Corpus., Gazap ve Şafak'ı inceledi.
19 May 14:41 · Kitabı okudu · 12 günde · 1/10 puan

Binbir Gece Masalları “retelling”i olan Gazap ve Şafak kitabına geçmeden önce size bir 11 Gece Masalları anlatmak istiyorum. Kitapla alakalı, bir hayli kısa ve dramatik bir masal kendisi. Okuyucularına şimdiden teşekkürler. Kanalıma abone olmak için- Şey, bu burada denmiyordu tamam tamam. Bunlar hep kitabın yan etkileri.

Bir zamanlar, sıcak bir diyarda yaşayan genç bir kadın varmış. Çok sıcak bir diyarda, mesela Güneş’e ateş edilen bir yer gibi bir sıcakta falan. Bu genç kadın, bir gece çok sıkılıyormuş ve “okuyamama hâli / reading slump” tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bir hayli naif düşünerek olmayacak bir şeye aldanmış. Herkesin delice severek okuduğu, bir gecede bitirdiği, mükemmel bir kitap hayali: Gazap ve Şafak. Genç kadın kitabı zamanında yakın bir arkadaşına zorla aldırmışmışmış. İkinci kitabı da çıkmışken evet demiş kendine, hadi yapalım şunu dostum. Ve okumaya başlamış. Böylece tam 11 gece 12 gün sürecek çileli bir okuma serüvenine başlamış. Normalde su gibi akıp giden sayfalar, boğazına dolanıyor; heyecanla okumayı beklediği kitap onu sıkıntıdan sıkıntıya sokuyormuş. Bitmiyor ve bitmiyormuş. Bu adeta kitabın adı gibiymiş. Önce gazap ona eşlik ediyormuş. Bu uzun sürecin ardından şükürler olsun ki şafak geliyormuş. Son 68 sayfa kala verdiği çileli yolculuk üç güne yakın sürmüş. Kitabı eline almak istemiyor, okurken gözlerini devirmekten usanıyor ve yılıyormuş. Nihayet 12. Güne geçtiğinde Şafak görünmüş ve kâbus sona ermiş. Genç kadın, bir daha bilip bilmeden kitap okuma fikrinden Allah’a sığınarak kitabı satışa koymuş.

Evet, yoruma ne hacet diyeceğimiz masalın ardından uzun bir yorum için bilgisayarı kucağıma aldım. Eğer kitaba karşı söyleyecek çok sözüm yoksa telefondan kısa bir yorum hazırlar, ama taşacak bir baraj gibi hissediyorsam bilgisayarı açarım. Mesajı aldınız dostlar, hazırlanın.

Kitabın delice sevenlerine, orta halli sevenlerine ve daha bilumum sevene lafım yok. Önce bu konuda anlaşalım. Genelde insanlar kitaplara yaptığım yorumları şahsına yönelikmiş gibi algılıyor ve sonunda hikayelerden isimsiz atıflar, engeller, tatsız videolar falan çıkıyor ortaya. Gerek yok arkadaşlar. Hepimizin zevkleri farklı.

Bu kısmın ardından başlıyorum. Ama nereden başlasam?

Öncelikle yazarın dilini hiç sevmedim. Doğu kültürünün ne olduğunu biliyor mu bilmem ama eski zamanlarda geçen bir kitap yazıyor ve dili en yumuşak ifadeyle laubali ve güncel dersem beni anlarsınız sanırım. Hikayenin geçtiği zamanın belirsizliği de hep beni bir irite eder. Yahu ben gerçekçi bir dönemi anlatmanı beklemiyorum zaten canparem, sen anlattığın zamanı bil de biz sürekli geçen detaylara bakıp ne diyor ya hu bu insan, güzel insan, tatlı insan diye düşünmeyelim. Mesela size birkaç örnekle ne demek istediğimi söyleyeyim. Horasan’da, eski zamanlarda geçen bir öykü söz konusu. Mumlarla aydınlanıyor, ata biniyor, parşömen kağıtlar kullanıyorlar. Ama “Ah tanrım, kes şunu. / Lanet olsun, cevap ver bana. / Tanrım, sen yardım et. / Hera aşkına! / Tanrılar aşkına/ Bana bir dizi küfür savurup şöyle dedi/” şeklinde replikler görüyoruz. HALİFE olan bir hükümdar söz konusu. HALİFE. Bakın, bu kısma dikkat edin; ADAM HALİFE. Seçimle başa gelmemesini geçtim, adamın dinle alakalı hiçbir şeyi yok. Bu kısımda diyorum, ya çevirmenin tarih bilgisi sıkıntıdaydı ya yazarın. Çünkü arkadaşlar birisi halife kelimesini çok fena yanlış yerde kullanmış. Benim bildiğim halifelik, İslamiyetten sonra başlayan bir yönetim şekli. Kendileri seçimle başa gelir ve şey, bu kısma dikkat edelim: Müslüman olurlar falan. Tabii tarihi savunmuyorum, olması gereken ile olan her daim aynı değil ama sonuçta yozlaşmanın çoğalmasını bırakın Hera vs. diye Tanrılar söz konusu. Yani zaman dilimi??? Halife adını kullanmasa ve kral dese, yönetici dese, ne bileyim başka bir şey dese takılmayacağım da halife deyince beynimde yüzlerce soru işareti oluşmadı diyemem. Neyse, demek istediğim yazarın, yazarlık yönünü sevmedim. Replikler olsun, kurgu olsun, betimlemeler olsun, karakterler olsun…. Ne gelirse aklınıza işte.

