Mir'âtü'l-Işk, Abdurrahman el-Askerî tarafından kaleme alınan, XV. ve XVI. asır Bayrâmî hareketinin en eski kaynak eserlerinden biridir. Bayramiliğin Erdebil tekkesi bağını gösteren en önemli eserdir. Dolayısıyla bayramilik, melametiliğin ardılı, Aleviliğin öncülü dönemdendir. Görsel: Eserden tasavvufi bir bölüm.
Tasavvuf
İFK HADİSESİ (Hz. Aişe Anlatıyor)
Allah (ﷻ) şöyle buyurdu: 🌷 İçinizden (harcama ile) fazilet ve servet sahibi olanların akrabaya, yoksul (miskinlere) ve Allah yolunda hicret eden (muhacirlere, mallarından) bir şey vermeyeceklerine dair yemin etmesi (gerekmez). Affederek (terk etsinler) ve kusurlarını görmezlikten gelsinler. Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah (kusurları) çok bağışlayan ve (Tevbe eden kimseye) merhametli olandır. Sebeb-i Nüzul: Hz. Ebubekir’in “Aişe konusunda söze dalan akrabaya, (teyzesinin oğlu, miskin ve muhacir) Mistah ve ashabına asla infakta bulunmayacağım” şeklinde yemin etmesi üzerine Nur suresi 22. Ayet nazil oldu. Bunun üzerine Hz. Ebubekir “Evet, ya Rabbi! isterim” dedi. Bu ayetin ardından akrabasına ikram ve ihsanda bulundu. Ardından Aişe ve Safvan konusunda söze dalan Abdullah ibn Übeyy ve ashabı hakkında Nur Suresi 23. Ayet nazil oldu. (İbn Abbas - Nur 22. Ayet) 🌷 O namuslu (hür), bir şeyden (zinadan) habersiz (iffetli), mümin kadınlara (Tevhid ehli Aişe’ye) zina iftirası atanlar, bu dünyada da (celde cezası ile) ahirette de (cehennem azabı ile) lânetlenmişlerdir. Onlar için büyük (dünyada olandan daha şiddetli) bir azap vardır. Sebeb-i Nüzul: Ben habersiz iken bana iftira atılmış ve daha sonra bu bana ulaşmıştı. Şöyle ki: Rasulullah (sav) benim yanımda oturmakta iken birden ona vahiy geldi. Ona vahiy geldiği zaman onu uyuklama hali gibi bir hal kaplardı. Benim yanımda otururken vahiy geldikten sonra yüzünü silerek doğrulup oturdu ve “Ey Aişe müjdeler olsun” buyurdu. Ben de “Allaha hamd olsun, sana değil” dedim. Bunun üzerine Peygamber (sav), Nur Suresi 23-26. Ayetlerini okudu. (Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, XLI, 245 (24720, Şuayb el-Arnaut); İbn Hibban, es-Sahih, XVI, 21 (7102); Taberani, el-Mucemül Kebir, XXIII, 121 (156); İbn Cerir et-Taberi, Camiul
Edebiyat
Reklam
Rize
“Rize" adının anlamı bilinmemek­ tedir. Yunan veya Kafkas dillerinden gelme bir kelime olduğu sanılmakta­ dır. Bugün Rize ilinin üzerinde bulun­ duğu topraklar, Anadolu’da ilk siyasi birliği gerçekleştiren Hititlerin impa­ ratorluk sınırları dışında kalmıştır. Urartular da buraya kadar uzanmışlar­ dır. Kimmerler, M.Ö. VII. yüzyılda Kaf­ kasya’dan buraya gelmişler, Iskitliler de egemenliklerini bu topraklara kadar uzatmışlardır. Şehir, M.O. VI. yüzyılda İran İmparatorluğu’nun (Pers) egemen­ liği altına geçti. Daha sonra sırasıyla İyonyalılar, Yunanlılar, İskender ve Part’ların egemenliğinde kaldı. M.