Her uygarlığın yüksek aşamalarını dinle toplum arasındaki belli bir gerilim belirler. Din, yorgun düşmüş ve ne yapacağını bilemeyen insana büyülü bir yardımda bulunmakla işe başlar; halka, devlet adamlığına ve sanata da o kadar yardımcı olmuş görünen ahlak ve inanç birliğini vererek en yüksek noktasına erişir ve geçmişin, artık kaybedilmiş olan bir davasını savunmak üzere savaşarak intihar eder. Çünkü bilgi, sürekli olarak artıp geliştikçe, mitoloji ve ilahiyatla çatışır; sanat ve edebiyatın, din adamları tarafından kontrolü, insanlar için rahatsız edici bir ayak bağı ve nefretle karşılanan bir engel olur ve bunun sonucunda düşünce tarihi, bilimle din arasında bir çatışma özelliği kazanır. Başlangıçta din adamları sınıfının elinde olan hukuk ve cezalandırma, eğitim ve ahlak, evlilik ve boşanma gibi kurumlar din adamları sınıfının kontrolünden çıkmaya ve dünyevi olmaya, hatta dine düşman bir nitelik kazanmaya yönelirler. Entelektüel sınıflar eski ilahiyatı terk ederler, biraz tereddütten sonra onun müttefiki olan ahlakı da terk ederler. Felsefe, dine karşı bir tutumu benimser. Bu özgürleşme hareketi insanları akla karşı coşkulu bir tapmaya yöneltir...