Kısaca konudan bahsetmem gerekirse Şazi, biricik kankisi öldürülünce intikam yemini eden bir kızımız. Hükümdarlar Hükümdarı Halid’in her gece biriyle evlenip gelinler sabahı göremeden öldürülmesinin 75. Gününde falanız. Ve kankisi ölen Şazi, saraya girmeye karar veriyor. Tek bir amaçla: Halid’i öldürmek!

Dırırım, dırırım, dırırırımmmmmmm.

Burada müsaadenizle size Şazi’yi anlatmak istiyorum. Bakalım aklınıza kim gelecek?

Selam ben Şazi. (Şu selam mevzusu beni yerlere yatırırdı da enerjim yok. Arkadaşlar sanıyorsunuz ki Halid bad boy. Hello diyen yavuklusuna Hi bile demez. Ama diyor. O bir JB değil, bunu bilin)
16 yaşındayım.
Mü – kem – mel – im.
Harika, demiş miydim?
Çok zeki ve cesurum. (Kitabın içinde yüz kez falan yazar bunu kafamıza kakıyor. O çok cesur, çok etkileyici, harika, güzel, çok güzel, acayip güzel, öyle böyle mükemmel değil. Bir gören pişman bir okuyan kdkkkkgf) Neyse.
Okçuyum. Acayip fena. KOCA HORASAN komutanını ve halifesini ok atarken yenebilecek kadar iyi bir okçuyum. Uzun siyah saçlarım var. Aşk üçgeni içinde yaşıyorum. (Bu kısım da şöyle: 4 yıldır gerçekten ama gerçekten aşık olduğum biri var. Yenisini görünce aklıma bile gelmiyor. Tüh, aslında çok seviyorum, görünce hatırladım da. Tabii yenisi gibi değil. Hiç düşünmedim, pişman olmadım eskisi için ama o benim için geçmiş aşk aslında. Ben artık yeni biriyim ve yeni bir hayatım var. Sertap Erener çok haklı: Yeni bir aşk, yeni bir iş, bir de gülecek yine ben lazım. Anladınız mı? Yani bende bir sorun yok.)
Ve o meşhum replik: I volunteer! (Ben gönüllüyüm!)
Bu kısımlarda kıs kıs güldüğüm doğrudur. Fena halde güldüm.
İşte Şazi böyle bir kız. Ve gönüllü olup saraya giriyor.

Gelelim Halidcan’a. Ne yazık ki sana pek ısınamadım be dostum. Nefret etmedim ama 25-29 yaş arası tavırların altından 18 yaşında bir veled çıkınca hayal kırıklığı oranım birkaç kat arttı. Tabii ki tüm güncel roman kahramanları 16 ve 18 yaşları arasında gidip gelecek. Bu roman yazmanın altın kuralıdır. Gerisi teferruat. Neyse.