Ö. I.yüzyılda Pontos ortodan kalkınca Ro­ma, bütün Anadolu gibi buraya da hâ­ kim oldu. Partların yerine geçen Sâsâniler ve onlara bağlı olan İran asıllı krallar, Roma egemenliğini itmek için, bütün güçleri ile çalıştılar. M.S. 395 yı­lında Romalılarin yerine geçen Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu çağında durum, aynı oldu. Müslüman Arapla­ rın VII. yüzyılda başlayan akınları, ül­ kede egemenlik kuramadı. Abbâsîler’e bağlı Türk kuvvetleri de bölgeyi ele ge­ çiremediler. Ancak 1071 yılında Malaz­ gird Zaferi’nden sonra, Selçuklu Oğuz Türkleri, bütün Anadolu gibi burasını da aldılar. Rize çevresi, Anadolu Selçuklula­ rına, yani Türkiye’ye bağlı Erzurum, Selçuklu krallığına kaldı, i. Haçlı Se- feri’nden yararlanan B iz a n s lIla r, bütün Karadeniz kıyıları gibi burasını da Türklerden geri aldılarsada, IV. Haçlı Seferi’nden sonra (1204) bölge, Bi­zans’tan ayrılarak, Trabzon Rum dev­ letine kaldı. Şehir, daha sonra sırasıyle Anadolu Selçuklu, ilhanlı, Timur, Ak­koyunlu vb. Türk devletlerinin baskı­ sına karşın hayatını sürdürdü. Bölge, Trabzon ile birlikte Fatih Sultan Meh­ med tarafından 1461 yılında alınarak, Osmanlı ülkesine katıldı. Osmanlı dö­neminde, Çıldır eyaletine,
1000Kitap
KEMÂL TAHİR ve A. HAMDİ AKPINAR...
Önemli hâdiseleri otopsiye yatıran ve yeni bakış açıları getiren “tez”li romancılığın en önemli isimlerinden Kemal Tahir ile muhatablarını iç âlemlerinde yolculuğa davet eden ve bu yolculuğu zengin bir kültürle besleyen Ahmet Hamdi Tanpınar, edebiyatımızın birbirini tamamlayan iki yarım elmasıdır. Meselâ Kemal Tahir’in Yol Ayrımı adlı romanında, 1930’lu yılların Ankara'sına bir projektör tutulur ve “Serbest Fırka” meselesi, şahsî duygular bir tarafa atılarak, didik didik incelenir. Memleketin üzerinde gezinen bir ayna gibidir Kemâl Tahir’in romanları… Hatıralar bile karşılıklı konuşmaların içinde verilir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın en önemli romanı olan Huzur hakkında ise, önceki bölümlerde “mâzi ile Batılılaşmanın getirdiği yeni hayat tarzının arasında sıkışan Türk aydınının iç sıkıntılarına göndermeler yapar” demiştik. Gerçekte Tanpınar için mâzi, şahsî zevklerin ihtiyaç duyduğu bir nostaljiden ibarettir. “Nuran”la bir yaz aşkı yaşayan “Huzur”un Mümtaz’ı da, tıpkı Tanpınar gibi hem Batıyı kabul eder, hem de Doğulu zevklerinden vazgeçemez. İç dünyasında bir denge arayan aydınların “huzur” arayışlarının ve tabiî ki huzursuzluklarının romanıdır Ahmet Hamdi’nin bu meşhur eseri… Gizli duyguları ifâdede çok başarılıdır yazar. İBDA Fikriyatı’nın kurucusu Salih Mirzabeyoğlu, şöyle bir formül çıkarır karşımıza: ”İç”in dışta bulunuşu şuuruyla dış’a ve iç’e, “dış”ın içte bulunuşu şuuruyla da iç’e ve dış’a bakış…" (Salih Mirzabeyoğlu, Kayan Yıldız Sırrı, 4. Basım, İBDA Yay., İstanbul 1996, s. 7) Kemâl Tahir ve Tanpınar’ı bu formüldeki yerlerine koyarsak: Kemal Tahir, “iç”in dışta bulunuşu şuuruyla “dış”a bakmış ama iç’e dönememiş… Ahmet Hamdi Tanpınar, “dış”ın iç’te bulunuşu şuuruyla “iç”e bakmış ama dışa dönememiş… __Kısacası, birbirini tamamlar mahiyette olan bu yazarların ikisi de bir noktada takılmış ve virajdan dönüş
