Galerisinde yüzlerce fotoğraf vardı, çoğu selfie, bakımsız, kadınsız, birkaçında arkadaşlarıyla işyerinde, birkaçında sanayiden çocuklarla maçta, inşaatta, yükseklerde, sokakta, ona ait olmayan şık arabaların önünde, oturmadığı bahçeli villaların önünde, belediyenin yeni açtığı, yüzme bilmediği için hiç yüzmediği açık yüzme havuzunun önünde, şortlu.
Beri bak oh Bacıbey ana... Kerim'in sesinde kendisini yüzde yüz haklı bulan onurlu bir erkeğin aşağılaştırmayan derin yakarışı vardı. "Yanılmaktasın anacığım! Üstesinden gelemem savaşçılığın... Kılıca güç yetiremem! Dinle ki bir..." Kerim, yüzüne, yaşlı gözlerle, biraz şaşkın, biraz da korkarak bakan Aslıhan'a gülümsedi. "Edebali şeyhimiz mi yiğit, Dündar Alp mı? Elini kılıca hiç sürmemiştir biri... Öteki doğdu doğalı kılıç sürükledi yanı sıra..."
"neyin nesiymiş, sordun mu kız Aslı? Kör Frenk'in kılıcı yelinden mi yılmış?" Kitapları, Kerim'in boş omzunu, kılıcın duvara asılmış olduğunu bir ânda görüp gözleri yuvalarından uğradı. "Yılmış da eve kaçıp kılıcını duvara mı asmış? Tükürmedin mi yüzüne yiğit Aslı? Demedin mi bu kansıza? Demedin mi, 'Kılıç taşımayan bana erlik edemez!'
Kelile ve Dimne'yi bırakıp Kabusname'yi aldı, karıştırdı. "Söz âdemde gizli değil, illa adem sözde gizlidir... Zira ki, söz âdeme perdedir, imdi bilmiş ol iy oğul, söz ulu nesnedir, sen dahi sözü ulu bil ki, gökten gelmiş nesnedir..."