Halidcan da şöyle:

Selam, ben Halid.
Üzgün ve öfkeli.
Bedbaht ve katil.
Mutsuz ve ergen.
Horasan’ın en iyi ikinci silahşoru ve stratejistiyim. (o zamanlar bu kelime çok meşhurdu, kitapta bol bol görebilirsiniz) Ama ok atmayı bilmiyor, strateji kuramıyor, koca Horasan’ı yönetirken genelde deneme-yanılma ve bekleme yöntemini kullanıyorum. Biraz bekleyeyim, bakayım lanet gerçek mi? O yeah, gerçek çıktı. Durun harekete geçeyim. Hop, gördüğüm ilk gelin beni sarstı, bakayım bir şey değişecek mi? O yeah, değişmedi, devam Halid, bastır Halid.
Gülmem.
Bad boy gibi görünüyorum ama bad boy değilim, kızlar buna bayılıyor. (Kaşlarını kaldıran çapkın emoji yok mu garson?)
Bir şarkı vardı, o ben: “Görür görmez seni inan aşık oldum
Titredim zom gibi aşktan sarhoş oldum
Çekindim utandım
Nefes alamadım
Bakışını yakalayınca dayanamadım
Gözlerim gözünde hemen yanıma gelince
Dilim tutulup orada kendimden geçince
Bir laf bulamadım
Orada öylece kaldım
Hadi birazcık cesaret kızım başaracağım”

İnanmıyorsanız kitabı okuyun, hıh.

(Ay bir de şeye çok takıldım. Şimdi bu adam her gün evleniyor ama kızları görmüyor. Gıyabında evlilikler bunlar. Ortada bir düğün, nikah vs. de yok da neyse o takıldığım son şey. Kızları görmüyor, eh kızlar da gün yüzü görmüyor ve bu mecaz değil. Derken sırf gönüllü olduğu için 76. Gelini merak ediyor. 75 miydi yoksa? Bu da açlık oyunları göndermesi mi ahsdhfdhfd. Ve tabii adam merak ediyor, ay pardon veled: Ya bu ülkede böyle salaklar da mı varmış? Ölmek için gönüllüyüm falan. Gidiyor, Şazi’yi görüyor ve 75 Günlük istikrarlı katilliği orada bitirmeye karar veriyor. Ulan insan müsveddesi. Neyse ağzımı bozmayacağım. Bilin istedim, yorum bitmişken geri döndüm.)

Ve bir de Tarık’tan bahsetmek istiyorum. Sonra genel konuşup bitireceğim, söz. Çünkü yorum üç sayfa oldu, sığmayacak diye korkuyorum.

Selam, ben Tarık.
Yaşım belirsiz ya da Büşra gözden kaçırdı. İkincisi muhtemel. Dikkatini vermiyordu zaten. Özellikle benim olduğum kısımlarda bir uyku bastırıyordu kıza. Bana sıkıcı, bunaltıcı ve gereksiz adam gözüyle bakıyor. Zalim gız.
Ben takıntılı aşığım. Çok seviyorum, hem de çok. Tam kalbim geldi ok. Anlayacağınız okçuyum.
İnanılmaz savunma mekanizmalarım var. Freud bu zamanda olsaydı benimle özel olarak ilgilenirdi. İnkar ediyor, suçu başkalarına atıyor, sevdiğim gıza laf etmek ve onunla ilgili kendime soru sormaktansa sinirlenip başkasını pataklamayı seçiyorum.
Kitabın en çelişkili karakteriyim. Bkz: Halid’in zaafı Şazi. Adam aşık olmuş. Şaka gibi. Ah Tanrım, buna dayanamam.

Bir an sonra…

Şazi’yi o canavardan kurtarmalıyım, canı tehlikede.

Kocaman bir saray düşünün. Hükümdarların Hükümdarı orada yaşıyor. Herkesin nefret ettiği ama korktuğu bir yönetici. Yani öyle böyle güvenli değildir, anlarsınız ya? Etrafı askerlerle dolu. Bölgenin en iyi 2 silahşoru o sarayda yaşıyor. Onlardan bir tık aşağıda olan 2 meşhur komutan ve onlarca, yüzlerce asker demiş miydim? Heh, ben onların ruhu duymadan HATUN’un (adamlar Türk çıktı, iyi mi? dsjdfkjfkj) odasına girip onunla kaçamak dakikalar yaşayabilecek kadar yetenekliyim. Bu durumda en’ler sıralaması değişir ama kimin umurunda? Ah lanet olsun, Şazi’yi seviyorum.