Kemal Tahir
1. "Dünya Finansının Efendileri" ve Büyük Çöküşler Kendini piyasaların üstünde görenler, genellikle kendi yarattıkları balonların altında kalmışlardır. Marcus Licinius Crassus (Roma'nın En Zengini): Roma’nın "paraya hükmeden" adamıydı. İtfaiye teşkilatı kurup yanan evleri ucuza kapatacak kadar acımasız bir servet stratejisi vardı. Siyasi gücü parayla satın alabileceğini sandı, ancak askeri bir deha olmadığını unuttu. Partlara karşı girdiği savaşta mağlup oldu. Rivayete göre, paraya olan doyumsuzluğuyla alay etmek için ağzından aşağı eritilmiş altın dökülerek öldürüldü. 1920'lerin Spekülatörleri: 1929 Büyük Buhranı öncesinde, New York borsasını parmaklarında oynatan bankerler "yeni bir ekonomik çağda" olduklarını ve fakirliğin bittiğini ilan etmişlerdi. Kaderi yazdıklarını sandıkları o "Kara Perşembe" geldiğinde, imparatorlukları bir gecede yok oldu. Çoğu ya hapse girdi ya da otel pencerelerinden aşağı atlayarak hayatına son verdi. 2. "Devlet Benim" Diyen Monarklar ve İhtilaller Parayı ve hazineyi kendi şahsi mülkü sananların sonu genellikle toplumsal bir patlama olmuştur. XVI. Louis ve Marie Antoinette: Fransız aristokrasisi, halk açlıktan kırılırken hazineyi kendi lüksleri için harcamanın sonsuza dek sürecek bir hak olduğuna inanıyordu. "Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" (gerçekten söylenip söylenmediği tartışmalı olsa da) zihniyeti, paranın halktan kopuk bir kibir aracı haline gelmesinin simgesidir. Sonuç: Giyotin ve mutlak monarşinin kanlı sonu. Çar II. Nikola: Rusya’nın tüm zenginliğini kontrol eden Romanov hanedanı, köylülerin sefaletini ve paranın adaletsiz dağılımını görmezden geldi. Kendilerini Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi ve kaderin tayin edicisi olarak gördüler. 1917’de bir bodrum katında tüm aileleriyle birlikte infaz edilerek tarihten
Duygu ve Düşünce
Keşifler ve sömürgeler Avrupalıların altın hırsını kamçılamıştır. Avrupalılar, korkunç bir talan ve vahşet ile Güney Amerika medeniyetlerinin yüzyıllarca biriktirdikleri serveti, hazineleri, silah gücüyle kendi memleketlerine taşımışlardır. Afrika sahillerinden yüz binlerce esir yeni topraklara gönderilmişlerdir. Bu ticaret astronomik karlara ulaşmıştır. XVI. yüzyılda 900 bin Afrikalı köle, esir tacirleri tarafından Amerika'ya götürülmüştür. Satış yerine ulaşan her köylüye karşılık 5 köle ya Afrika'da öldürülmüş ya da yolda ölmüştür. Daha sonraki yıllarda hız kazanan bu ticaret Afrika'yı 60 milyon insandan mahrum bırakmıştır. İsraf Ekonomisi Agah Oktay Güner
Ekonomi
Reklam
Reklam