Ahmet Lütfi Kazancı

Ahmet Lütfi Kazancı

Yazar
9.3/10
330 Kişi
·
1.287
Okunma
·
55
Beğeni
·
4.383
Gösterim
Adı:
Ahmet Lütfi Kazancı
Tam adı:
Ahmed Lütfi Kazancı
Unvan:
Türk İslam Tarihi Anabilim Dalı, İslam Araştırmacısı ve Bilimadamı
Doğum:
Çorum, Türkiye, 1936
İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nden 1964 yılında mezun oldu. Çorum ve Isparta'daki imam-hatip liselerinde öğretmenlik yaptı. Daha sonra 1977'de Bursa Yüksek İslam Enstitüsü'nde Arap Dili ve Belagatı asistanı oldu. 1980'de bu üniversitenin öğretim görevlisi kadrosuna geçti.Sonra İstanbul'da özel bir fakültede çalışmaya başladı.1983 yılında Ailesi ile birlikte Bursa'ya taşındı. 'Hitabet-i Nebeviye' teziyle doktor (1983), 'Abdülmelik b. Mervan ve Ziyad b. Ebih' teziyle doçent oldu. Daha sonra profesörlüğe yükseldi. 16.07.2003 tarihinde Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden emekliye ayrıldı.

İslam Tarihi ve Peygamberler Tarihi üzerine çok sayıda kitabı, araştırma, derleme, tercüme ve makaleleri vardır. Ayrıca İslâm ahlakına vurgu yaptığı romanlarıyla da tanınmıştır.
Ey Allah'ın Peygamberi, şükürler olsun ki bizler, Allah'tan utanan kimseleriz, demişler, Efendimiz (s.a.v) ise:

-Hayır, mesele sizin anladığınız ve söylediğiniz gibi basit değildir. Allah'tan gerçek anlamıyla haya etmek (utanmak), başı ve başta bulunan organları haramlardan muhafaza etmek, karnı ve karındaki organları haramlardan muhafaza etmek ve âhireti, çürüyüp yok olmayı hatırda tutmaktır. Bunu yapan, dünyanın aldatıcı zinnetini terk eder, işte bunları gerçekleştiren de Allah'tan gereği gibi utanmış olur." buyurmuştu.
Ahmet Lütfi Kazancı
Sayfa 58 - Mayıs, 2014 | Tirmizi, Kıyame, 24, (4/637); Ahmed b. Hanbel, 1/287
İlim yolunda, aslında doğruyu göstermekle beraber başkalarını aydınlatıp kendi karanlıkta kalan ilim adamları da maalesef bulunur.
O gece yatağına girerken gönlü hep, Rasûlullah'tan duyduğu mübarek sözleri tekrarlamaktaydı, "İkra' bismi Rabbikellezî halak... Yaratan Rabbinin adıyla oku..." diyor, kendini ayrı bir âlemin tatlı akışına bırakıyordu.
Ey gökleri ve yeri yaratan Allahım , dünya ve ahirete bebum dostum sensin. Beni müslüman olarak vefat ettir ve salih insanlarin arasına kat.
Ahmet Lütfi Kazancı
Sayfa 522 - Ensar yayinevi
Hz.Ali yanı başında oturan Hasan ve Hüseyin'e döndü:
"Allah'a karşı saygılı olmanızı tavsiye ediyorum. Dünya size yönelmiş olsa da sizin ona yönelmemenizi, ondan uzak durmanızı istiyorum. Elinizden çıkıp uzaklaşan ve size bir daha dönmeyecek olan şey için üzülmeyin."
Hz peygamber hicret iznini Cenab-ı mevladan aldığı zaman ilk defa Mekkeyi terk edenlerde Hz. Ömerde vardır. Ancak diğerleri haklı olarak gece vakti, sessizce yola çıkarken o silahını kuşanmış yayını almış, evvela Kabe'yi tavaf etmiş daha sonra Mescidi Haramda bulunan topluluğun karşısına geçerek:
Yarın Mekke'yi terk edip yesribe gideceğim. Eşini dul ve çocuklarını babasız bırakmak isteyenler yarın erkence Akik vadisine gelsinler demiştir.
296 syf.
·4 günde·9/10 puan
"İki arkadaştan birinin en belirgin lakabı el-Emin (Güvenilir insan)dır. Diğerinin ise "es-Sıddîk"tır, yani pek doğru insan."

Teymoğulları kabilesine mensup Ebu Bekir, Abdulmuttalib hanedanından Muhammed b. Abdullah'ı çocukluk yıllarında tanıdı. İslam'dan önce Arap toplumunda yaygın olan içki, fuhşiyat, putlara tapma, kan davaları garabetlerinden arınmış olarak toplumdan farklı bir yaşam biçimini tercih etmişti.

İslam'dan önce tüm bu küfürlerin insan doğası ve fıtratına aykırı olduğunu gözlemleyen bir avuç insan, kıyamete kadar en büyük rehber olacak bir uyarıcının gelmesini beklemekteydi.

Hak dininden önceki 38 yıllık yaşamında müşriklerin benimsediklerinden yüz çeviren Kuhafe oğlu Ebu Bekir, tevekkül ehli o kişilerden biriydi; evvelâ Allah yolunda, Peygamber'in en yakın, en sevgili, en vefalı arkadaşı olarak insanların en hayırlısı olacaktı.