En iyi silahşor ile karşılaşmamı Büşra size anlatsın: Tarık elinde ok ile sahneye girer. En iyi silahşor ve stratejist (bu kelime tekrarları sizi bunaltıyorsa kitabı okuyun, görürsünüz tekrarı. İngilizce’nin -re- eki ile ne alıp veremediği var yazarın çözemedim) Rajput karşısındadır. Kılıcını çeker ve gülerek OKA doğru yaklaşır. Çünkü şeye güveniyordur: Oku atamaz. Ve vurulur. Okuyucu şaşkındır: Hani senin beynin? Hani strateji? Hani en iyi??? Yazar konuyu değiştirir. Bu arada Şazi vurulan dostuna göz ucuyla bile bakmayıp odadan çıkar, okuyucu bunu da görmezden gelemez. Sadık, cesur, iyi kalpli Şazi??? Kalbin nerde canım? Yazar ilerlemeye devam eder.

İşte karakterler böyle. Ay daha da anlatamayacağım ya, bence kitabı neden sevmediğimi, neden acılar içinde okuduğumu anladınız. Uzun lafın kısası kısmına geçiyorum. Gördüğüm en saçma ve detayları en korkunç kitaplardan biriydi. Bir gün ikinci kitap pdf olarak düşerse sırf böyle eğlenerek yorum yapmak için okurum, başka sebeple değil. Feyre ve onun öyküsünden sonra daha kötüsünü okuyamam bu yıl diyordum ama büyük konuşmamak lazım. Ciddi anlamda Feyre’yi aratan bir karakter, kurgu ve akıcılıktı. Sana verdiğim 2 puanı alnının teriyle aldığını anladın mı şimdi Feyre?

Kitabı kat’i surette tavsiye etmiyorum. Hem sevmedim hem beğenmedim hem de okurken yıl – dım. Bir Kore dizisinde adı bana hep komik gelen ve okunuşu Yulgun olan biri vardı. Okurken ben oydum galiba.

Sevgiler, saygılar.

Name, Uyku'yu inceledi.
 16 May 01:53 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Yazarla tanıştığım ilk kitap ve son olmayacağı kesin.Bir solukta okunabilecek güzel bir kitap Uyku. Sade, akıcı, o kadar içten anlatılmış ki olanlar nasıl bittiğinin farkına bile varmıyor insan. Konusundan bahsedecek olursak gördüğü bir karabasan nedeniyle uykuları çalınmış bir kadının yaşamı anlatılıyor. Ufak bir eleştiri yapmak gerekirse sanki sonu yazılmamış veya yarıda kesilmiş gibi geldi bana. Ama oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Uykunun hem ne kadar önemli hemde büyük bir zaman kaybı olduğu gözler ve önüne serilmiş. Şiddetle tavsiye ediyorum bu güzel kitabı.

Kitapları Fazla Seven Kadın, Kefensizler Mezarlığı'ı inceledi.
16 May 00:33 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Yine tesadüfen elime geçen bir kitap. Aslında bu tarz kitapları okumayı pek sevmiyorum belki de okumadığım ve korktuğum için şu an pek bilmiyorum. Filmleri de izlemem zaten. Sonra etkisinden çıkamıyorum.
Kitapta anlatılanlar beni baya bir etkisi altına aldı okurken ama kitabın kapağını kapattığımda kısmen de olsa etkisinden çıkabildim. Farklı bir hikayesi vardı size burda spoiler vermeyeceğim. Merak eden tanıtım bültenini okuyabilir. Kitap farklı bir hikayenin dışında farklı olarak bazı sayfalarda QR kodlar bulunuyordu. Tabi korkudan izleyemedim ama olsun kitap çok güzeldi.
Bugün yine kitapların arasında kendimi kaybettim ve yazarın başka bir kitabı buldum. ^_^ Okumak için can atıyorum :))
Bunları yazarken kitapta anlatılanlar gözümün önüne geliyor bu gece de uyku yok bana maalesef. :(((
Keyifli okumalar dilerim.

Pınar Yiğitcan, Fırın Saldırısı'ı inceledi.
 15 May 22:10 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Suçluluk duygusunun bastıramadığı bir açlık duygusu kitabı sarmış. Kitap iki kısımdan oluşuyor; birinci ve ikinci fırın saldırısı diye.Tirajı komik bir hikayeyi ele almış yazar , biraz güldürüyor biraz düşündürüyor. Ama çokça acıktırıyor. Sanki karnınızın içerisinde kocaman bir uzay boşluğu var ve mideye ne indirseniz o boşlukta kaybolacak böyle bir açlık düşünün ve bu açlığın yol açtığı bir saldırı!

