• 198 syf.
    "Kemler, iyi göremez.
    Gamlanma gönül, gamlanma."
    ***
    İntikamla, bir yere varamaz insan. İntikam, kişinin kendisini yiyip bitirmesine etrafındaki her şeyi ve herkesi dahil ederek oluşturduğu bir kasırgadır. Darmaduman olur her yanı kişinin, bir enkaz olur; ve hiç kimse, sağ çıkamaz.
    Ödeşmiş olursun belki, senin ödediğin bedele karşılık, o da bir bedel öder. Ama bu bedel, yine senin çabanla gerçekleştiği için; iki misli kaybedersin bu kez. Karşındakinin ödemesini de yine sen yaparsın. Daha çok tükenirsin bu kez.

    En iyisi, yazgıya havale etmek. Onu kaderine terk etmek. Pişman olmasını beklemek. Aslında beklememek. Onu ona bırakmak pişman olması için.

    Çünkü; "sen yargıç değilsin, sen hakim değilsin." Sen bu olayın içindesin ve tarafsız düşünemezsin.

    Akıl vermek kolay elbette. Bir de yaşayanına sormak gerek. Fakat şahit olduğum hiçbir olayın sonucunda, intikam almanın kişiye bir yarar sağladığını görmedim.

    Fakat ben kendisiyle çelişmeden edemeyen bir insanım. Maksat rahatlamak değil belki de; sadece, suçlunun cezasını vermek. Karşılığını ödetmek. "Ödeme yapman gerek, ister pişmanlık duy, ister duyma." düşüncesi belki de.

    Düşünüyorum çünkü, her şeyden çok sevdiğin bir insanı, gözünün önünde vursalar; tam da arkasına geçip, yerde yaralı uzanmışken, başının üzerine dayayarak silahı. Her şeyden çok seviyorsun onu, canın kadar çok. Belki kardeşin, belki evlâdın. Çekip bir silahı da, sen de vurmak istemez misin onu alnının çatından?
    Belki, uzun uzun oturup düşünsen, yapmazsın böyle bir şey. Veyahut gözlerinin bu kadar önünde olmasa olay, soğur içindeki öfke. Ama ya tam da o anın içerisindeyken? Yıllar bile geçse gerçi, içindeki yangın sönmez asla. "O an" peki ne kadar sağlıklı düşünebilirsin?

    Veya öldüren değil de, kendini silahın önüne atan adamlar, bunu nasıl yapıyorlar? Düşünerek mi?
    Yoksa kalben bir hareketle mi?
    Bilinç mi devrededir, bilindışı mı?
    Biliş mi, içsel dürtüler mi?

    Maksadım hiçbir ölümü meşrulaştırmak değil, yalnızca, bir de, tersinden bakmak istemek olaya. Zira olayın içinde bizzat bulunmamış insanlar için yorum yapmak her daim kolaydır. Bir doğru, ve bir de yanlış vardır. Resme uzaktan bakarsınız, kafanız karışmaz. Peki ya o renklerin ve fırça darbelerinin ağırlığını bir bir üzerinizde hissetmişseniz?
    Resmin içindeki karmaşayı, resmin dışındaki "bakan" göz bilemez.

    Büyük büyük konuşulur, yargıç edasına bürünülür. Ama benim her zaman, "İnsan Neyle Yaşar?"daki şeytan hikâyesi gelir aklıma. Her büyük konuştuğumda, yuttum sözlerimi bir gün. Hiçbir zaman geçmişimdeki benle aynı düşüncede olmadım. O şeytanın, bir sobanın arkasına gizlice sinebileceği ihtimalini çıkaramıyorum artık aklımdan. Zira neyi yapmam dedimse, yaptım; neyi ne şekilde yapacağımı söylediysem de yapamaz oldum.

    Şimdi, kitaba dönersek, (aslında kitaptan hiç çıkmadık zaten -okuyanlar bilir); kimi, hangi durumda, nasıl suçlayabiliriz ki? Maksat suçlamak mı ayrıca, bir etiket yapıştırmak mı?

