Yönetmenin Whiplash filmini de yönettiği ve o filmden de izler taşıdığı La La Land filminde yine toz pembeler içindeki hayallerin, gerçeklik ile arasındaki farklılığını sinsi bir şekilde ortaya koymuş. La La Land'de de aynı sertliği bu sefer pastel renklerle ve caz melodileriyle örtmüş. Film, ilk bakışta bir aşk hikayesi, bir hayal peşinde koşma masalı gibi görünür. Ama o parlak yüzeyin altını kazıdığınızda karşınıza çok daha ağır sorular çıkar: Çağımızda ilişkiler neden bu kadar kırılgan? Toplumsal statü baskısı insanı kendisinden ne kadar uzaklaştırabilir? Ve bireyselleşme uğruna kendi özüne yabancılaşan bir insan, gerçek anlamda bir "Biz" kurabilir mi?
Film, ilişkiler söz konusu olduğunda sarsıcı bir tutarsızlıkla açılır. Mia, statü sahibi, lüks bir hayat sunan erkek arkadaşı Greg'i bir akşam yemeğinin ortasında "Sorry" diyerek bırakır ve Seb'e koşar. Seyirci bu anda "aşk kazandı" der içinden, bir rahatlama yaşar. Ama o sahne aslında çok daha rahatsız edici bir şeyi gösterir: Modern ilişkilerdeki o müthiş kolaylığı. Bağları koparmanın, kişiye özel bir mazerete bile gerek kalmadan "vazgeçilebilir" hale gelmesini...
Hikayenin gerçek kırılma noktası ise aşkın, toplumsal beklentilerle burun buruna geldiği andır. Seb, tesadüfen duyduğu bir telefon konuşmasında Mia'nın annesinin "güvenlik ve gelecek" kaygılarını işitir. Ve o andan itibaren içindeki caz piyanistini yavaş yavaş öldürmeye başlar. Turnelerden turneye koşan, sevmediği bir müziği yapan, sistemin onayladığı "başarılı adam" figürüne dönüşür. Trajedi tam da burada başlar; çünkü Mia, Greg'i terk etmişti. Eğer istediği "para ve güvenlik" olsaydı, zaten Greg'i bırakmazdı. Mia'yı Seb'e bağlayan şey, onun gözlerindeki o tavizsiz tutku, o ödünsüz hayaldi.
Seb'in bu seçimi, Marx'ın "yabancılaşma" kavramının