Binlerce yıllık yaşamda Asr-ı Saadet devrinde yaşayıp, ashabtan biri olarak Allah'ın elçisini dünya gözüyle görerek muhabbetine nail olmak emsalsiz bir şey olsa gerektir. Ashab tüm bedellere göğüs gerebilmiş, çileli yolculuklara, açlıklara, savaşlara, boykot yıllarına tahammül edebilme tıynetini seve seve feda edebilmişlerdir. Taif'te taşlanan Peygamber'in önüne siper olan Zeyd, savaş anında Peygamberin vücudundan çıkardığı maddeyle birlikte ön dişlerini kaybeden Ebu Ubeyde ve Peygamber uyanmasın diye yılanın kendisini sokmasına izin veren Ebubekir gibi dirayetli, ferasetli üstün insanlar vardı. Dünyada yenilgi yüzü görmeyen komutan Halid Bin Velid, Arapların dehası Amr bin As, binlerce hadis rivayet eden Ebu Hureyre, Enes bin Malik, Abdullah bin Ömer gibi kuvvetli hafıza ve zekaya sahip sahabeler, ümmetin 'seçilmiş' neferleri gibiydiler. İşkencelerin en şiddetlisine maruz kalan sahabelerden Bilal-i Habeşi kızgın çöl sıcağında kavrulduğunda tüm Müslümanların bayraktarlığını taşıdığı sözü haykırmıştı: "Ehedun Ehad"

Yaşadığımız yüzyılın aciz insanları olarak, onların teslimiyet ve metanetini -her kesimden insanın- biraz olsun anlamakla kazançlı sayılacağımızı kendimize hatırlatmak gerekir.

Teslimiyetin en büyük örneği Ebu Bekir (r.a)'ın kendisiydi. Allâh Rasulû Peygamberliğini ilân ettiğinde herkes tereddüt ederken o, "Sen Allah'ın Peygamberisin ey Muhammed" demişti. Hudeybiye anlaşmasının kağıt üzerinde müslümanların aleyhine olduğunu gören Müslümanlar, Peygambere kararını gözden geçirmesi için ısrar etmekteydi, bu anlaşma nedeniyle bazı insanların kalplerindeki iman zayıflamıştı. Hudeybiye'nin ağır sonuçlarının tersine döneceğini ve müslümanların kazançlı olacağını Ebu Bekir başından beri öngörmüş, Müslümanlara sabredip mükâfatlarını alacaklarını tavsiye etmişti. Hz. Peygamberin miraca çıktığı haberini 'inancından geri adım attırırım' amacıyla Ebu Bekir'e ulaştıran kişinin aldığı cevap öncesi ve sonrasını kapsayan manidar bir cümledir:

"İnanıyorum, o dediyse doğrudur. O daha önce hiç yalan söylememiştir."


Wittgenstein insan aklını bir şişenin içine giren sineğe benzetmişti. Sinek camı fark etmiyor, çıkmak istediğinde debeleniyor ama buna bir çözüm bulamıyordu. Peki neden çıkamıyordu? Şişenin ağzına doğru bir tünel vardı ama onu bulamıyordu. Birinin yolu göstermesi halinde içine girdiği dünya şişesinden çıkabilir, özgürlüğüne kavuşabilirdi.

Hakikatin eşiğinde savrulan, arafta kalan, yıpranan topluluklar varolageldi dünden bu yana. Kimileri mirasının devamı olarak açtı ellerini Rabbine, kimileri ise kendisinin dışında gerçekleşen mirasını sorgulamaya yeltendi; ya kuvvetlenerek noktalıyor ya da inancını tamamen yitiriyordu. Nazar-ı İlâhi'nin mesajlarını bilgeliğiyle ileten veliler olmalıydı. Hayatta olmasalar bile geride bıraktıkları eserler ile tünelin çıkış noktası bulunabilir, hakikat yolunda benlik kemale erdirilebilirdi.

Allah'ın elçisi Peygamberliğini ilân ettiğinde dürüst, güvenilir emin sıfatlarıyla nam salmıştı. Buna rağmen toplumda "Acaba?" düşüncesi ile tereddütle karşılanmış, en yakınlarının zulmüne maruz kalmıştı uzun bir süre. Geçen asırlar içinde getirdiklerinin gerçekliğine şahit olan insanlar zamanı ellerinin avucunda hissederek, Asr-ı Saadet dönemi ile 'şu an'ın payına bir şükür zerresi koyabilmelidirler.

"Yaratan Rabbinin adıyla oku." çağrısı hoş karşılanmadı. Zamanla mü'minlerin sayılarının arttığını fark eden müşrikler, başlangıçta alaya aldıkları hak dinin savunucularına şiddet eğilimi göstermeye başladılar. Ebu Bekir'in davetiyle Osman, Talha, Zübeyr gibi kavimlerinin önde gelen isimleri İslam'la şereflenmiş oldu. Sosyal yaşamlarında ve ticaretlerinde kandırılamayan Mekkeliler helvadan yaptıkları putlara tapıyor, karşılarında düşünemez oluyorlardı. Geçen 14 asırın, günümüz Türkiye'sinde korunan ve düşünceye balta vuran bazı kesimlerin putları gibi...

Kolay olmadı. Peygamberler fitnenin en fazla olduğu zamanlarda uyarıcı olarak seçilmiş ve hakk'a davetlerinde her zaman zorbalıklara maruz kalmışlardı. Hz. Peygamber Kâbe'de Allah'ın huzurundayken ona gelebilecek zararlara karşı Ebu Bekir gözlem yapıyordu. Azılı agresif müşrik Utbe b. Rebia ve beraberindekiler Ebu Bekir'e işkence yapıp tanınmaz hale getirmişlerdi. İki gün sonra gözlerini açınca ilk cümlesi "Muhammed nerededir" olmuş, Hz. Peygamberin Erkam'ın evinde güvende olduğunu öğrenciye kadar beslenmemiş, gönlü rahat etmemişti büyük Halifenin.

