Gabriel başını iki yana salladı.
"Sadece peri masallarında her şey bir sihirle ya da prensin öpücüğüyle yoluna girer. Sadece hikâye kitaplarında küçük bir piç eline yeni aldığı bir kılıcı onunla doğmuş gibi ustaca kullanır. Biz geri kalanlar mı? Kıçımızı yırtmak zorundayız. Ve zaferin tadını hiç alamasak da en azından başarısız olmaya cesaret etmiş oluruz. Ringe adım atmaya asla cesaret edemezken, kenarda durup güçlü olanın nasıl tökezlediğinin dedikodusunu yapan korkaklardan ayrılırız. Galipler sadece yenilmekten tatmin olmayan insanlardır.
Dört boyutlu ve ebediyetin sonu gelmez sarımsak aynalarında dişsiz bir vampir gibi uluyan bazı kötü huylara kıyasla bunun kötü huylar âleminde tek boyutlu olduğunu biliyorum.
Bir yanda merasimler var, öleni bizden uzaklaştırılmaya, onu yerin altına saklamaya yönelik tüm o uygulamalar. Artık yeryüzünden kelimenin tam anlamıyla silinmiş durumda. Defnedildiği mezarlık, kasabanın veya köyün dışında, yaşayanlara ait yerlerin dışında, yaşamın dışında. Aslında temel korku, ölenin geri gelmesi, vampirleşmesidir. Bu açıdan merasimlerde belli bir ikiyüzlülük vardır. Onun gitmesini istemiyorsun ama yine de onu uzaklaştırmak zorundasın, çünkü doğa bunu buyuruyor. Bazı yerlerde aynaların üstüne bez örterler, ölen kendini görmesin ya da aynaya yansımasın diye, ve son nefesten sonra ruhun dışarıya uçması için pencereyi hemen açarlar, hapsolup duvarlara kuş gibi çarpmasın diye, ya da sinek gibi. Aslında burada bazı bölgelerde “ruh” kelimesi “sinek” ile aynıdır — muha, muşa, muşiçe.
O sinek — ruh.