıydı onun haricinde tutunacağım hiçbir dalım yoktu. Biraz sinirlerim yatışmış olacak ki sabaha doğru gözlerim kendiliğinden kapandı, ortalama olarak 2-3 saat uyudum, uyumadım kapı tekrardan açıldı.
    Yine o gelmişti. Elinde sigarası ile birlikte, canım acayip sigara çekiyordu.
    ‘’Bir sigarada bana yakar mısın?’’ dedim. Cebinden çıkardığı sigarayı yaktı ve bana uzattı. İçime çektiğim her nikotinde biraz daha sakinleşiyordum sanki. Bu çok kısa sürüyordu, sonra gerçeğe dönüyor, burada bir sapık tarafından hapsedildiğimin farkına varıyordum. Sigara mı bitirdiğimde söndürdüm ve ona döndüm. Belki huyuna gidersem onu yumuşatabilirim diye düşünerek, sorular sordum.
    ‘’Ne zaman gördün beni?’’
    ‘’Evinden çıkıyordun. Bende iki yan apartmanınızda oturuyorum. Orada gördüm.’’
    ‘’Nerede okuyorsun?’’
    ‘’Okumuyorum. Çalışıyorum.’’
    ‘’Nerede peki?’’
    ‘’Orada burada, sabit bir işim yok ne olursa artık.’’
    ‘’Peki beni böyle kapatarak, sapıkça hareketler yaparak benim seni seveceğimi mi sanıyorsun?’’
    ‘’Ben sapık değilim. Bunu senin iyiliğin için yapıyorum.’’ Güldüm, avazım çıktığı kadar güldüm. Ne diyordu bu adam yahu, neden bahsediyordu. Benim iyiliğim içinmiş, hadi oradan!
    ‘’Neden gülüyorsun?’’ diye sordu. Cevaplamadım. Sinirlerim bozulmuştu, birden hiddetlenerek siktir olup gitmesini istedim. Bağırdım, defalarca bağırdım.
    Kalktı, kırılmış olacak ki çantasını sırtına taktı ve kapıyı çekerek gitti. Arkasından gülüyordum, tek yaptığım gülmekti. Ben de mi deliriyordum yoksa, ben de mi artık yavaş yavaş yitiriyordum benliğimi. Ertesi gün geldiğinde çantasının yan gözünde asılı duran bir çakı gördüm. Ona ulaşmalıydım, ona ulaşabilirsem onu alt edebilirdim. Çantasını her zaman yanına koyardı. Yine öyle yaptı, su istemeye bahanesiyle onu arka tarafa yönlendirdim, parmaklıklar arasından uzanarak çakıyı aldım. Arkama sakladım. Muhabbetimiz koyulaşmıştı nedense o gün, bana her şeyden bahsediyordu. Evinden, ailesinden, okul yaşamından, insanlar tarafından görünmediğinden her şeyden. Bana olan sevgisini defalarca dile getiriyordu. Bu işe kalkışmasa gelip yüzüme bunları söylese belki bir şansı olabilirdi ama bu türlü nasıl bir şans bekliyordu benden anlamıyordum.
    Birden arkamdaki çakıyı boğazıma götürerek kapıyı açmasını istedim. Afallamıştı, bana yalvarıyordu ama çok emin konuşuyordum, gerçekten de kapıyı açmasaydı boğazımı keserdim.
    Bunları çekeceğime ölürdüm daha iyi. Kapıyı açtı, açar açmaz kafesten çıktım. Sakin olmamı istiyordu. Bir anda beni gecelerce burada tuttuğu aklıma geldi, bana bunu yapmaya ne hakkı vardı, kan beynime sıçramıştı. Çakıyı ona doğru doğrulttum. Gözlerimin içine bakıyordu, yalvarır bir hâldeydi ama hislerim o an donuk bir hâl almıştı. Çakıyı hızlı bir şekilde kalbinin tam orasına sapladım. Çıkardım tekrar sapladım, tekrar tekrar tekrar! Her taraf kanla bulanmıştı artık, yüzüm tamamen kan olmuştu.

    Herif can verdiğinde, çakıyı yere attım. Onun cansız bedeninin üzerine oturdum, ona bakarak güldüm. Tek yaptığım şey onun cesedinin üzerinde gülmekti.

    Mert Ekim