Tatarların aldıkları esirler çoğunlukla köle olarak Osmanlı bölgesine satılırdı. Bu da XVI. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde Rus denilen kişilerin (Kanuni Sultan Süleyman'ın eşi Hürrem Sultan da bu bölgedendi), Bursa kadı sicillerinde belgelenmiş kölelerin niye bu kadar hatırı sayılır bir kısmını oluşturduğunu açıklar.
Osmanlı zırhlı süvarisinin ve Avrupa’da feodal zırhlı süvari ordularının önemlerini kaybetmesi, XVI. yüzyıl dünya tarihinin en önemli gelişmelerinden biridir
Şimdi gelelim en tartışmalı noktaya. Toplumda yıllardır padişahların Harem’deki bütün cariyelerle veya istediği ile eş hayatı yaşadığı gibi bir algı oluşturuldu. Harem’deki cariyelerin hepsi ile padişahlar eş hayatı mı yaşıyorlardı?
Öncelikle şunu bilmek gerekir ki Harem’in teşkilatını bir tarafa bırakırsak burada padişahların aile hayatı ile ilgili anlatılanların neredeyse tamamına yakını hayal ürünüdür. Bu bilgiler büyük oranda Batılı seyyahların veya yazarların kaleminden çıkmıştır. Bunun sebeplerini on yıllık ciddi bir çalışmanın sonunda Osmanlı Harem-i Hümayun’u hakkında ciddi bir eser ortaya koyan Leslie Peirce:
“Biz Batılılar İslam toplumunda cinselliği saplantı haline getirmek gibi eski ama güçlü bir geleneğin mirasçılarıyız. Harem, Müslüman cinsel duyarlılığı üzerine kurulu Batı efsanelerinin kuşkusuz en yaygın simgesidir.”
dedikten sonra bu yanlış algının sebeplerini ise şu şekilde ifade eder:
“Harem’de yaşayanlar bu kurumun çalışmasını anlatmadıkları için, o dönemden elimizde kalan kaynaklar Osmanlıları anlatan Avrupalı gözlemcilerdir. XVI. ve özellikle de XVII. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nu ve sarayını kapsamlı olarak anlatan eserler Avrupalı gezginler ve büyükelçiler kadar sultan sarayında hizmet etmiş esir ve dönmeler tarafından da yazılmış olanlardır. Harem ve sultanın cinsel yaşamına ilişkin tasvirler Osmanlılar hakkındaki kitapların satışına açıkça yardımcı olduğundan en fazla yer bunlara veriliyordu.”
Sultan IV. Mehmed Han zamanında İstanbul’a gelen ünlü Fransız seyyahı Jean Baptiste Tavernier’in hatıraları da Leslie Peirce’yi teyit etmektedir. Tavernier, seyahatnâmesinde Topkapı Sarayı hakkında bilgi verirken son kısımda Harem Dairesi’ne kısa bir bölüm ayırmıştır. Bu bölümün girişinde yaptığı açıklama meselenin can alıcı noktasını ortaya
I
rüknettin’in aynalarda ağladığı kadar var.
bir mevsimin kıyısından tutarsan rüknettin
kurak ovalara yağmurlar yağar,
ayak bileklerinden kavrarsan bir harfi,
kalbin şiir olup vadilerini sular.
senin de vadilerin vardır rüknettin!
kehanetler kurarsın, yağmalarsın kendini
kurtarıp o yangında ilk önce kalbini
niyedir, aynalarda azalır sesin.
II
doktorum
ben bu kalbimi sarınır örtünürüm
kış gecelerinde o nu yakar ısınırım
üşürsem helak olacağımdan korkarım.
doktorum
gayya kuyusuna inmek istemem
bana bir ip uzat, yağmurlar istemem
aynaları kırarım,suretimi istemem
mevsimler dönedursun, bu dünyayı istemem
yalnız Allah’ı anmak isterim
ben Allah’ı isterim.
III
Eserinin XVI. faslını "Devletin Sıfatı" na tahsis etmiş olan Yusuf Has Hacib, muhtelif yerlerde olduğu gibi burada da kut'u doğrudan doğruya "devlet" kelimesinin Türkçe karşılığı olarak kullanmıştır. Fakat burada kasdedilen devlet "state" değildir. Zira Türklerin bu manada "il" ( veya el) kelimesini kullandıklarını biliyoruz. O halde buradaki devlet (yani kut) , bugün kullandığımız "devlet kuşu" deyimindeki "devlet" sözünün içinde saklı olan manadaki devlettir. Bu bakımdan kut'u, "baht, iyi talih, ikbal uğurluluk ve saadet" manalarından başka asıl "siyasi hakimiyet kudreti, yani devleti idare kudret ve salahiyeti" manasında görmek gerekmektedir. Bu durumda Kutadgu Bilig, eski Türkçede "mesut kılma ve devleti idare etme ilmi" olmaktadır.