Mihail Bulgakov bu eserde şeytanî fantastik öğeleri, politik hicvi, metafizik sorgulamayı ve trajik aşk anlatısını tek bir yapıda birleştirir. Metin hem gerçeküstüdür hem son derece somut; hem komiktir hem derin bir acı taşır. Romanın asıl gücü, tek bir türün içine sığmamasından gelir. Bu, şeytanın Moskova’yı ziyaret ettiği bir hikâye olduğu kadar, hakikatin sansür altında nasıl hayatta kaldığının ve sevginin nasıl kurtarıcı bir güce dönüşebildiğinin de hikâyesidir.
Woland ve maiyetiyle Moskova’ya gelen şeytan figürü, romanda kötülüğün temsilcisi olmaktan çok, ikiyüzlülüğün açığa çıkarıcısıdır. Woland cezalandırır ama keyfî değil; daha çok maskeleri düşürerek cezalandırır. Açgözlüleri, riyakârları, kibirlileri teşhir eder. Bu yönüyle şeytan burada ahlaki bir karanlık değil, ironik bir adalet aracıdır. Bulgakov, klasik iyi-kötü ikiliğini tersyüz eder: Asıl çürüme doğaüstünde değil, bürokratik ve ideolojik düzendedir.
Romanın Moskova bölümleri, Sovyet dönemi kültür dünyasına yöneltilmiş keskin bir hicivdir. Yazarlar birliği, eleştirmenler, bürokratlar ve kültür yöneticileri; hepsi korku, çıkar ve uyum refleksiyle hareket eder. Sanat hakikati aramak yerine onay arar. Bulgakov burada sansürün yalnızca metinleri değil, zihinleri de bozduğunu gösterir. Gülünç görünen sahneler aslında trajiktir; çünkü herkes oyunun farkındadır ama kimse oyundan çıkamaz.
Usta karakteri, bastırılmış sanatçının trajedisini temsil eder. Yazdığı roman — Pontius Pilatus ve İsa (Yeshua) anlatısı — reddedilir, aşağılanır ve yok sayılır. Usta’nın çöküşü dış baskının iç yıkıma dönüşmesidir. Sansür yalnızca kitabını değil, özgüvenini ve gerçeklik duygusunu da yakar. Bulgakov sanatçının en büyük yarasının eleştiri değil, sistematik değersizleştirme olduğunu gösterir. Usta’nın deliliğe sürüklenişi,