Emevi hilafetine gelinceye kadar 4 halife dönemi gerek halifelerin kişisel hayatları, gerek devlet başkanlıklarındaki adaletleriyle Hz. Peygamberin getirdiği düzenin devamını ve inşasını sağlıyor, insanları refaha kavuşturuyorlardı. İlk ve büyük halife Ebu Bekir (r.a)'ın İslâm'a ve Müslümanlara olan hizmeti bunun en başında olmalıdır. Ticaretle uğraşıp maddi zenginliğe ulaşan halife, malı, canı, fikirleri ve ailesiyle Hz. Peygamberin en büyük yoldaşı olmuştur. 2 yıl 3 ay gibi uzun olmayan hükümranlığında çok fazla hizmeti olmuştur. Kur'an-ı Kerim'i kitap haline getirmiş, yalancı peygamberleri ve zekatı reddeden münafıkları ortadan kaldırarak İslam'da olabilecek ayrılıkları önleyebilme başarısının mimarı olmuştur. Şam, Irak, Pers ve Rumlara karşı kazanılan büyük zafer Yermuk'un fetihleri Ebu Bekir dönemindedir. Kaynakların da verildiği üzere, tayin ettiği komutanların gösterdikleri başarılar Halifenin isabetli kararlar verdiğinin ispatıdır.

Hz. Peygamberin vefatından sonra Arap kabileleri İslam'ı terk ediyor, bazıları zekat vermeyi reddederek halifeye bildiriyorlardı. Hz. Ömer başta olmak üzere diğer sahabeler insanlar 'lâ ilâhe illallah' demedikçe onlarla savaşılmaması görüşünde birleşiyorlardı. Zaten İslam'dan birer birer kopan kabileler vardı, zekatı vermek istemeyen kabilenin bu isteği kabul edilerek onların şerlerinden kurtulmuş olunurdu. Bu teklif Halife'den kabul görmemişti. Eğer malın hakkı olan zekat verilmezse ileride daha büyük şartların kaldırılması istenebilir, İslam'ın temel hakkı törpülenerek diğer dinler gibi tahrif edilir ve bugünlere gelirdi.

Ebu Bekir, Hz. Peygamber döneminde Müslümanlar nasılsa, kendi döneminde de düzenin devam etmesini istiyordu. Öyle ki Halife, beytülmalı zengin fakir ayırt etmeksizin eşit dağıtımı uygun görüyordu. Hz. Ömer halifeliğinde beytülmalı insanların mali durumuna göre paylaştırıp önceki uygulamayı değiştirmişti.

Peygamberin Allah'ın kılıcı lakabını verdiği Halid bin Velid, Ebu Bekir'in halifeliğinde üst üste zaferlerle iyice nam saldığında İslam büyük güç kazanmıştı. Ancak Halid'in başarısı insanlar arasında "Halid olmasaydı" düşüncesi doğurmuş, Hz. Ömer bundan rahatsızlık duymuştu. Çünkü fetih Allah'ın açtığı bir kapıydı, insanlar ancak O'nun buyruğuna hizmet edebilirdi. Ömer, insanların bu görüşü nedeniyle Ebu Bekir'den Halid'in azlini isteyecek, reddedilse bile kendi halifelik döneminde Halid'i azlederek yerine "ümmetin emini" Ebu Ubeyde'yi tayin edecekti. Ebu Bekir ve Ömer arasındaki ihtilaflardan biri budur. Nihayetinde iki halifenin görüş ayrılıkları da olsa birbirini tamamlayan iki büyük fikir ve insan oldukları gerçeğini değiştirmez. Hayatları, yaptıkları ve davaları gerçekten büyük birer derstir. Her iki insan da hilafete talip olmadan hizmet etmişlerdir. Saltanat değil, hizmet makamı vardır. Lâ ilâhe illallah, Muhammedür Resulallah diyen insanların huzur içinde yaşamlarını sürdürmeleri esas şiarlarıydı. "Irak dağında ayağı tökezleyen koçun Ömer'den hesap sormasından korkarım" diyen Ömer gibi, Müslümanların derdiyle dertlenen Ebu Bekir görevin ağır ve çetin yükünü taşıdığından asla krallar gibi bir yaşam sürmeyecekti.

Kralların ihtişamlı saltanatı o büyük insanlara çok uzak, dedik. Meselâ Kâbe'nin çevresinde yükselen otel ve kulelerden uzak. Altın kumaşlı kıyafetler, ultra lüks otomobiller, kapitalizmin kuklalığı, ılımlı münafıklık... Onların çok uzağında olmalıdır. Orada meftun bulunsalar bile asr-ı saadet dönemiyle taban tabana zıt bir idare biçimi gösterdiklerinden, zulüm yönetimiyle idare ettiklerinden aslında birbirlerine uzak iki kutuptan ibaretler. Dünya müslümanlarının genel ortalama ahvalini sergilediklerini söylesek abartmış olmayız.