Yazarın daha önceUyku kitabını da okumuştum aynı baskıdan okuması gayet keyifli.Murakami başlangıç kitabı olarak bu ikisini düşünebilirsiniz çok güzel seçimler olacaktır.
Kitabın kapağındaki surat Mc Donals figürü, içerisindeki hikayeden esinlenilmiş. Bir kaç saatte okuyabileceğiniz güzel bir eser.İçeriğine göre pahalı bir kitap olduğunu kabul ediyorum ama benim gibi görsel şölene düşkün okurların kütüphanesinde olması gereken nadide bir baskı...
https://i.hizliresim.com/8YG14d.jpg

https://i.hizliresim.com/gONo3Q.jpg

Naziko, Bay Düdük'ü inceledi.
15 May 17:27 · Kitabı okudu · 3 günde · 7/10 puan

Uyku hapı içmişçesine (belki de yanlış hapı almış olmam ihtimaldir) gözlerimi zor toplarken; seni bitireceğim kitap diyerek yüklendim kendime.
Evet bu hava değişimleri bana yaramıyor, sarılacak meşgale arıyorum bulduğumda uykuya yenik düşüyorum çoğu kez ama Bay Düdük bir şekilde bitti hem de bu denli çerez bir kitap olmasına rağmen.
Aziz NESİN, canım Aziz NESİN yine arı görevinde.Zekası olanlara hizmet eden bir iğnesi, gerçeği dank ettirince acıtarak gülümsetiyor sizi. Acı olan yanlış anlaşılmasın batırıldığı yerden ziyade değiştirilmesi kolay ama bir o kadar zor düzen olmasını sağlayan insanların arasında maalesef ki yaşıyor oluşumuzu gösterdiğindendir.
Zaten kendisine her şeyiyle taparım. Hiciv severseniz olduğu gibi görmeyi değil aklımı koyarak araya göstersin bana gerçeği de dersiniz Aziz yine yapmış yapacağını. Ama günlüklerini ve Yetmiş Yaşım Merhaba kitaplarından sonra 7 vermekle yetiniyorum.
Eserlerini ne kadar beğensem de illelebet tekerrür edecek olması içindekilerin üzücü ne yazık ki üzücü.

DEDEMİN SAATİ
Tek katlı ve bahçelerinde her tür ağacın bulunduğu o güzel mahallemizde çocuk olmak dünyanın en mutlu olayıydı. Sabah kuş cıvıltıları ile uyanır annemin hazırladığı yer sofrasında ki kahvaltımıza oturur sanki babam değil de ben işe geç kalacakmışım gibi acele ile kahvaltımı yapardım. Bardağımda ki sütü içerken mutlaka üzerime dökerdim çünkü en sona onu bırakır ve çabucak içip dışarı çıkmaya uğraşırdım. Dedem ise her gün başımı okşayarak bana yavaş olmamı söylerdi. Mıstık ve sokak kaçmıyordu ya. Ama ben yine de acele eder bir an önce mahallede ki arkadaşlarımın arasına karışmak isterdim.

Henüz okula gitmiyordum. Kardeşim yoktu. Annem ve babam benim onlara verilmiş bir armağan olduğumu söyler ve üzerime titrerlerdi. Ama en çok dedem o bembeyaz sakalı ile bastonunu yanına koyup benim boyumun hizasına kadar eğilip gözlerimin içine baktığında sanki dünyanın bütün yeşillerini onun o güzel ve derin bakan gözlerinde görürdüm. O öyle bir andı ki çocuk kalbime ılık ılık bir şeylerin aktığını hisseder ve onu can kulağı ile dinlemeye çalışırdım. Babaannem öldükten sonra sanki sakalı daha da beyazlamıştı. Mıstık bana inanmazdı beyaz daha çok nasıl beyazlanır derdi ama ben bilirdim beyazlamıştı işte. Dedemin en çok hoşuma giden yönü ise sanki her an biri gelecekmiş gibi cebine zincir ile bağlı olan saatini çıkarıp çıkarıp uzun uzun bakması olurdu. Çocuk aklımla ona neden bu saate bu kadar sık baktığını sorardım. O ise yüzünde geniş gülümsemesi ile bana saate bakınca gençlik yıllarının ne çabuk geçtiğini söyler ve yaşlılığında ise saatinin kendisi ile inatlaştığını yinelerdi. Bu cümlenin ne anlama geldiğini o yaşlarda anlamasam da önemli olduğunu hissederdim. Çocukluk işte.

