Uşak da İsmet Paşa'ya saldıran Demokrat Partililer
İktidarının güç kaybetmesiyle birlikte Adnan Menderes'in İsmet Paşa'ya duyduğu hastalıklı nefret günden güne iyice artı­yordu. İktidarının gücünü artırmak için İsmet İnönü'yü etkisiz­leştirme girişimlerine başlanmıştı. İsmet Paşa'nın TBMM kürsü­sünden yapmış olduğu bir konuşmadan rahatsız olan bazı DP'li milletvekilleri, İsmet Paşa'nın dokunulmazlığının kaldırılmasını öneren bir Başbakanlık tezkeresi sunmuştu. Adnan Menderes ve Demokrat Partililer, CHP'nin güçlenmesini istemiyorlardı. İsmet Paşa'nın çıktığı yurt gezilerinde provokasyonlar düzenlenmeye başlamıştı: Demokrat Parti il başkanının, Uşak tren istasyonun­ da, elindeki çay bardağını CHP heyetine fırlatmasıyla büyük kar­gaşa ve kavgalar yaşanmıştı. Bu kargaşada başına gelen bir taşla İsmet Paşa yere düşüp yaralanmıştı. (Kurtuluş savaşında Yunan­lıların yapamadığını Demokrat Partililer yapıyordu) Saldırıların arkasında iktidarın eli ve yönlendirmesi olduğu­nu iyi bilen İsmet Paşa Manisa'da yaptığı konuşmada şunları dile getirmişti: "Uşak'ta himaye altında istasyonda toplanan mütecavizler, benim hayatıma kastetmek için harekete geçmişlerdir. Muhalefet aleyhine Ehli Salip (haçlılar) isnadı ve muhalefeti karınca gibi ezmek tavsiyesi, gece sabaha kadar Ankara'da tertiplenerek tat­bikata konmuştur. Azınlıkta olan iktidar, nihayet kaba kuvvetle bir dehşet idaresi kurarak vatandaşları insan haklarından mah­rum yaşatmaya karar vermiş görünüyor." Uğradığı, DP'liler tarafından yapılan saldırılara aldırmayan İsmet Paşa yurt gezilerini kararlılıkla devam ettirdi. Ve Gazian­tep gezisi sırasında kararlılığını şu şekilde dile getirdi: **"Kanun yolundan çıkmış olanlar, haklarını korumak kararın­da olan hür vatandaşlar karşısında, mutlaka mağlup olacaklardır. Vatandaşlarımızın hizmeti uğrunda seve seve can vermeyi,
Köy meselesi bazılarının zannettiği gibi mihaniki surette bir köy kalkınması değil, mânalı ve şuurlu bir şekilde, köyün içten canlandırılmasıdır. Köylü insanı öylesine canlandırılmalı ve şuurlandırılmalı ki onu hiçbir kuvvet, yalnız kendi hesabına ve insafsızca istismar edemesin. Köyün sakinlerine köle ve uşak muamelesi yapamasın. Köylüler, şuursuz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da her vatandaş gibi her zaman haklarına kavuşabilsinler. Köy meselesi, köyde eğitim problemleri de içinde olmak üzere bu demektir."
Literatür
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
1300-1600 arası dönemde Anadolu, ürünlerini yalnızca Balkanlar'a ve Karadeniz'in kuzeyine değil, Batı ülkelerine de ihraç eden yaygın bir tekstil üretim bölgesiydi. Türkiye'de üretilen pahalı kemhalar ve sof kumaşı, Rus çarlarının ve boyarlarının, İtalyan ve Fransız prens ve prenseslerinin ve İsveç piskoposlarının da aralarında bulunduğu Avrupalı seçkinlerden büyük ilgi gören lüks tekstil ürünleriydi. Bugün en büyük Bursa kemha koleksiyonlarından biri Moskova'dadır. 1400-1600 arası dönemde ise, yalnızca lüks ipekliler değil, Fransa ve İtalya'da boucassin ya da bocassino diye bilinen ince pamuklular da Türkiye'den yapılan ithalat listesinde yer alıyordu. Türkiye'den Kefe, Akkerman ve Buda'ya ihraç edilen ürünler arasında, ucuz bir pamuklu türü olan kirbas gibi daha sıradan dokumalar da vardı. Çeşitli renklerde Ankara sofları Avrupa'da en çok aranan lüks kumaştı. Saraya ve Avrupa'ya geniş ihracat yapan Bursa ipekli sanayiinde 16. yüzyıl başlarında 1.000 kadar tezgâh faaliyette idi. Bundan başka, Aksaray, Gördes, Kula, Uşak halıları da Avrupa, Mısır ve Asya'da aranan lüks mallardı. Denizli, Borlu, Isparta, Karaman, Tire, Menemen, Çorum, Tokat ve Kastamonu'da üretilen çok çeşitli pamuklu kumaşlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun her yerine gönderilmekteydi. Kısacası, Avrupa'nın makine ürünü dokumalarının Türk ürünlerini pa-zarlardan sürüp çıkardığı 19. yüzyıla kadar, Anadolu, dünyanın önemli tekstil üretim merkezlerinden biriydi.