'İyi bir Müslüman olsun' yerine iyi bir diploma sahibi olsun, geliri çok, itibarı yüksek, şöhretli bir kimse olsun görüşü; İslam düşmanı, münafık, insaf mahrumu, materyalist felsefenin müptelası insanların rahle-i tedrisine gönderilerek yetiştirilen ve mazisini reddeden bir nesil ortaya çıkmasının zeminini hazırladı. Bizden gözüken ama bizden olmayan insanlar türedi. İslam'dan, Peygamberinden, Halifelerinden habersiz, faizci, modernist, Batı hurafelerine teslim, ilme, alime düşman bir nesil kapladı her yanı. Ne de olsa yaşı küçüktü, seçimini kendisi yapsındı ve erişkin de olsa sorgulamaya hakkı vardı, böyle deniliyordu.

4 Halifeden biri bugün gelecek olsa eminim biz Müslüman olduğunu zanneden topluluklara savaş açardı. Yine de her şey aslına rücu eder demek gerektiğini kendimize hatırlatalım...

Ahmet Lütfi Kazancı'ya bu güzel eseri için ayrı bir parantez açmak gerek. Alanında kaynak olabilecek bir eser, ama kararı asla okuyucuya bırakmayan anlatımıyla da okurun alımlamasına izin vermemiş. En ufak boşluğun yer almadığı bir çalışma ve kaynak bakımından da oldukça tatmin edici. Allah kendisinden razı olsun.

"Ey Ebâ Bekir, Allah sana rahmet etsin. Vallahi sen, İslâmı ilk defa kabul eden, imanı en sağlam, inancı en kuvvetli, Rasûlullah'a en çok yardım eden bir insandın. İslâm'a pek düşkün, Müslümanlara pek merhametli, ahlâk ve yaşayış yönüyle Rasûlullah'a en çok benzeyen insandın. İslâm adına, Peygamberi adına, Müslümanlar adına Yüce Allah, sana mükâfatlar versin.

İnsanların, "Yalancıdır" dedikleri zamanda sen, Peygamber Efendimiz (s.a.v)i tasdik ettin. Cimri davrandıklarında, sen ona yardımcı oldun. Onlar geri çekilip oturduklarında, sen onun yanında durdun. Yüce Allah, kitabında sana "Sıddîk" ismini verdi. "Doğru ve Hak dini getiren ve onu tasdik eden... İşte onlar, Allah'a saygısı olan insanlardır" buyurdu. Yüce Rabb'imiz bu âyette, dini getiren buyururken Peygamberini, onu tasdik ederken de seni anlatmak istiyordu.

Vallahi, ey Ebâ Bekir, sen İslâm'a bir kale, kâfirlere bir azab idin. Senin hüccetin sarsılmadı, görüşün zayıflamadı, ruhun korku nedir bilmedi. Sen şiddetli fırtınaların sarsamadığı bir dağ, kasırgaların söküp atamadığı köklü bir ağaçtın. Rasûlullah'ın buyurduğu gibi bedeni zayıf, Rabbine ibadet yolunda kuvvetli, nefsine göre değersiz, Allah'a göre pek değerli bir insandın. Hiç kimseye minnet borcu olmayan bir şahsiyet sahibiydin. Kuvvetli olan, kendisinden hak alınıncaya kadar senin yanında zayıf; halk nazarında zayıf olan da kendisine hakkı teslim edilinceye kadar senin yanında kuvvetli idi. Seni kaybetmekle uğradığımız musibetten dolayı, Allah bizi ihsanından mahrum etmesin. Senin yokluğunda, bizi şaşkınlığa düşmekten korusun."

Daha sonra gözlerinden akan yaşları silerek oradan ayrılan bu adam, Hz. Ali efendimizdi.
721 syf.
·17 günde·9/10 puan
Ali bin Ebu Talib ( علي بن أﺑﻲ طالب‎; d. 599, Mekke - ö. 661, Kûfe) İslam Devleti'nin 656-661 yılları arasındaki halifesi. İslam peygamberi Muhammed'in (Sav) hem damadı hem de amcası Ebu Talib'in oğlu olan Ali, Muhammed'in İslam'a davetini kabul eden ilk erkektir.

Hulafa-i Râşidin dönemi hep çalkantılı olmuştur; 4 halifenin 3'ü öldürülerek şehid olmuş; peygamberin cübbesini taşımak için verdikleri mücadele zorlu koşullar altında çetin mücadelelerle olmuştur. Ali bin Ebu Talib (r.a) bu çalkantılı dönemin en zorlu sınavını iktidar için kan akıtmaktan çekinmeyen küfre karşı vermişti.

Hz. Ali deyince akla ilim gelir. Büyük İmam gelir, adalet gelir, mütevazi bir yaşam ve güç gelir. Hz. Peygamber'in amca oğlu ve damadıdır aynı zamanda cennetle müjdelenen 10 sahabeden biridir Hz. Ali.

Yazarın rivayetlere objektif yaklaşması ve bu rivayetlere farklı yönlerinden mantıkî deliller getirerek yorumlaması okuyucunun takdirini öne çıkarıyor elbette. İbn Kesir'in adı çok geçiyor, kesin doğruluğu için kaynaklara inmek gerektiğini bilmekle beraber yazarın derin ilmi bilgisi ve ehl-i sünnetten ayrılmayan yapısı bu şüpheyi törpülüyor.

Muaviye bin Ebu Sufyân ve beraberindekiler ile olan mücadele kitabın en çok ehemmiyet verdiği konu. Kimi kaynaklar Muaviye'nin ehl-i beytten olduğunu, günümüz ilahiyatçılarının yorumladığının aksine şecaatli ve dirayetli bir mümin ve emir olduğunu naklederler. Muaviye'yi hedef tahtasına oturtan rivayetlerin de -İbn Kesir de buna dahil- doğru olmadığını, bunun ancak ehl-i beyte bir küfür olacabileceğini söylerler. Bu savununun altında peygamberin sahabeyi kötüleyenlerin/sövenlerin hakkında yine doğruluğu muallakta ilan hadis-i kudsi olduğudur.