O yaz dedemin her akşam mahallede ki çocuklar ile beraber bana da aldığı şekerler için akşam ezanını beklemek daha da keyif vermeye başlamıştı. Hepimiz bilirdik ki dedem cebinde bir avuçtan fazla akide şekeri ile yanımıza gelecek ve hepimizin başını okşayarak ellerimize birer tane o canım akide şekerlerinden verecekti. Mahallede ki bütün çocuklar dedemi çok severdi. Onun yüzü hep güler ve insanlara karşı hep yardımsever davranırdı. Köpek ve kedilere bir insan gibi davranmamızı öğütler onlarında tıpkı bizim gibi canının yandığını bıkmadan anlatırdı. Yaz akşamları evimizin bahçesinde mahallenin tüm çocuklarını toplar ve sabırla bize dünyada ki tüm kötülükleri yenecek olan sevgiden bahsederdi. İnsan vatanını, bayrağını sevmeliydi. Onlara sahip çıkmanın söz ile değil ilim yolunda ilerleme ile olacağını küçücük kalplerimize nakış nakış işlerdi.

Dedem çok şey bilirdi o kadar ki yıldızlardan okyanuslara kadar her konuda anlatacağı masalları vardı. Bizlere bilginin azı çoğu olmaz her şeyi öğrenin diye sıkı sıkı tembih ederdi. Okula giden arkadaşlarımıza yaz tatili de olsa parası oldukça kitap alır ve bizlere bu yaz akşamlarında okumaları için teşvik eder hepimiz ile tek tek ilgilenirdi. Bir gün sabah kahvaltıya kalktığımda annem dedemin acil olarak köyüne gitmesi gerektiğini söyledi. Bu beklenmedik olay karşısında o kadar çok şaşırmıştım ki ağlamaya başladım. Ne sütümü içtim ne de Mıstık’ı düşündüm. Bütün gün annemi sıkıştırdım. Dedem ne zaman geri gelecek diye. Annem ise dedemin kardeşinin çok hasta olduğunu anlatıp durdu fakat ben yine de mızmızlandım. O ilk gün o kadar zor geçti ki, mahallede ki bütün çocukların neşesi de sanki dedemle birlikte gitmişti. Her zaman yürüdüğü sokak başına gözümüzü dikip belki gelir diye bekledik ama dedem o gün gelmedi. Ne oyunların ne de Mıstık’ın babasının getirdiği şekerler bize keyif vermemişti. Bizim ile hiç kimse dedem gibi konuşamaz onun gibi sizi keratalar diyemezdi. Akşam kendimce çabuk gelsin diye dua ettim ve ağlayarak uykuya daldım. Rüyamda dedem çok yüksek bir dağın başındaydı ayağının önünde ki uçurumu görmüyordu, bense aşağıdan ona bağırıp geri gitmesini söylüyordum fakat o beni duymuyor ve uçuruma doğru ilerleyerek geliyordu. Ayağının altında ki taşlar kayarak önüme yuvarlanmaya başladı. Hem ağlıyor hem de bağırıyordum. Sonra dedem birden bire yok oldu. Taşlar gelmeye devam ederken dedemin saatini de taşların arasında görmeye başladım. Ona bir şey olmasın diye o kadar hızlı koşuyordum ki sanki kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Birdenbire avucumun içinde bir şeyin olduğunu anladım tam avucumu açacaktım ki bana çok yakın uçan kocaman bir kuş üzerime doğru uçmaya başladı. Yine de avucumda ne olduğuna bakmak için açtım ve dedemin saatini gördüm ama camı ortadan ikiye çatlamıştı. Rüyamda ki üzüntümü anlatmaya kelimeler yetmez. Ağlıyordum dedeme kötü bir şey olmuştu biliyor ve bunun için ağlıyordum. Annemin yumuşacık sesi kulağıma ninni gibi ama çok uzaktan geliyordu. Mehmet uyan oğlum diyordu ve ben uyandığımda annemi karşımda görüp hemen avucumun içine baktım. Boştu. Ağlamamı durduramıyordum. Anneme gördüğüm rüyayı anlattım o ise sadece başımı okşayarak geçtiğini söyleyip durdu. Onun kucağında ne zaman uykuya daldım hatırlamıyordum.