    Şu an kitabı bitirmiş, ve duygularım dinmişken yazıyorum. Fakat doğrusunu söylemem gerekirse, kitabı okurken de, bu kadar sakin değildim.
    Çok kere, Suphi'ye de, Sırrıcemal'e de söverken buldum kendimi. Hatta başlarda, kitabın isminin Zehra değil "Şerefsiz Suphi" olması gerektiğini düşünüyordum. Zaten kitabın bilgilendirme kısmında da belirtildiği gibi, kitabın esas kahramanı aslında Suphi.
    Suphi ve kadınları... "Daldan dala konan bir gönül," bir gülün ardından, hep bir ötekine elini uzatan, hepsini bir bir koklamak isteyen bir doyumsuz. Fakat yine de haksızlık etmeyelim. Daha iyisini bulduğu güle her zaman sadık kalıyor kahraman. Ta ki, ondan da iyisini buluncaya dek.

    Tüm sevgilerinin gerçek olduğuna inanıyorum yine de bu adamın. Fakat en gerçeğinin, Zehra olduğunu düşünüyorum, ilk göz ağrısı... Her ne kadar, kendisi bile unutsa da onu zamanla. Kitapta da, Zehra'yı ruhen sevdiğinden, fakat Sırrıcemal'i bedenen sevdiğinden söz ediliyordu zaten. Ürani ise, bağımlılık etkisi yapan kötü ve çirkin bir içkiye benzetiliyordu. Yer yer nefret bile ediyordu Ürani'den, aşağılık buluyordu onu da kendisini de; fakat yine de, bırakamıyor, vazgeçemiyordu.

    Her ne kadar Sırrıcemal'le tanışıklığının aracısı annesi Münire ve Ürani'yle olanıysa Zehra vasıtasıyla olsa da; tüm düşkünlüklerinin nedenini/sorumluluğunu bu iki insana yüklemek ne kadar doğru olur bilemiyorum.

    Annesi Münire'ye kızgınım tabi, nasıl bu kadar saf ve salak olabildiği için. Sen kaynanasın, ne anasının gözü olmalısın oysa, erkek anasısın sen, hiçbir kadına böyle kolay kolay güvenilir mi? Sen gelininle kötü bile olsan (ki öyle bir durum yoktu) yine de gizli bir ittifak olmalıydı aranızda.

    Suphi'nin Sırrıcemal aşkındaki birinci etken annesinin ihmalkarlığı. İkincisi ise Zehra'nın gereksiz kıskançlığı ve üçüncüsü de yine Zehra'nın gereksiz gururu. (Gereksizden kastım abartılı olmasıdır.) Zira Suphi zaten Zehra'yı çok seviyordu. Zehra kıskanç tavırlarıyla eşeklerin aklına karpuz kabuğu fırlatıyordu. Gururuna gelirsek; madem kıskanıyorsun, yolla gitsin değil mi, neyin gururu bu. Güzele güzel demek neden bu kadar zor? Kabul etmek gerek bazı şeyleri. Ne olmuş hem kıskanmışsan ve paylaşamamışsan sevdiğini?
    Abartılı, hastalık derecesindeki kıskançlığı asla desteklemiyorum; iki insanı de gereksiz yere yıpratır ve tüketir ama, genç ve güzel bir kadının evinde çalışmasını istemeyen bir kadının duygularını da herkes kolaylıkla anlayabilir diye düşünüyorum.

    Gelelim Sırrıcemal'e. Benim gözümde kocaman bir kolpacıdır kendisi. Vicdan kisvesi ardına saklanmış bir başka kötülüktür. Hayatta en nefret ettiğim insan türü budur. Vicdanlı insan pozlarını oynayan fakat içerisindeki aşağılık duyguları bastıran, kendisinin de bunu fark etmediği, havaya kuru sıkı atan, attığını tutan, büyük sözler eden insandır. Bir de bunlar çok ezik (nefret ettiğim bir kelime olsa da) görünürler, her halta boyun eğerler. Çilekeş olurlar. Başlangıçta abartılı şekilde işkenceler ederler kendilerine, sanki gelecekte işleyeceği günahların bedelini önceden ödemek ister gibi. Haklı çıkarabilmek için kendini, ileride giyebilecek bir maskesi olabilmesi için elinde, "Bak, benim aslında niyetim bu değildi" diyebilmek için, insanların duygularını sömürebilmek için...