Sayfa 303 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Bir çılgınlık anı içindeki bu hareketle, cinayeti işleyen adamın uşağın odasındaki o üç bin rubleyi hemen oracıkta, yatağın altındaki yastığın altında bırakması anlaşılır bir şey. Evet, para orada kalmış olabilir, uşak da bunu paranın kaybolduğunu söyleyerek gizlemiş olabilir. Ama bu, ancak varsayımdır. Görüyorsunuz ya efendiler, ben savcılığın iddiasını çürütmek için değil, tam tersine, onunla uyuşmak için bir varsayımda bulunuyorum: Demek ki bir çılgınlık anı... Neyse, gelelim asıl konumuza. Bu davanın asıl can alıcı noktasına geçmeden önce, bir noktaya daha değinmek istiyorum. Sayın jüri üyeleri, dün mahkemede tam bir dram yaşandı. İvan Karamazov’un mahkemeye getirdiği o üç bin ruble, davanın seyrini değiştirecek nitelikte bir delil gibi sunuldu. Neymiş efendim? Smerdyakov parayı İvan Karamazov’a vermiş, cinayeti de kendisinin işlediğini itiraf etmiş... Bir an için düşünelim: Suçsuz, sanığın ertesi gün mahkeme huzuruna çıkacağını bildiği halde Smerdyakov niçin son mektubunda bize gerçeği olduğu gibi yazmamıştır? Paranın yalnız başına yeterli delil olamayacağı gün gibi açık. Mesela ben ve bu salonda bulunan daha iki kişi bir tesadüfle iki hafta önce bir olay öğrenmiştik: İvan Fyodoroviç Karamazov eyalet merkezine bozdurmak üzere yüzde beş faizli beş bin rublelik iki tahvil göndermiş. Demek istiyorum ki, gerekince istenilen bir parayı bulmak daima mümkündür, getirilen üç bin rublenin de bir çekmeceden mi, yoksa bir zarftan mı alındığı kesin olarak ispat edilemez. Ayrıca, İvan Karamazov dün, gerçek katilden böyle önemli bir açıklamayı duyunca neden hiç telaşlanmıyor? Neden hemen, sıcağı sıcağına haber vermiyor? Sabaha kadar bırakmasının sebebi ne? Bütün bunları açıklamak güç değildir sanırım. Bir haftadır sağlığı iyice bozulmuş, doktorla yakınlarına birtakım hayaller
Sayfa 989·Kitabı okudu
Uşak
Bu millete çok şey öğretebildim ama onlara uşak olmayı öğretemedim.
Bilenler var mı bilmiyorum lakin Fyodor Dostoyevski sara hastası
"— Karışmayıp ne yapayım? Aslına bakarsanız, karışmadım da... Başlangıçta hep sustum, ağzımı açmaya cesaret edemiyordum. Yanlarında uşak Liçardo³⁶ olmamı emrettiler. Ama o zamandan beri de, “Onu kaçırırsan kendini ölmüş bil kerata!” lafını ağızlarından düşürmüyorlar. Öyle sanıyorum ki beyefendi, yarın bana uzun bir sara nöbeti gelecek. — Nasılmış bu uzun sara nöbeti? — Uzun, son derece uzun bir nöbet. Birkaç saat, hatta bazen bir iki gün sürer... Bir defasında üç gün sürdü; tavan arasından düşmüştüm. Kasılmalar bir süre durur, sonra yeniden başlar; tam üç gün kendime gelemedim. Fyodor Pavloviç buranın doktoru Herzenstube’yi getirtti; adam tepeme buz koydu, başka bir ilaç da kullandı... Gidiyordum az daha..." Onunla aynı hastalığı bir zamanlar bende misafir ettim.
Sayfa 358·Kitabı okudu