Sabah uyanır uyanmaz dedemi sordum. Babam hemen geri dönemeyeceğini söyleyince ona beni neden götürmediğini sorup durdum. Babam ise elinden geldiğince bana hasta ziyaretini anlatmaya çalıştı ama ben anlamamakta direniyordum. Hem o benim dedemdi, kardeşi hasta ise onun yanında ona bakacak bir sürü insan vardır diye babama kendimce bir şeyler anlatmaya çalıştım o ise sadece gülümsedi ve başımı okşayıp işe gitmek için yola koyuldu. Ben ise ne kadar uğraşsam da dedemin bahçede ki yerini evin içinde dolaşmasını aklımdan çıkaramıyordum. Anneme köye nasıl gidileceğini sorduğumda yüzünde beliren bakışı daha önce hiç görmemiştim bana endişeli bir şekilde bunun imkansız olduğunu söyleyerek sabırlı olmamı, dedemin en fazla iki gün içinde geri döneceğini söyledi. Oysaki ben dedemi bir daha hiç görmeyecekmiş gibi bir düşünceye sahiptim bunu Mıstık’a söylediğimde bana güldü ve dedeme hiçbir şey olmayacağını söyleyerek misket oynamaya devam etti. Benim canım hiç bir şey yapmak istemiyordu sadece dedemin bembeyaz sakallarının beni öperken yüzümü gıdıklamasını ve bastonunun çıkardığı sesleri duymak istiyordum. Arkadaşlarımın oyunlarını seyrederken annemin sözü aklıma geldi iki gün; iki gün çok uzun ama kısaydı da, o an karar verdim dedem bahçenin temizliğini benim yapmamı isterdi. Hemen koşarak eve gittim, bahçede ki ağaçların altlarına düşen yaprakları topladım, dedemin tahtalardan yaptığı çardakta ki minderleri onun istediği gibi düzeltip bahçenin evin kapısına kadar olan taş yolu hortum ve süpürge ile temizleyip yıkadım. Bahçemizde ki elma, armut ve erik ağaçlarını suladıktan sonra çardağın yanında annem için diktiği gülleri de sulayıp hortumu topladım. Evimizin yan tarafında ki küçük ardiyenin önünde ne varsa hepsini içeriye taşıdım. Annem yanıma gelerek ne yaptığımı sordu ben ise ona dedemin gelişine hazırlık yaptığımı söyledim o geldiğinde mutlaka bana öğrettiklerini öğrendiğimi göstermek istiyordum. Annem yorulmuş ve açıkmış olabileceğimi düşünerek ekmeğin arasına koyduğu küp peyniri ve bir domatesi bana uzatırken geri kalan işleri yarın yapmamı söyledi. Oysa benim işim henüz bitmemişti. Dedem bize mahallemizin büyüklerine yardım etmemizi söylerdi. Ekmeğimi hemen yiyip yan komşumuz olan ve çocukları hiç sevmeyen Nezahat teyzenin bahçesine koşarak gidip kapısına yavaşça vurdum. Kapıyı açar açmaz kadının asık ve korkunç yüzü biraz daha asıldı ve ne istediğimi sordu. Bense ona yapabileceğim bir işi var mı veya çeşmeden su getirmemi ister mi, ekmek için fırına gidebileceğimi bir çırpıda söyledim. O ise bana bir adım daha yaklaştı, ne kadar korktuğumu anlatamam ve birden kocaman elini bana doğru uzatınca geri adım attım ama eli o kadar büyüktü ki hemen başımı bulmuş ve saçımı okşamaya başlamıştı. Bir şey istemediğini ama akşamüstü uğramamı istedi. Ben ise deli gibi atan küçücük yüreğim ile iki ev ilerimizde olan Hasan dedeye gidip aynı soruları sormaya başladım. Çeşmeye gidip küçük bidonuna su doldurup getirdim, bahçede ki yaban otlarını temizlemesine yardım ettim zaman o kadar çabuk geçmişti ki anlamamıştım. Akşam ezanı okununca Hasan dede camiye ben ise eve gittim.

