“…siz hepiniz kendinize doğruluğun övgücüleri diyorsunuz; ama eğriliği kötülerken, doğruluğu överken, yalnızca onların verdiği ün, şeref ve ödülü gözetiyorsunuz. Doğrulukla eğriliğin, insanlar ve tanrılardan gizli iken, insanın ruhunda kendi başınayken ne olduğuna gelince, hiçbiriniz şiirlerinizde de günlük konuşmalarınızda da, birinin, ruhu rahat bırakmayan felaketlerin en büyüğü, ötekinin ise ruhun en büyük nimeti olduğunu yeterince göstermediniz. Sizler hepiniz, bunu bize baştan söyleseydiniz, bizi buna genç yaşımızda inandırsaydınız, haksızlık edilmesin diye birbirimize bekçilik etmezdik. Her insan felaketlerin en büyüğüyle aynı çatı altında yaşamaktan korkar, kendi kendisinin bekçisi olurdu!”
çoğumuz, kuralların ve örneklerin şekillendirici gücü altında, vicdan dediğimiz garip şeyi bir şekilde geliştirebildik, makul surette kabul edilebilir ahlaklı bir karakter edinebildik ancak bazıları, ne kadar iyi etkilere maruz kalsalar da bu yetiye hiç sahip olmadılar. Bedenin en ilkel tezahürleri dışında, başkalarını sevmeyi bile başaramadılar. Doğru ve yanlışın nüanslarını zihinsel olarak anlıyorlardı ama hiçbiri bu konularda aynı ahlaki anlayışa sahip değildi. Onlar, ne değiştirilebilen ne de düzeltilebilen gerçek, doğuştan suçlulardı.