    Kitapta en sevmediğim karakter Sırrıcemal'di. Bunun diğer nedenleriyse, güzelliğinin farkında olup burnundan kıl aldırmayan ve etrafındaki diğer insanları küçümseyen, gözü görmeyen bir insana dönüşmüş olması oldu. Ayrıca karşılaştığı işlerden sıvışan/kaytaran insanlardan da nefret ederim. İçimdeki tüm saldırganlık duygularını uyandırdı bu kadın kendisine doğru benden.
    Kitabın devamında onun da yaşadıklarına üzülmedim değil. Ama herkes ettiğini bulur şu dünyada. Tabağına koyduğun şey her neyse, bir gün muhakkak kaşığına gelecek şey de odur. Ayrıca kendisinin de düşündüğü gibi; bugün eşini kendisi için aldatan, yarın da kendisini bir başkası için aldatırdı zaten.

    Suphi, idi baskın olan bireylerden. Dolayısıyla topu annesine yahut Zehra'ya atmak haksızlık olur. Sokakta gördüğü bir kadının da peşinden gidebilirdi belki, eğer Ürani'yi tanımasaydı. Veya Zehra aracılığıyla değil de, tasadüfen de karşılaşmış olsaydı Ürani'yle; sonuç yine aynı olurdu büyük ihtimalle. Zaman zaman vicdan dalgalanmaları yaşasa da çünkü, hiçbir zaman hazlarından taviz vermedi.

    Suphi hazları uğrunda tüketti kendini.
    Zehra'ysa abartılı duygularıyla, boşu boşuna, aynı noktaya, geçmişine saplanıp durdu ve öyle tüketti.
    Ürani de hazlarının fakat en çok bencilliğinin kurbanı oldu. Keşke azıcık da olsa, empati kurabilseydi karşısındaki insanlarla, birazcık merhamet duygusu bulunsaydı içinde.
    Aslında Sırrıcemal'e bakarsak, o da içindeki hazzın kurbanı oldu diyebiliriz.

    Kitap mantığıyla değil de duygularıyla hareket eden herkesin hazin sonu oldu.