İki koca günü bu şekilde geçirdim fakat dedem gelmedi. Anneme her sorduğumda aynı cevabı aldım dedem gelecekti. Ertesi sabah erkenden kalktım ve bahçe kapımızın dışında ki küçük taşın üstüne oturup dedemi beklemeye başladım. Ve bu bekleyişim tam bir hafta daha sürdü ve bir sabah annem telaş ile beni uyandırıp köye gitmek için hazırladı. Uyku mahmurluğu ile o kadar çok sevindim ki annemin göz yaşını ve telaşını fark edemedim. Babam işe gitmemişti, telaşla evden çıkıp garaja gittik ve köye gitmek üzere yola çıktık. Annem otobüsün camından dışarı baksa da gözünden akan yaşı görebiliyordum. Babama kaç kez nedenini sordum bilmiyorum ama o hep annemin biraz rahatsız olduğunu söyleyip durdu. Ben ise dedemi göreceğim için yolun biran önce bitmesinden başka bir şey düşünemez olmuştum. İki saatlik yolculuğumuzdan sonra köye yakın bir yerde otobüsten indik. On dakikalık yolumuz vardı, ben çocuk yüreğimle önden koşmaya başladım. Büyük amcanın evini biliyordum ama babamın yavaş olmamı söylemesi ile önce yavaşladım sonra ise durdum. Bir şeyler yanlıştı sanki ne annem ne de babam her zaman ki gibi neşeli değil aksine çok üzgünlerdi. Annemin gözyaşlarına sessiz hıçkırıklar da eklenmişti. Olduğum yerde donup kaldım. Dedeme kesin bir şey olmuştu yolculuk boyunca ne annem ne de babam tek kelime etmemişlerdi. Yanıma geldiklerinde babama bağırarak ne olduğunu sordum. Aklım ve dilimde dedemden başka bir şey yoktu. Babam toprağa diz çökerek bana dedemin artık hiç gelmeyeceğini söylemesi ile nasıl koştuğumu bilmeden büyük amcanın kapısının önünde buldum kendimi. Evin kapısı açık ve içerisi kalabalıktı. Kuran okunuyordu. Evin sağ tarafında kalan odadan büyük amcayı görebiliyordum hemen onun yanına koştum. Odada bulunan divanın üzerinde biri yatıyordu ve beyaz çarşaf ta başının üzerine kadar çekilmişti. Büyük amcamın elinde ki saat hiçbir şey sormama izin vermedi. Çünkü o dedemin geçmek bilmeyen saatiydi. Dedem köye geldikten sonra hastalanmış ve ölmüştü. Hayatımda gördüğüm ilk ölümdü ve acısı bugün bile hiç kimse ile kıyaslayamadığım kadar derindi…

Bugün ise ben evimin salonunda yetmiş bir yaşında elinde dedesinin geçmeyen saati ile ona kavuşacağı anı beklemekte olan o küçük çocuğum…
Nurhan Işkın

, Uyku'yu inceledi.
10 May 17:58

Eşi diş hekimi olan bir ev hanımı.Uzun süre birbirinin aynı günlerinin rutinlerini hiç şikayetçi olmadığını durmadan vurgulayarak detaylıca anlatıyor.Mutlulukla,zorlukla da olsa geçen,kendine hatırlattıklarıyla,tahammül edilebilir hale getirdiği anılarıyla sıradan bir hayatı var.Konuşurken kendisini ikna edeceği cümleleri ,kesinliği bozan ifadelerle şüpheye düşüren ,umut ve hayal kırıklıklarını kalbine fark ettirmeden yaşamış bu iyimser,kalender ev hanımı, bir gece gördüğü karabasan ve ardından yaşadığı uyku bozuklukları sonrası, hayatın neresinde,kim,ne yapmakta olduğunu,nelerden vazgeçtiğini yeniden gözden geçiriyor.Sık sık aynada fiziksel varlığını incelemesi,unutulmuş birini uzun zaman sonra görüp de anımsayıp çıkaramama durumuna benziyor.Kendi kabuğuna sıkışmış sığ yaşamı sürdürürken,bir yandan da korunaklı hale getirdiği özü, bir zaman sonra kabuğunu kırıp varlığını ilan etmeye başlıyor.İstekleri,şartları,ısrarları olan biri değil,var olmak,'olmak' isteyen biri.Kişiliklerini,benliklerini,hayallerini yavaş yavaş,fark etmeden ve gönüllüce normal bir hayata feda etmiş bütün kadınların hatırlanmayı uman bir insan olma kimliği var.Bu konuyu uyku metaforu üzerinden hikayeleştiren,kısa sayılabilecek ama derinlemesine anlamlar taşıyan etkileyici bir kitap.

Aykut Örek, Doktor Uyku'yu inceledi.
09 May 17:19 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Eğer Medyum kitabını okumadıysanız bu kitabı sakın okumayın çünkü bu kitap Medyum'un devamı niteliğinde bir kitap. Önce Medyum'u okumanız gerek. Kitap Medyum kadar olmasa da akıcı ve sürükleyici gidiyor. Finali son derece duygusal bir sonla bitiyor. Medyum'u sevenler devamını merak ediyorlarsa okumalılar.