"Ashabım Yıldızlar gibidir; Hangisini örnek alır peşinden giderseniz hidâyet bulursunuz."

Ahmet Lütfi Kazancı bu hadisin altını defaatle çizerek "uydurma" olduğunu belirtir. Sahabenin de hatadan, günahtan münezzeh olmadığını, onların da sonuçta birer insan olduklarını yineler.

Eser dört bölüme ayrılıyor.:

1- Hz. Ali'nin Hayatı
2- Cemel Harbi'nin sonrası
3- Hz. Ali'nin Şahsiyeti
4- Hz. Ali'nin Evlilik Hayatı.


(Künyeler) Esedullah, Allah'ın arslanı, Hayber fatihi, Ebu Tûrab, Ebû Hasen.


Hz. Ali'nin hayatına baktığımızda takvanın en üst derecesini görürüz. "İlmin babası" cesaretin timsali gibi sıfatlar yakıştırılmıştır. Hz. Ömer hilafet döneminde davalara bakarken, kendi kararından daha çok Hz. Ali'nin kararına (bilgisine) güvenmiştir. Fakirlikle, çilelerle dolu bir hayat görürüz onda, her büyük bilgede olduğu gibi; akbaba sürülerine "aman" vermeden yapılan mücadeleleri görürüz...

İslam'da ilk ayrılıklar Hz. Osman'ın hilafetinin ikinci yarısında, (son 6 yıl) alevlendiği belirtilir. Bu ayrılıkların fitilinin nasıl atıldığına bakarsak, Osman (r.a.)'nın akrabalarını vali, kadı, memur gibi yüksek mevkiilerde tutması, idareyi tastamam oluşturamamasıdır. Kendi kabilesinden olan kayırmalar şehrin ileri gelenlerini kızdırır; hatta Mekke dışına sıçrar. Basra'dan, Şam'dan bir grup isyancı Osman'ın (r.a.) evini kuşatır ve günler süren bu kuşatma sonucunda Halife, Kur'ân okurken 80 küsür yaşında şehit edilir. İsyancılar Hilafeti ashab arasında önemli bir konuma sahip olan kişilere önermişlerse de hiçbiri bu yükümlülüğün ağırlığına girmeyeceğini söylemişlerdir. Teklif Son olarak Ali (r.a)'ın kapısına gider ama Ali (r.a.) bu buhranlı çalkantılı geleceğin farkında olup evinin bir köşesine gizlenir, -Ömer (r.a.) gibi o da- hilafeti kendisine uygun görmeyerek reddeder. İsyancılar onu bulduklarında hilafet için ikna ettirirler. Artık Müminlerin emiri için zorlu süreçler, kardeşin kardeşe karşı savaşacağı kanlı muharebeler, Hz. Peygamber'in bahsettiği "Fitne" zamanlarını yaşayacaktır.
Aşere-i Mübeşşere'den, Talha ve Zübeyr (r.a.) Ali (r.a)'a zorla bey'at ettirilir. Talha, "kılıç tepemdeydi, o yüzden razı oldum." Zübeyr de buna benzer bir açıklama yapar. Daha sonraları bu iki insan Cemel'de Hz. Ali'ye muhalif olmuşlardır. Bu karışıklığı görünce olası bir soru zihinde beliriyor: Cennetle müjdelenen insanlar nasıl olur da birbirlerine karşı saf tutarlar? Biri haklıysa, diğerinin haksız olması beklenemez mi? Haksız olan bir insan cennetle nasıl müjdelenebilir?
Haklı Ali (r.a) olduğu halde, Hz. Aişe, Hz. Zübeyr, Hz. Talha haksız duruma düşmüş olmazlar mı? Yüzlerce -belki binlerce insanın hayatına mal olan, anaların çocuklarını yetim bırakan, evleri barksız, çocukları babasız bırakan bir dava, nasıl sorgulanabilir?

Ahmet Lütfi Kazancı akla durgunluk veren bu durumu, Cemel Vak'asını, bir fitnenin sonucu olduğuna bağlayarak cereyan ettiğini belirtiliyor. Hz. Aişe annemiz Hz. Osman'ın katili olarak Hz. Ali ve beraberindeki kişileri sorumlu tutar.

Hz. Ali yola çıktığında orduysa birlikte bir su kenarında konaklar. Köpekler geceleyin göğü inletircesine ses çıkarırlar. Bu köpekler Resulullah'un işaret ettiği Hav'eb köpekleridir. "Dikkat et," der, "Sen Hav'eb köpeklerinin bağırdığı toplulukta olmayasın." Aişe (r.a.) bu söz aklına geldiğinde elini dizlerine vurmaya başlar ve geri dönmeye karar verir. Bunu içine sindiremeyen fasıklar devreye girerek bulundukları yerin Hav'eb suyu olmadığına dair etraftan buldukları 50 kişiye yemin ettirirler. Talha ve Zübeyr'in (r.a.) oğulları bu hadisenin başını çekmiş olup İslam'da yüz kızartıcı ilk yalancı şahitliği yaparlar ve böylelikle Aişe (r.a)'ı geri adım atmaktan vazgeçirirler. Olaylar birbirini izlerken iki ordu cenk meydanında buluşmuşlardır. Hz. Ali'nin Zübeyr bin Avvam'a söylemiş olduğu söz, Hz. Peygamber'in Hz. Ali'nin "Hak" yolunda olduğunu bildiren bir hadistir. Zübeyr Peygamberin ağzından çıkan bu sözü işitince kararını sorgular ancak binlerce kişiyle geldiği bu orduya geri çekilme emrini vermesi takdirinde itibarını zedelemiş olacağını düşünür. İnsanlar karşısında küçük düşecek olmanın, Allah (c.c) karşısında küçük düşecek olmaktan daha önemli sayılmasını hayretle okuyor, şaşırıyoruz.