    Ziyan olan hayatlar...
  • 220 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Zarifoğlu'nun okuduğum ilk kitabıydı. Belki başka hislerle okuduğum bir kitap olsaydı ve çok beğenseydim , kendimi geç kalmış hissedip üzülebilirdim. Ama bu kitap için geç kaldım diye üzülmedim ; aksine tam zamanıymış , dedim. Ne erken ne de geç. Öyle sevdim ki...
    Günlük türü olduğu için acaba sever miyim diye düşünmüştüm ilk başta. Kendimi zorlayarak okuyabilme gibi bir özelliğim yok çünkü ; sevmediysem devâm edemiyorum esere.
    Ama beklediğimden çok farklı çıktı. Sanki okuduğum her ân Zarifoğlu ile sohbet ediyor, dertleşiyordum. Ayrıca âdeta Zarifoğlu'nun olgunlaşmasına, pişmesine tanık olduğumu hissettim öyle ki ilerleyen sayfalarda tarihe bakmadan 'bunu şu zaman aralığında yazmıştır' diyebilmeye başladım.
    1968 yılındaki hâli biraz yorgunca ve acı çeken bir hâldi benim bakış açımla. Ama 1970 sonrası daha olgun , hamlıktan sıyrılmış ve daha güçlü bi' Zarifoğlu vardı karşımda. Ve âdeta bana da sirâyet ediyordu...
    .
    Zarifoğlu'nun ne hoş ne de kendisine yakışan bir soyadı var...
  • "Elazığ a üzülmedim. Çünkü hepsi kürt ve kürtler bunu hak etti" diyen zihniyetsiz insan. Sen kurban ol kürtlere. Pis ırkçı. Cahilliği somut bir şekilde gösterdin. Yazık. Acıyorum sana bu cahilliğin yüzünden. Gerçekten yazık. Diyecek hiçbirşey bulamıyorum. Yazık. Şu anda cahillerle aynı kefeye koydum diye cahillere hakaret ediyorum. Hayatımda senin kadar zihniyetsiz bir kisi daha görmedim. Kimse sana kürtleri sev demiyor ama kimse sana zihniyetsiz davran ve enkazın altında kalan kürtlere sevin de demiyor. Cidden çok acıyorum sana. Sen bizi sevmiyorsun ama ben sana dua ediyorum ALLAH akıl fikir versin diye.
  • Sene 577’dir ve küçük Muhammed dadısı Ümmü Eymen tarafından dede Abdülmuttalib’e getirilip, teslim edilir. Abdülmuttalib, Mekke şehir devletinin 10 bakanından biri, yaşlı ve bilge kişisi olarak geniş bir itibara sahiptir. Fakir ama saygındır. Küçük Muhammed’in öksüz ve yetim hali Abdülmuttalib’in ona olan ilgisine, sevgisine özel bir katkı sağlar. Alabildiğine iltifat görür, el üstünde tutulur, adeta Abdülmuttalib’in sevgilisi olur. Abdülmuttalib, odasında yalnız olarak uyurken hiç kimsenin yanına girip onu rahatsız edebilmesi mümkün değildir, küçük Muhammed hariç… Kâbe’nin yanına serili minderine hiç kimsenin oturabilmesi mümkün değildir, küçük Muhammed hariç… Muhammed sofrada yoksa Abdülmuttalib yemeğe başlamaz, gelince de dizine oturtur ve kendi eliyle yedirir hem de yemeğin en güzel yerlerini… Torunu Muhammed onun Mekkelilere karşı en büyük iftihar kaynağıdır:

    “Bu çocukta Kureyşlilerin güzelliği, Medinelilerin terbiye ve cömertliği, Sa’d kabilesinin de mükemmel lisanı var.” Der.

    Bir gün Abdülmuttalib kaybolan devesini aramaları için oğullarını gönderir. Onlar da gecikince küçük Muhammed de arkalarından gider ve O da gelmez. Aradan uzun bir süre geçer, Muhammed’in endişesi deveyi ve diğer oğulları unutturur. Abdülmuttalib, Kâbe’de ALLAH’a yalvarmaya başlar.

    “Ey Rabbim! Muhammed’i bana geri çevir.”

    Bir süre sonra da istediğine kavuşur. Bütün gücüyle torununu kucaklarken bir yandan:

    “Bu güne kadar hiç bu kadar korkmadım. Bu güne kadar hiç bu kadar üzülmedim. Artık seni hiçbir yere göndermem, artık seni yanımdan hiçbir zaman ayırmam.” demektedir. Ve genç amca Zübeyr de yetim Muhammed’ e ilgi, sevgi gösterenlerin içinde dede Abdülmuttalib’ten sonra ikinci sırayı alır. Fakat bu mutlu zaman da ancak iki sene sürer. Sonra küçük Muhammed yeni bir ölümle sarsılır. Dede Abdülmuttalib’in ölümüdür bu…

    Abdülmuttalib 102 yaşında ve hastadır. Ölüm hastalığında en yakın bakıcısı Muhammed olur. Yemeklerini O getirir, yerken yemek tabağını O tutar. Ve dede Abdülmuttalib’in son günlerinde en büyük endişesi yine torunu Muhammed’le ilgilidir. Kendisinden sonra O’nu kim himaye edecektir. Bütün oğullarını hasta yatağının çevresi toplar. Önce Ebu Leheb talip olur, fakat Abdülmuttalib bundan pek hoşlanmaz.

