Gülten Akın İlkyaz şiirinde “Bir gün birileri öte geçelerden / Islık çalar yanıt veririz” dediydi ya, ondan oldu işte… Okuduk, duyduk, seslendik, anlamaya çalıştık. “Biz” yaptık bunu : “ben ve ben”… Bu öykülerin yamacında soluklanarak …
Uzun uzun mayalanmış bu kitabın içinde insan ruhunun kırılgan ve incinmiş ,sinmiş,korkmuş , susmuş ve susturulmuş koridorlarında acele etmeden dolaştık…
“beni bana bırakmayan, köşeleri keskin bir yalnızlık”tan başladık… “Bize düşen yaşamak ta ki düşene kadar” diyen sesi , dünyayı değiştirmek isteyen ama dünyanın ağırlığını da hissedip altında kalan o sesi duyduk. Ayrılığı mukavva kutulara sığdırmaya çalıştık …Yenilmişler cumhuriyetine uğradık…Kendi zihninin içinde misafire dönüşmenin korkusunu yaşadık , insanın bir gün kendi adını bile hatırlayamayacak olmasının yarattığı derin ürperti ile … Tüm öykülerden bahsetmeyeceğim ama belki de dünyadaki bütün yalnız insanların toplamından oluşmuş hayali bir muhatap olarak Ercüment’in karşısında oturduk , “güzel kardeşim” dediği yerde bize seslenmişçesine dinledik onu -bize seslenmiştin değil mi ?- Yazarak kendine tanık arayan bir insanın ağıdı gibi geldi bana , yanılmadım umarım… (Ki yanılmanın ustasıyım.)İşini kaybeden, terk edilen, yas tutan, tökezleyen, dağılan, kaybolan ama yine de yaşamaya devam eden, yönünü kaybeden herkes… Herkes var bu kitapta , kimse olmanın sıkışmışlığında… Vicdanlı bir hırsız bile var…
“Bir tereddüdün ağırlığının kaç mikrogram mürekkebe denk geldiğini görebilmek için” yazılanı okuduk. İyi ki yazıldı da okuduk … Bitti kitap , nasılsın diye sorana #MutedilDalgalı diyesin gelir belki … Ben gittim Edip Cansever’in sesini astım duvara , hep yankılanıp dursun içimizdeki uğultuda :
“Ne gelir elimizden insan olmaktan başka?”
“Ne gelir elimizden insan olmaktan
Mutedil DalgalıÖmür İklim Demir · Yapı Kredi Yayınları · 2022976 okunma
Zavallı insanlık kendi bağrına hançerlemek cinnetine bir tedavi serumu bulamayacak mı?
Sevgili arkadaşlar bu akşam size #HüseyinRahmiGürpınar kaleminden #kesikbas abla romanı ile geldim.. Bu kitap yazarın kurgusu kapsamı ve konusu itibarıyla tek polisiye romanı. Kesik baş önce İstanbul'un Seçkin gazetelerinden iktdam'da tefrika halinde yayınlanır kitap olarak ilk basımı ise 21 yıl sonra 1942 yılında Hilmi Kitabevi tarafından dönemin ihtiyaçlarına göre sadeleştirilmiş olarak kullanılır..
Gelelim kitaba Kitap nasıl başlıyor Nafiz efendi yoksulluk çeken kaynanası Refika hanım ile geçimsizlik yaşayan ve teselli içki de arayan bir adamdır bir akşam meyhane kapandıktan sonra sarhoş bir halde yolu düşer ve kaynanasının öfkesini dindirmek için pazardan devasa bir lahana alır. Lahanayı taşımakta zorlanan nafiziğin etrafının mahalle çocukları Sarar ve onunla Aliye derler Nafiz efendi karanlık ve susuz bir kuyuya düşer. Olay yerine polisler gelir ve kurtulması için kuyuya bir ip sarkıtır Nafiz efendi kendi lahanası zannettiği Bir nesneyi bağlayarak yukarı çekilmesini sağlar yukarı çekilen bohça açıldığında içinden kesilmiş insan kafası çıkar..