Talha ve Zübeyr (r.a.) şehit olurlar. Ali (r.a.)'ın ordusunda bulunan, Talha'yı öldürüp başını getiren bir kişi: Ey Mü'minlerin emiri! İşte Talha'yı öldürdüm. Müjdemi isterim." Demiş, Hz. Ali'nin cevabıysa:

"Talha bin Ubeydullah'ı öldüreni cehennemle müjdeleyiniz."

Olayların karışık vahametini bu cümleden anlayabiliyorsunuz.

Sonuç olarak Aişe (r.a.) ve ordusu Cemel'de mağlup olmuştur. Hz. Osman'ın katillerinin bulunması için intikam hırsıyla içilen and, kötü sonuçlar vermişti. Ali (r.a.)'ın Osman (r.a)'ın katillerini bulmakta veya cezalandırmakta geç kalmasını sebep göstererek kan dökmeyi, İslam'daki ilk ayrılıkların temelini atmışlardı. Üzerinde durulduğu üzere, Hz. Ali, cahiliye kabileciliğinin tekrar hortladığı bir zamanda yönetim sürmekteydi, yazara göre. Devlet işleri rayına bir türlü oturmuyordu, düzen yoktu ve Ali (r.a) böyle bir zeminde Osman (r.a.)'ın katillerine geç de olsa kısas getirecekti. Hz. Aişe ve beraberindekilerin imza attığı bu olay, bir kadının yönetim sahasında olmasıyla da ilktir. Ve başarısızdır da. Ancak o her şeye rağmen Müminlerin annesidir ve öyle olmaya devam edecektir. Tüm Müslümanların üzüntüyle hatırlayacağı bir hadise olmuştur Cemel Savaşı.

İktidar ve Hilâfet makamı için gözünü hırs bürüyen Şam Valisi Muaviye bin Ebu Süfyan, bu makamı elde edebilmek için Hz.Osman'ı öldürenlerin intikamının alınması fikrini ortaya koyar, propaganda yapar. Osman'ın evinin iki ay boyunca gün isyancılar tarafından kuşatılırken Muaviye'nin neden yardım göndermediği, niyetine neyi alet ettiğini göstermektedir. Muaviye'nin sağ kolu sayılan Kureyş dâhisi Amr bin As bile bu sual kendisine sorulunca, "Osman'a yardım konusunda en son konuşacak olan biziz, bu olaya göz yumduk" demiştir. Emevi ailesinin ashab düşmanı olduğunu; mevkii ve makam düşkünü olduğunu her kitapta görebiliriz. Fakat Osman ve Ali (r.a) hakkında güçlü rivayetlerin olduğu belirtilerek yönetim anlayışında ilk iki halifenin gerisinde kaldığı söyleniyor.

Hz. Osman şehid edildikten sonra Hz. Ali dördüncü Hâlife olarak devlet başkanı olduktan sonra Bağdat, Şam, Mısır gibi ülkelerin Vali ve kadılarını değiştirmek ister ve hepsine birer birer mektup yazar. Peygamberin Amcası Abbas'ın oğlu Abdullah Bin Abbas, Ali'nin bu kararı vermeden önce kendi fikrini yerine getirmesini ister. Düşüncesi şudur:

"Muaviye Şam'da güçlü durumdadır ve sana cehpe aldığını biliyorsun. Ey Ali onu azletme; çünkü o bildiğin gibi Emevi soyundandır. Osman'ın ölümünden seni sorumlu tutarlar ve sıkıntıya girersin."

Ancak Hz. Ali bildiğini okuyup kararını vermiş; ardından gelecek korkunç sonuçlar için kapı aralamıştır. Şunu hatırlatmak gerekiyor: Hz. Osman'ın vali ve kadıları kendi akrabalarından olması nedeniyle onu çokça eleştiren Ali, bu duruma kendisi düşer. Danışma meclisindeki üyeleri kendi oğulları olduğu düşünülürse bazı konularda hata yapıldığı kanısına varılabilir.

Muaviye Hz. Osman'ın kanlı gömleğini ve eşinin kesilen parmaklarını Şam'daki Mescidin duvarına asarak insanları tahrik ederek kışkırtır. İntikam duygusunun alevlenmesi için bu gömlek ve kesik parmakları belli aralıklarla minbere çıkartır. Sürü psikolojisini çok iyi okuyan Muaviye'ye ne dediğine bakılmaksızın tapılır, tıpkı Nazi Almanya'sındaki Alman halkı gibi.

