Hazret-i Ali'ye (R.A.) karşı şîa-i velayetin ifratkârane muhabbetleri ve tarîkat cihetinden gelen tafdilleri, kendilerini şîa-i hilafet derecesinde mes'ul etmez. Çünki ehl-i velayet meslek itibariyle, muhabbet ile mürşidlerine bakarlar. Muhabbetin şe'ni ifrattır. Mahbubunu makamından fazla görmek arzu ediyor ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hal mazur olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdili, Hulefa-i Raşidîn'in zemmine ve adavetine gitmemek şartıyla ve usûl-ü İslâmiyenin haricine çıkmamak kaydıyla mazur olabilirler. Şîa-i hilafet ise; ağraz-ı siyaset, içine girdiği için, garazdan, tecavüzden kurtulamıyorlar, itizar hakkını kaybediyorlar.
Alıntı
Hacc, lügatte, (ziyarete) kasdetmek mânâsına gelir. Şeriat-ı garrâda: Beytu'l-Haram'ın muayyen âdâba uygun olarak ziyaretine kasdetmektir. Daha sarîh tarifiyle: "Belirlenmiş vakitte Arafat'ta bir miktar durduktan sonra, Kâbe-i Muazzama'yı usûl-ü dairesinde tavaf sûretiyle ziyaret etmekten ibarettir."
Sayfa 277 - 5. Cilt
Din
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
YAVUZ VE HALİFELİK
Hocam Osmanlı tarihinin en tartışmalı meselelerinden birini halifelik konusu teşkil etmektedir. Hem siyasi hem de hukuki açıdan zaman zaman İslam dünyasını meşgul etmiştir. Ben önce şunu söylemek istiyorum, bir dönem Peygamber Efendimiz’den sonra bütün Ehl-i Sünnet padişahları ve bilhassa Osmanlıların yaptıklarını yıkmak isteyen, İslam’ı kafalarına göre değiştirmek isteyen selefiler şu hadis-i şerifi çok kullanırlardı. “Halifelik otuz senedir. Sonra hükümdarlık başlar”. Bunu nasıl anlamalıyız? İslam âlimleri bu hadis-i şerifin mutlak halifeliğe işaret olduğunu bildirdiler. Bu hususta XVIII. asırda Hindistan’da yaşayan büyük İslam hukukçusu Şah Veliyyullah Dehlevî’nin (v. 1762) geniş açıklamaları vardır. O şöyle demektedir: Hazreti Peygamber’in üç türlü vazifesi vardı: Birincisi, Kur’ân-ı Kerim ahkâmını bütün insanlara bildirmek idi. Buna tebliğ denir. İkincisi, Kur’ân-ı Kerim’in manevi ahkâmını, yani Allah’ın zatına ve sıfatlarına ait marifetleri, yalnız ümmetinin yüksek olanlarının kalplerine yerleştirmek idi. Buna irşat (ihsan, tasavvuf) denir. Üçüncüsü, Kur’ân-ı Kerim’in ahkâmını, vaaz ve nasihat ile yapmayan Müslümanlara, kuvvet kullanarak, zor ile yaptırmaktı. Buna saltanat (kaza) denir. Peygamber Efendimiz’den sonra gelen dört halifeden her biri, bu üç vazifeyi tam olarak yerine getirdi. Onun için bunların hilafetine “hilafet-i hakikiyye” (gerçek halifelik) denir. Bu dönemde İslamiyet çok geniş bir sahaya yayıldı. Sahabe-i Kiram’ın sayısı azaldı. Bunlardan sonra fitneler çoğaldı. İnsanlar artık baştakilere gönülden itaat etmemeye başladı. Böylece bu üç vazifeyi, bir kişi yapamaz oldu. Bu üç vazife, başka üç sınıfa ayrıldı. Usûl ve fürû (inanç ve amel) ahkâmını tebliğ vazifesi, din imamlarına, yani müctehidlere verildi. Bu müctehidlerden iman bilgilerini
Sayfa 227 - TİMAŞ·Kitabı okuyor
Tarih
MERAKLISINA İSLÂMÎ BANKACILIK...
"İslâmî bankacılığın mekanizması faizsiz ortaklık prensipleri üzerine kurulmuştur ve bu sebeple mevduat sahiplerine bir faiz ödenmediği gibi, borç alanlara da bir faiz yüklenmez… Bu usûl, hükûmetçe veya halk tarafından kurulan bankalarla başlatılabilir." [*] "İslâmî bankacılık sistemi, mudarebe esaslarına dayalı bazı kuruluşlarca desteklenebilecek ve bu yolla, emekle sermaye arasında süregelen çatışma önlenecektir. Sınaî, ticarî ve ziraî teşebbüsler, çeşitli üretim birliklerince mudarebe prensiplerine göre işletilecek ve bu gibi teşebbüsler sonunda meydana gelen gelirler, yıl boyunca yapılan masraflar çıkarıldıktan sonra bu üretim birlikleri arasında üretime katılma nisbetlerine göre bölüşülecektir." [**] "Mevduat sahipleri bir bütün olarak kendilerini sermayedar sayacaklardır… Tam bir müteşebbis durumunda olan bankaya, mevduatların yatırımda kullanılması için gerekli yetkiler verilmiştir… Yatırımların bir kısmı büyük başarı sağlayabilir, bir kısmı nisbeten bir başarı sağlayabilir, diğer bir kısmı ise iflasla sonuçlanabilir; bankalar, özel ticarî ve sınaî teşebbüslerinden hangisinin kazanıp, hangisinin zarar edeceğini tayin eder ve bu mevzuda müşterilerine yol gösterebilir… Bu sebeple, ekonomik olmayan, içtimaî [sosyal] açıdan elverişsiz, zararlı endüstri ve ticaretin yayılmasını kontrol eder…" [***] **"Bir İslâm devletinde bankalar, sanayie ortak olduklarında, tabiî ki yararsız yatırımın teşvikçisi olamazlar ve bu açıdan buhranlara imkân olmayacaktır. Eğer başka sebeplerle ekonomik buhranlar doğarsa, yine de İslâmî banka buhranın önlenebilmesi için kapitalist bankadan daha etkili tedbirler alabilecektir; çünkü, ekonomik buhranlardan kurtuluşu geciktiren sabit faiz haddinin, buhran döneminde de kötü etkilerini geliştirmesi diye bir mesele olmayacaktır.
İktisat ve Ahlâk -İktisada Giriş -III-, 16 Mayıs 2011, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor
Deneme, İnceleme
Ahâd haberleri nakledenler arasında, iki adamın haberinin iki kadının haberinden üstün olması gibi bir farklılık yoktur. Hüküm ispat etmede ikisi eşittir ve her biriyle diğerine karşı çıkmak caizdir. Aynı şekilde, iki hürün şahitliği kesin olarak şahitlik yerine geçip iki kölenin şahitliği böyle olmasa da iki hür ve iki kölenin haberi de eşittir, biri diğerinden ayrıcalıklı değildir.
Sayfa 132·Kitabı okudu
Sahâbenin geneli işte böyleydi, müsned ile mürsel arasında ayrım gözetmezlerdi. Bu da onların tamamının, hadisi kabul ve hadisle amel etme noktasında bu iki rivâyet türünü ittifakla birbirinden ayırmadıklarını gösterir.
Sayfa 115·Kitabı okudu