Hiç fark ettiniz mi? İnsan bazen kendini en rahat, toplumun o görünmez sınırlarının dışına itilmiş, "öteki" denilen insanların yanında bulur. Çok garip bir tezat gibi görünür bu ilk başta ama aslında o dışlanan insan, sadece kendi hikayesini yaşamaz; hepimizin köşe bucak saklamaya çalıştığı o kırılgan, zayıf yanını da çırılçıplak ortaya koyar. Psikolojinin o süslü teorilerini bir kenara bırakıp aynaya baksak biliriz: İnsan sadece alkışlanan, beğenilen yönlerinden ibaret değil. Utandığımız, bastırdığımız, "aman kimse görmesin" dediğimiz ne varsa, o da biziz. İşte toplumun kalıplarına sığamayan birini gördüğümüzde, aslında ona değil, kendi içimizde hapis hayatı yaşayan o yabancıya bakarız. Tam da bu yüzden, o insanı yargılamak yerine içinizden arkasından gitmek, onunla iki lafın belini kırmak gelir. Tuhaf, tarifi zor bir yakınlık başlar aranızda.
Carl Jung’un o meşhur “gölge” kavramı tam olarak bu kapıya çıkar: Kendimizden bile köşe bucak kaçırdığımız, yüzleşmeye korktuğumuz o karanlık tarafımız. Toplumun dışına düşmüş bir insan, bu gölgeyi sokakta, kahvede, hayatın ortasında görünür kıldığı için bizi hem rahatsız eder hem de muazzam bir şekilde özgürleştirir. Neden biliyor musunuz? Çünkü onun yanında kusursuz olmak, o ağır ve yorucu maskeyi taşımak zorunda kalmazsınız. Kasıntı roller biter, yaralar konuşmaya başlar. Sosyal statüler, kurallar, "el alem ne der"cilik o an un ufak olur; toplumsal maskelerin aslında ne kadar ince bir camdan yapıldığını anlarsınız.
Asıl dürüstlük, yasaklı sayılanın, absürt bulunanın ya da "öteki" ilan edilenin yanında filizlenir. Çünkü hepimizin içinde kabul görmek, dışlanmamak uğruna feda ettiği bir korku, bastırdığı bir çığlık ya da kimsenin bilmediği bir yalnızlık odası vardır. İnsan, kendi içindeki o sürgün edilmiş çocuğu ne kadar