Bu mesajlarla kıvılcımlar alev almaya başlamış, aynı secdeye aynı kıbleye eğilen insanlar Sıffin ovasına ayak basmışlardır. Hz. Ali ve taraftarları Fırat nehrinden kendileri ve hayvanları için su almak için yanaştıklarında Amr bin As'ın ordusuyla karşılaşır ve su almalarına izin verilmez. Hz. Ali Muaviye'nin ordusunu mağlup etmek üzereyken Muaviye'nin Mısır valisi Amr, Kur'ân sayfalarının oklar ve mızraklardan geçirilmesini; ve hakemin Kur'ân olmasını talep eder. Emân diler. Hz. Ali bunun bir aldatmaca olduğunu; zafere çok yakınken mağlup olmamak için böyle bir yolu tercih ettiklerini ordusuna bildirse de, bu görüş orduyu ikiye ayırır. Kimileri Kur'an'ın hakem olmasını isterken kimleri Ali'nin görüşünü savunur. Neticede Ali ve taraftarları kazanacağı bir muharebeyi geri çekilerek terkederler. Kur'ân'ın hakem olmasını isteyen Hariciler Hz. Ali'yi "Lâ hükme illâ lillah" diyerek hüküm yalnızca Allah'a aittir. İnsanlar arasında hakem seçilip, hüküm verilemez diyerek bu sefer karşı çıkıp, onu kâfirlikle suçlarlar. Hz. Ali ise; "İşte Kur'ân. Hükmü verecek Hakem O'dur" diyecek, 12 bin olan (Hariciler) köyündeki 8 bin kişi Hz. Ali'nin safına geçer. Geriye kalanlar küfürlerinde sabit kalarak Hz. Ali'yi öldürmek gibi kirli bir işe İmza atarlar. Hariciler'i bugünkü Işid zihniyetine tüm aşırılıklarıyla; haram damgasını vurduğu şeylerin çok daha haram olan suçları işleyip çelişmeleriyle, katliam yapmalarıyla ve barış dini İslam ile taban tabana zıt olmalarıyla mirasçıları olduğunu belirtebiliriz. Bunun en temel problemi, Kur'an'ı hiçbir zaman anlayamamak, bir iki veya birkaç ayete takılı kalıp, "kendi"ne topluma mâl etmek, saptırmak/sapıtmak.

Hz. Ali, Ebu Musa el Eş'ari'yi hakem olarak gönderirken, Muaviye, Amr'ı gönderir. Amr hile yaparak "kağıt üzerinde" kazanır. Muaviye ve taraftarlarının hileye başvurması bir kez daha yinelenir. Öyle ki Ali (r.a)'ın kardeşi Akil'i altınlara kandırması, yine Hz. Ali'nin Mısır Valisini zehirleterek korkunç bir cinayet işlemesi; daha önemlisi bu valinin Kays'ın kendisine itaat ettiği yalanını halka açıklayıp bu haberin Küfe'ye ulaşacağını hesap etmesi büyük oyunlarından bir tanesidir. Hz. Ali ise Kays ile aralarındaki mektuplaşmalardan sonra onu azletmiştir. Kays azledilmeseydi belki de Muaviye bertaraf olacak, Bu kadar kan akmayacaktı. Hz. Ali'nin siyasi hamleleri en çok burada kendini belli eder.

Hz. Ali'nin "Hak" olduğunun ispatlarından biri şu hadis-i şeriftir:

"Ammar bin Yasir'i yolundan sapmış bir topluluk öldürecektir."

Ammar Hz. Ali'nin tarafındaydı ve şehit düştü. Muaviye'ye bu hadis hatırlatıldığında, Ammar'ı üzerimize getiren onlardır, dolayısıyla katili de onlardır gibi saçma bir cevap bulması daha kötüsü bu söze itaat edilmesi, hadis'in yok sayılmasıdır. Hz. Ali'nin şehit edilmesinden sonra Muaviye lanet kampanyaları düzenlemiş, minberlerde her cuma günü adet olarak kabullenilip yapılagelmiştir.

Hz. Ali gibi mübarek bir insanı daha yakından incelediğim için mutluluk duyuyorum. Peygamber'in izinden gelen her şahsiyetten öğrenilecek çok şey var. Keşke onların izinden gidebilsek. Bu güzel eserden nasibimi alırken sizlere de mutlaka tavsiye ediyorum.
600 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10 puan
Öncelikle Allahın selamı ve resulünün(sav) şefaati üzerinize olsun.

Bu güzel eseri okurken kendimi içinde gerçekten yaşıyor gibi hissettim. Kesinlikle hiç sıkılmayacağınız ve yaşayarak sevkle okuyabileceğiniz akıcı mükemmel bir eser.

Yalnız kitapta verilen bilgiler arasında yazarın sık sık yorumlar yapması rahatsızlık vermedi değil. Hiç gerek de yoktu. Yazarın kendisini biraz da radikal buldum. Fikirlerinde pek orta yolda yürümediği hissini bana verse de haklı olarak hissiyatlarına katılmamak da elimde olmadı diyebilirim. Fakat olayları anlatırken kahramanların kötü yanlarının yanında iyi yanlarını da yansıtması kendisinde ki bu yanlı tutumu bir nebze yumuşatıyor aktardığı izlenimlerle dengeyi okuruna bulduruyor ve daha sağlıklı düşünüp hareket etmesinde yardımcı olmuyor değil. Bu açıdan yazarı tebrik ediyor, Yüce Rahmanın ondan ebeden razı olmasını diliyorum.

Sonuç olarak; Ehlibeyt yanlısı bir tarafgirliğin zarar vermeyeceği kanaatine vararak, Bu sürükleyici sıkılmadan, yaşayaraka okuyabileceğiniz yazarımızın bu güzel eserini kesinlikle tavsiye eder, istifadelerinize sunarım.