    “Senin servetin çok ama kalbin katı!” der, geri çevirir. Gönlü Ebu Talip’ ten yanadır fakat o da fakirdir. En sonunda çareyi, kararı Muhammed’e bırakmakta bulur. Ve Muhammed yerinden fırlayıp amcası Ebu Talib’in boynuna sarılır. Bundan sonra da yıllarca “Ebu Talib’in yetimi” olarak anılacaktır.

    Ve beklenen an gelir, Abdülmuttalib de vefat eder. Dadı Ümmü Eymen, yıllar sonra o anları anlatırken küçük Muhammed’in, Abdülmuttalib’in yattığı yatağın arkasında sessiz sessiz ağladığını söyleyecektir.

    Mekke çarşısı da uzun süre kapalı kalarak Abdülmuttalib’in yasına katılır.
  • 284 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabi yaklaşık 30 dakika önce bitirdim ve sonu gerçekten beni vurdu geçti leyla bosnalinin başina gelenler
    Roxy nin asi ve hırçın oluşu saf ve temiz gazeteci yusuf
    Ayrica cevher oğlu ailesi
    Genel olarak hikayede Ali yekta beyin hazin sonuna üzülmedim değil ve sanirim kitabin sonundan sonra Ali yekta beyin başina gelenlerde bni vurdu
    Leyla hanimin pardon ona leyla denmesini istiyordu
    Leylanin ciddi derecede geçmişi sürekli bir yorgan gibi üstüne çekmesi ilklerde biraz şaşirtmişti bni ama daha sonra leylaninin annesinin ve ingiliz subayin hikayesiyle bu kitabin bna kendini sevdireceğinden emin oldum
  • 226 syf.
    ·Beğendi·10/10
    FİRAK 1 / YILÇAY ATAR
    KİTAP SAYISI: 226
    Kerem'in bağırışı herkesi derinden etkiledi. Yaşlarla ıslanmış gözlerini Levent'in gözlerine çevirip zorla da olsa konuşmaya çalıştı.

    "Biraz olsun sen de hatırım varsa vur beni!" Sesi boğuk çıkıyordu.

    Kafasına dayanmış namlunun ateş almasını ümit etti.

    KİTAP YORUMUM: iran rejiminin getirisi olan Meri ile Kerem'in yollara acı bir şekilde çakışır.
    Bazen yanlış yerde yanlış zamanda bulunursanız eğer istemeden de olsa önyargıların getirdiği acımasız düşünceler ile seni önce kafalarında yargılarlar, sonra sen ne yaparsan yap infaz ederler.
    Meri babası ve annesi haksız yere öldürüldüğünde Türkiye'ye kaçmaktan başka çaresi kalmamıştı. Teyzesinin evine sığındı ama bazı insanların para için maalesef yapacakları şeylerin sınırı yoktur. Kendi işine yaramayan anne ve babasını kurtaramayan büyük servet teyzesinin aç gözlülüğü ile paraları harcanmaktaydı. O açlıktan tanımadığı kişilere güvenerek ayakta kalmaya çalışırken teyzesi onun parası ile aç gözlerini doyurmaya çalışıyordu.
    Meri'nin aslında Kerem'e güvenmekten başka çaresi yoktu. Ama Barney geldikten sonra halen Kerem ile görüşmek istemesi yeni bir aşkın başlangıcı mı yoksa?
    Gerisini sizler okuyup karar verin.
    Şeyhin iki yüzlü kendine göre insanların hayatını mahfetmesine, cahil getirisi ile insanları yargılayıp infaz etmesine insan çok sinirleniyor. Teyzeye de çok sinirlendim ama ah almak diye bir şey var. Sonuna çokta üzülmedim. Levent ise yapması gerekeni yapıyor. o an ki şartlar ne gerektiriyorsa.
    Kitabın devamı Firak 2 eseri ile devam ediyor. Ben devamının çıkmasını sevgiyle bekliyorum.
    Yazarımızın kalemine sağlık.
    DUYGU SONGÜL KAHRAMAN