Dedim: “Uzakta yakın, yakında uzaksın!
Ne zor ne de kolay bir sevdasın!”
“Dedi: “Mekânımız gönül yurdudur!
Taşta, toprakta beyhude ararsın ”
Ne kalem yazabıldi hâlimizi
Ne de cümleler anladı bizi
Ünlem şaşkın, virgül eğri
Bir noktaya gizledik derdimizi
"Yeryüzünün hangi ritmini barındırıyordu kalbi? Hangi notayı çıkarıyordu sesi? Kaç sayı ediyordu gözleri? Hiçbirini toplayamıyordum... Bir ünlem yolumu kesmişti, ben ünlemin noktasına mı uzun boyuna mı vurulmuştum, bilmiyordum. İmkânsıza çıkan yollarım, yaşamak için lüzumlu olan bütün imkânlarımı elimden almıştı. Yanıyordum..."
“Başlangıçta şeylerden kaçmak için düşünürüz; sonra fazla uzağa gittiğimizde, kaçışımızın pişmanlığıyla kendimizi mahvetmek için… Böylelikle kavramlarımız gizli iç çekişler gibi birbirine bağlanır; her akıl yürütme ünlem yerini tutar; yakınma dolu bir ton, mantığın ağırbaşlılığını bastırır.”
Yeni bilgiler öğrenmek bir yana, eski bildiklerimi de unutmaya başladım. Düşüncelerimin doğruluğunu ölçmekten yoksun kaldım artık. Kimsenin gözünde anlattıklarımın yansımasını göremiyorum, artık? Her şeyi unutuyorum, noktalamayı bile? Ünlem işaretinin nerede kullanılacağını bilmiyorum? Üstelik ne ıstırap çekmeyi ne de gerçekten korkuyu öğrenebildim (ya da öğrenemedim). Hangi sözü kullanacağımı bilmiyorum. Yalnızlığın yalnız bana zararı dokundu. (İşte, bu cümlede iki kere 'yalnız' kelimesini kullandım.) Yenildiğimi kabul ediyorum? Gizli mezhep kuvvetlerinin geri çekilmesini istiyorum.