NIETZSCHE: “DANS”IN FELSEFESİ
Nietzsche’nin felsefesinde dans, yalnızca bedensel bir hareket değildir; hayatı olumlamanın, ağırlıktan kurtulmanın ve insanın kendi varlığını yaratıcı biçimde kurmasının simgesidir. Nietzscheci düşüncede insan, hayatı yalnızca katlanılması gereken bir yük olarak değil, biçim verilmesi gereken bir sanat eseri olarak görmelidir. Bu nedenle insan, kendi hayatının yalnızca izleyicisi değil, aynı zamanda şairi, bestecisi ve dansçısı olmalıdır. Nietzsche’de dans, özellikle Dionysosçu hayat anlayışıyla ilişkilidir. Dionysosçu ruh, düzenin, ölçünün ve katı aklın ötesine geçerek yaşamın coşkusunu, taşkınlığını ve yaratıcı gücünü kabul eder. Dans burada hayatın belirsizliğine karşı bir savunma değil, o belirsizliğin içinde var olma biçimidir. Şans ve Dans bu Nietzscheci mirasla güçlü bir bağ kurar. Romanın merkezindeki “dans” fikri, hayatın karşısında edilgen kalmama, gelen teklife cevap verme ve varoluşu hareket içinde kurma anlamı taşır. Ancak roman, Nietzsche’nin birey merkezli sertliğini yumuşatır. Nietzsche’de dans çoğu zaman güç istencinin ifadesiyken, Şans ve Dans’ta dans daha çok bağlantı istencinin ifadesidir. Bu fark önemlidir. Nietzsche’nin insanı çoğu zaman kendini aşmak zorunda olan yalnız bir figürdür. Üstinsan, kalabalığın ahlakından, alışkanlıklarından ve zayıflığından ayrılarak kendi değerlerini yaratır. Oysa Şans ve Dans’ta Nuri Bey bilge bir figürdür ama yalnız değildir. Onun bilgeliği insanları dışarıda bırakmaz; tersine onları bir araya getirir. Nuri Bey, Nietzscheci anlamda hayatı olumlayan bir karakterdir; fakat bu olumlamayı yalnızlık üzerinden değil, topluluk üzerinden gerçekleştirir. Onun dansı tek kişinin meydan okuması değil, insanların birbirine temas ettiği ortak bir ritimdir. Bu nedenle romanda dans, yalnızca bireysel güçlenmenin değil,
Nietzsche, insan doğasının temel istencinin güç elde etmek olduğunu söyler. Yaptığı her türlü davranış, hareket temel olarak güç istencine dayanır. Yani hiyerarşik olarak ne koruma, ne barınma ne de hayatta kalma temel davranış sebebidir, tüm eylemlerin altında güç elde etmek yatar. Bu bir istek ya da yöneliş değil özsel bir durumdur. Çünkü var olan her şey, bir güç parçası ya da güç odağını oluşturan parçalardır. Tüm bu parçalar, güç odakları gücü elde edebilmek için mücadele ettikleri için de evrende sürekli bir değişim, akış söz konusudur. Nietzsche'nin güç istenci teorisini, sosyolojik açıdan insanların var olduğu her alanda vardır. Siyaset, kapitalizm, spor, aile, ikili ilişkiler hatta kişinin sadece kendisini ilgilendiren istek ve eylemleri de dahil.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Güçsüz olduğumuz noktayı kabullenerek kendimizi güçlü kılabiliriz. Buna benzer Nietzsche’nin “Çelişkilerimiz, umutlarımızdır.” sözü de hayatın bir gerçeğidir. Freud
Alıntı
Üstinsan ile Amor fati arasındaki o ince ipin üzerinde dans edebilmek.
Ben den bize yolculuk...
"Ben"den "Biz"e varmak için kırk fırın ekmek yemek, kırk olgunluğuna erişmek, kendini bilmek gerek... "Nietzsche Ağladığında" kitabında derki: Benim “biz” haline gelebilmem için önce “ben” olmam gerek. Evet, şahsiyet kazanmamış insan henüz "biz" olmayı idrak edecek durumda değildir. Nietsche'nin bu sözünden yola çıktık...bu düşünce, insan olmanın ve gerçek bir bağ kurabilmenin en temel paradokslarından birini vurucu bir şekilde özetliyor. Bu felsefi ve psikolojik derinliği biraz daha genişletelim: "Ben" olmadan "Biz" olmak, bir illüzyondan öte bir şey değil... Kendi sınırlarını çizememiş, kendi değerlerini keşfedememiş ve "Ben kimim?" sorusuna samimi bir yanıt verememiş bir insan için "Biz" olmak, bir birliktelik değil, bir "kayboluştur". Henüz bir şahsiyet kazanamayan kişi, bir başkasıyla yan yana geldiğinde onun içinde erir, onun gölgesinde yaşar veya onu bir koltuk değneği gibi kullanır. Oysa gerçek bir "Biz", iki zayıf insanın birbirine yaslanarak ayakta durmaya çalışması değil; kendi ayakları üzerinde durabilen iki güçlü iradenin, hayatı birlikte yürümeyi "seçmesidir". Kendini bilmek için kırk fırın ekmek yemek gerek... İrfan kültürümüzdeki "kendini bilmek" (Nefsini bilen, Rabbini bilir) düsturu ile Batı felsefesindeki "Kendini tanı" (Nosce te ipsum) öğretisi tam da bu noktada kesişir. Kırk fırın ekmek yemek süreci, hamlıktan pişmeye giden yoldur. İnsanın kendi hatalarıyla yüzleşmesi, egosunu törpülemesi ve yalnızlığın koridorlarında yürümeyi öğrenmesidir. Yine kırk olgunluğu denilir kültürümüzde, bu sadece yaşla ilgili değil, yaşanmışlıkların sindirilmesiyle ilgilidir. İnsan ancak kendi içindeki fırtınaları dindirdiğinde, bir başkasının limanı olabilir. Nietzsche, bu noktada bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirmesini (Üstinsan idealini) her şeyin
Çok yakında..
Zerdüşt Böyle Buyurmasa Berduş Böyle Buyuramazdı.. ❤️ Bu kitap, çağımızdan Nietzsche'ye bir nevi bir saygı duruşu: Birkaç haftaya tüm seçkin online mağazaların en yeni listelerinde: Böyle Buyurdu Zerdüşt'ü okuduysan: bu kitap sana daha başka gelecek; Yok, okumadıysan da' bu kitabı okuduktan hemen sonra onu da' okumanı şiddetsiz tavsiye ederim. Friedrich Nietzsche' nin aziz anısına ve fırça bıyıklarına saygıyla.