Deli olmak, düşüncelerini iletmekten âciz olmal demek. Sanki yabancı bir ülkedesin, çevrede olup biten her şeyi görüyor, anlıyorsun, ama istediğini anlatmaktan, dolayısıyla da yardım bulmaktan umutsuzsun, çünkü orada konuşulan dili bilmiyor, anlamıyorsun.
Vaktiyle Anadolu vilayetlerinden birisine zulmeden belalı bir vali gelir. Memleketin önde gelenlerinden, kodamanlarından yanına kimseyi yanaştırmaz.
Valiye çatmak hevesinde olanlardan bir hacı ağa aklında bir tedbir bulup, bu işin nasıl yapılacağını hizmetçisi Mehmet'le şöyle kararlaştırır.
"Mehmet Ali, bilirsin ya yeni bir vali geldi."
"Doğrudur ağa!"
"Şimdi herkesten önce kendisiyle ben dost olmak isterim."
"Güzel olur ağa."
"Fakat seninle bir muvazaa yapacağız."
"Aman ağa! Muvazaa ne demek?"
"Bilirsin ya! Meşhur falan zatın katili devlet tarafından uzun bir zamandır aranıp bulunamamaktadır."
"Evet ağa."
"Şimdi sen, o aranılan katil olacaksın."
"Aman ağa, ben katil miyim?"
"Hayır değilsin. Fakat ben seni o katilmiş gibi tutup getirdiğimi söyleyeceğim. Bu şekilde de valiye çatacağım. Sonra da ne yapıp yapıp seni kurtaracağım. Bunlar eski valiler zamanında her zaman yaptığımız şeylerdir."
"Sen bilirsin ağa!"
Bu konuşmalardan sonra ikisi birlikte paşanın konağına giderler. Ve yukarıda planladıkları şekilde hareket ederler. Gerçekten de vali böyle bir hizmetinden dolayı hacı ağaya iltifat ederse de evdeki pazar çarşıya uymayıp katilin hemen asılmasını emreder. Derhal görevliler etrafını sarıp Mehmet'i asmaya götürürler. Zavallı Mehmet yolda hem gider hem de ara sıra dönüp dönüp arkasına bakarak efendisinden yardım bekler. Tam idam meydanına birkaç adım kalıp da Mehmetçiğin telaşla bir daha arkasına dönüp baktığını gören efendisi hemen Mehmet'in yanına yaklaşıp ve kulağına doğru eğilip, "Oğlum Mehmet, beş dakikalık zahmet için beni mahcup etme," demiş.
İsmi lazım değil, beş altı senedir Mısır'da bulunan olgun ve derviş karakterli bir zatla görüştüm. Zamanında bir korku sebebiyle her türlü külah giymekten uzak kalmayan başıma o zatın da bir Konya külahı giydirmek gibi güzel bir isteği olduğunu bana büyük bir saflıkla söylemişti. Kendisi İstanbul'da bulunduğu zaman her nedense bir ara karakola götürülüp sorgulandığı sırada soru sırası kendisinin zülf-i yâre dokunan bir şiirine gelince sanki bu tür şiirlerin patenti bana aitmiş gibi onun sorumluluğunu benim üzerime attığını söyledi. Hatta kendisini yalancı çıkarmamam için durumu tarafıma tebliğ edebilmek için yollar aradığını ve sonradan anladığına göre o şiirin benim olduğunu inceleme komisyonun ve özellikle polis mektupçusunun yutmadığını geçmiş zaman ait bir sohbet konusu olmak üzere soğukkanlı bir tavırla anlattığı zaman söylediğim bir kıtayı şuraya yazıyorum.
Kıta
Çalışsa bin sene bülbül gibi karga fasih olmaz
Balonla âsumâna çıksa bir âdem Mesîh olmaz
Müebbeddir silinmez nakş-ı te'sirâtı vicdânın
Beraat etse de mücrim derûnu müsterih olmaz
-Günümüz Türkçesiyle-
Bin sene çalışsa da karga, bülbül gibi güzel ötemez
Gökyüzü balonla çıksa bir adam Mesih olmaz
Etkilerin izleri vicdanda ebedî kalır silinmez
Beraat etse de suçlu, içi rahat olmaz
Tuhaf, bazı insanlar ne kadar da bencildir. Kendisi yalancı çıkmamak ve sıkıntı çekmemek için karşısındakinin yalan söylemesini ve tehlikeli bir durumda kalmasını sadece onaylamakla değil buna adeta fetva vermekten çekinmez. O zaman sohbet sırasında denk geldiği için söylediğim meşhur bir fıkrayı da buraya almadan geçmek, bu sohbetin yarısını yok saymak demek olacağı için sohbeti tamamlama manasında işte buraya yazıyorum.
Fıkra
Vaktiyle Anadolu vilayetlerinden
Yine ikisine de "Sana yardım edeceğim." vaadinde bulunursa, hüküm böyle olur. Düşmanlardan birini övüp huzurundan çıktıktan sonra kötülerse bu hareketi de iki yüzlülük olur. En uygunu susmak ve düşmanların hak sahibi olanını övmektir ve onu arkasında, huzurunda anının karşısında da methetmektir.