Soruşturmayı deneyimli ve uzman zabıta memurları Remzi ve Seydi efendiler devralır kesit başı incelemek için morga götürülür.. başka bir semtte kesik kol ve bacaklar bulunur bulunan bir parmağın üzerinde 22 Şubat 1923 tarihli ve isimlerinin yazılı olduğu bir alyans vardır Bence efendi gazetelere verdiği kayıp ilanla yaşlıca bir kadın yanıt verir kadın bulunan yüzüğü teşhis eder fakat kocasının ticaret ve tedavi amacıyla Paris'e gittiğini söyler. Feride hanım kesik başı teşhis eder ve kocasına benzediğini söyler Ayrıca takma dişinin olmadığını söyler.. ama şart treni ile İstanbul'a gelen bir yolcuyu gizlice takip eden görevler polis
Kesik BaşHüseyin Rahmi Gürpınar · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025567 okunma
Selam. Bu ayın bir diğer okuduğum kitabı Vedat Türkali'den “Tek Kişilik Ölüm” adlı tarihi roman oldu.
Yazar, 1940'lar sonrasının en hazin dolu gerçeklerini, en acı verici olayların tarihini romanın içine katık yaparak özen gösterdiğini ifade eder.
1940 döneminde TKP tarihinde yaşanan arbedeleri, taşkınlıkları, gencecik insanların hayatlarının ölümle son bulduğu, kargaşalarla dolu acı geçmişi eleştirel bir üslupla ortaya koyar yazar.
Nazif geçmişte kıskançlığının kurbanı olarak arkadaşı Müslim'i ihbar etmiş kendisini durumdan kurtarırken arkadaşının ölümüne de sebep olmuştur. Onun kendisine dair iç çatışmaları romanın başından ortasına kadar hakim olan anlatıcıdır.
Doktor Gülşen'i ise bir dönem TKP'li olarak görüyor, geçmişiyle hesaplaşırken buluyoruz.
Nazif ve Gülşenin oğulları Levent ise tam bir ideolojik yaklaşımla TKP (Türkiye Komünist Partisi)'yi benimseyen, fikirleri ve davranışlarıyla aktif olarak görev alanlardan. Yakalanır ve idamına hükmedilir.
Anne, baba ve oğul üzerinden geçmişin nabzını tahlil eden bir üslupla tarih-i dönemin portresini sertçe dile getirilir. Yazardan okuduğum ilk kitaptı ve geçmişe ve dönemin bakış açısına dair bilgi sahibi olduğum verimli bir okuma oldu.
#kitapalıntıları
İnsanları seviyordu (Hangi insanları?), kurtulmalarını istiyordu (Hangilerinin?) ama kendi kurtuluşunu niye onlara bağlamalıydı (Hangilerine?) Yanıt veremeyebilirdi; sormadan duramıyordu. İçinin bitip tükenmek bilmeyen gelgitiydi bu. Bir yaşam biçiminden başkasına sığınmanın kaçınılmaz uyumsuzluğu belki de.
Yaşam zorluyor, sürekli bir yerlere itiyor insanı. İsteyerek yaptıklarınla yapmak istemediklerin, bir bakıyorsun, yer değiştirmiş.
Bu dünya karmakarışık. Hep de böyle gidecek. Düzeltmeye kalkan biraz daha bozuyor! Öyle değil mi?
Benim savaşım değil bu; yokum
Zamanda Asılı Kalan Çocukluk: Alex Schulman’ın "17 Haziran" Romanı Üzerine Kişisel Bir Değerlendirme
Alex Schulman’ın 17 Haziran romanı, ilk sayfalarından itibaren okuyucuyu içine çeken, gizemini ve temposunu belli bir noktaya kadar çok yüksek tutan, 270 sayfalık son derece akıcı bir eser. Kitabı elime aldığım ilk anlarda, daha 40-45. sayfalardayken bile hissettiğim o saf heyecan ve hayranlıkla, vaktim olsa iki günde bitirebileceğimi düşünerek çevremdeki herkese bu kitabı büyük bir coşkuyla tavsiye etmeye başlamıştım. Bir öğretmenin, çocukluğunun geçtiği eski evinin numarasını şans eseri bulup araması ve hattın ucundaki çocuk benliğiyle konuşmaya başlaması, edebiyatta eşine az rastlanır türden, çok farklı ve sarsıcı bir merak unsuru sundu bana. Yetişkin bir adamın, küçük çocuğun ne zaman üzüleceğini, ne zaman ağlayacağını saati saatine bilip, sırf onun o derin hayal kırıklığını ve acısını bir nebze olsun dindirebilmek için zamandan önce davranıp onu araması, kitabın beni en çok sarsan ve içimi acıtan yönlerinden biriydi.
Ortak Hafızanın Nesnesi ve Çözülemeyen Kopukluk
Romanın felsefesini sırtlayan en güçlü sembollerden biri, şüphesiz ki müzede sergilenen o eski telefon ve kahramanın onu alıp ablasına göndermesidir. Bu telefon, aslında ortak bir çocukluk hafızasının, paylaşılan acıların ve belki de en çok ablasının içini kemiren o gizli suçluluk duygusunun somut bir nesneye dönüşmüş halidir. Çağdaş dünyada ablası onun normal mesajlarına veya aramalarına muhtemelen yanıt vermeyecekti; aralarında yetişkinliğin getirdiği soğuk duvarlar vardı. Ancak o geçmişe ait nesne, donmuş bir ilişkiyi çözebilen tek anahtar oluyor ve geçmişle yeniden bağlantı kurmalarını sağlıyor.
Fakat tüm bu bağ kurma çabasına rağmen, kitabı okurken temeline bir türlü inemediğim, zihnimde çözümsüz
Mağara, Saramago'nun okuduğum 5. romanı oldu. En sevdiğim romanı Körlük'ün yanına, listenin en üstüne yerleşti. Öncelikle şunu söylemeliyim ki Saramago hayvan (köpek) doğasını çok iyi tanımış, belli ki onları uzun süre gözlemlemiş, onlarla birlikte yaşamış ve kafasında bu ilişki düzeyini sorgulamış. Elde ettiği düşünceleri kitabın tamamına cümle cümle yerleştirmiş ve ben hepsine katılıyorum.
Kitapta Platon'un mağara alegorisi ile kapitalizm eleştirisi, bir ailenin (yaşlı adam, kızı, damadı, köpeği) üzerinden çok başarılı verilmiş. Günlük hayatlarımızda hissettiğimiz sıkışma, uyum sağlama, devre uygun deveyi gütme durumlarında bir çıkış noktası arayanlar için yanıt bulunabilecek bir kitap. Buradaki aile deveyi gütmeyip diyardan gitmeye karar veriyor ve ellerinde bir şey kalmasa da umut içindeler..Mağara, bitirdiğimde güzel bir tat bıraktı bende..
MağaraJosé Saramago · Kırmızı Kedi · 2022144 okunma
Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı “Romain Gary”
9/10
Gerçek adı Roman Kacew olan Romain Gary’nin “Bu kitap otobiyografik bir ilham kaynağı ama bir otobiyografi değil.” diye betimlediği kitabı.
Romain Gary’den okuduğum ilk kitap bu. Her şeyden önce insanların genel olarak otobiyografik bir eser olarak bahsetmelerine rağmen aslında tam da yazarın dediği gibi bu kitabın sadece otobiyografi olduğunu söylemek bence büyük bir haksızlık. Çünkü çok detaylandırılmış belli zaman aralıklarına rağmen; atlanmış, üzerinde fazla durulmamış yıllar, yaşamına dair merak ettiklerinizle ilgili yanıt bulamayacağınız sayısız soru bırakıyor zihnimizde.
Gary’nin kitabında yaşamından çarpıcı olayları okurken aslında ustaca saklanmış psikolojik tespitlerine de tanıklık ediyorsunuz. İnsanları, tavırları, karşılaştığı durumları o kadar net, sade bir şekilde anlatıyor ki… Savaşı anlattığı en dramatik olaylarda bile mizahı büyük bir ustalıkla kullandığı kalemiyle sizi gülümsetebiliyor yazar.
Mükemmeliyetçi, savaşçı, çok çalışkan, cesur, güçlü, ve sevgi dolu bir anneyi tanıyoruz önce. Ancak onun oğluna duyduğu büyük tutkunun, yaşamına dair biçtiği kusursuz rollerin, Gary üzerinde yarattığı baskıyı da hissediyorsunuz sarsıcı bir şekilde. İnsanların çoğunun aksine Gary kendi hayallerini gerçekleştirme arzusundan ziyade annesinin ona biçtiği kusursuz kariyer, mükemmel hayat için sürekli çabalayan, savrulan, yorulan ama hep bir yolunu bularak ayakta kalmayı başaran masal kahramanlarını anımsattı bana. Onu çoğu kez mucizevi bir şekilde ayakta tutan, kendisinin tanımıyla aralarındaki bu göbek bağı.
Bir defa geldiğimiz bu dünyada herkesin kendisi için hayaller kurabilmesi gerektiğine inanıyorum ben. Bu nedenle çok sarstı beni Gary’nin hayatı. Hayatta ulaştığımız nokta ne olursa olsun oraya varmayı kendimizin