Sıhat ve afiyette kalmanız dileği ile...
Selam ederim.
Saygılarımla...
674 syf.
·6 günde·10/10 puan
"Yemin olsun ki onların hayat hikayelerinde akıl sahipleri için çeşit çeşit ibretler vardir. Bu Kur'ân uydurulmus bir söz değildir. (Yusuf Süresi / 111. Ayet )"
Peygamberler ,Allah tarafından emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmek ve Hidayet yolunu yaşayarak göstermek üzere tayin edilmiş insanlardır.
ALLAH azze ve celle muhakkak ki Hz. Adem den Hz. Muhammed Mustafa s.a.v kadar bizim bildigimiz 25 ve bilmediğimiz binlerce peygamber göndermiştir. Ancak insan oğlunun bunlara ne kadar itimat ettiği açık bir şekilde günümüzde bile gözler önündedir.
Allahu Teâlâ ben yeryüzünde bir halife yaratacağım diye buyurdugunda melekler orada bozgunculuk çıkaracak birini mi yaratacaksin demişlerdi. ALLAH Teâlâ sizin bilmediğinizi bilirim diyerek içimizden çıkacak büyük Peygamberleri, Nebileri, alımleri, ulemalari ve kalbi iman aşkı ile yanan müminleri mujdeliyordu.
Hz. Adem yasak meyveyi yiyerek cennetten çıkarılmıştı. Lakin Allah en başta onu yaratirken ben cennette bir halife yaratacağım dememisti yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti. Yani daha imtihana girmeden HZ. Adem in bu imtihanı kaybedecegi belliydi. Yoksa Hz. İbrahim i ateşten , Hz. NUH u turfandan, Hz. Lut u inkarci karisindan, Hz ismail i kurban olmaktan , Hz. İsa yi idam edilmekten ve Hz. Muhammed Mustafayi harber kalesinde bir kemik parçasını konusturarak zehirlenmekten kurtaran Allah Hz. Adem in de o meyveyi yemesini önlerdi. Ama imtihan edilmek için öncelikle dünyaya inmek gerekirdi.
Ve en ilk yaratılan insan ilk peygamber evlat acısını yaşayan ilk baba ,Hz. Havva ilk evlat acısını tadan anne oluyordu. İşin daha acısı bu acıyı yaşatan katılde kendi oğulları idi. Dünya durana kadar tüm cinayetler onun üzerine yazilacakti üstelik.
Hani evlatlarimiz sözümü dinlemedigi zman beddua ederiz ya... Düşünün Hz. Adem in oğlu katil olmuş , Hz. NUH un oğlu kendine iman etmemiş ve tufan da boğulmus, peygamber babalar evlatları imtihan edilirken bir kere bile beddua etmemiş Hep dua etmiş hidayete çağırmış. Evladin imtihan olduğunu gözler önüne sermislerdir.
Hz. NUH ve Hz. Lut Kariları kendilerine iman etmedikleri halde onlari boşamamis aksine onları imana davet etmekten bir dakika bile geri durmamislar. Asiye ise firavuna rağmen iman etmiş bu yolda canını vermişti. Birde günümüzde ki kadınlarin ve erkeklerin birbirine karşı sabrsiz davranışları.
Bu kitabı okurken peygamberlerin hayatı ile birlikte Kurani Kerim'de geçen bir çok hükmü ve birçok ayetin de anlamını öğrenmiş oluyoruz. Hangi ayet hangi şartlarda kime indi. Hepsi tane tane anlaşılır bir şekilde yazıyor.
Tarih tekerrurden ibarettir derler ya ibret alınmayan ders alınmayan tarih tekrar eder edecekte.
Kendilerine yüzlerce peygamber gelmesine rağmen iman etmeyen , peygamrini şehit eden israil oğulları ( Yahudiler) dünya durana kadar hem Allahın hem müminlerin lanetini üzerlerinde taşıyacak.
Hz. Muhammed Mustafa s.a.v yakışır bir ümmet olmayı bize nasip eyle Allahım.
Cehennem kapılarını açınca 》 EY cehennem kızım fatima oğlum ibrahim sana feda olsun illa Ümmetim illa Ümmetim diyen habibinin karşında bizi boynu bükük bırakma Allahım.
Kitabı sonuna kadar tavsiye etmekle birlikte uzun yazıp vaktinizi aldıgim için hakkinizi helal etmenizi isterim .
Allahın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun hayrli günler.
Es selamu aleyküm...
264 syf.
·1 günde·10/10 puan
Yıllar önce okuduğum bir seri. Şu ana kadar peygamberimizin hayatıyla ilgili okuduğum en kapsamlı ve en iyisi diyebileceğim bir seri. Dili sade ve akıcı. Bu kitapları okurken daha önce duymadığım olaylara tanıklık ettim. Bu sayede peygamberimizi, sahabeleri ve o devri daha iyi tanıma şansı buldum. Eğer peygamberimiz Hz Muhammed'in(s.a.v) hayatını iyi bilmiyorsanız ve kapsamlı bir şekilde öğrenmek istiyorsanız bu kitap tam size göre. Alın şimdiden ve sayfaları çevirirken o zamanın az bilinen olaylarına tanıklık edin.
231 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10 puan
Yazarın," Kitabı okuyan üvey anneler arasında öksüzlerini kendi yavrusu gibi bağrına basabilecek fazilette hanımlar çıkarsa maksat hasıl olacaktır." dediği gibi bu kitabı okuyunca annenizin kıymetini daha derin bir şekilde anlayacaksınız....
Her kadının anne olabileceği fakat,her kadının iyi bir üvey anne olamayacağının vurgulandığı,zaman zaman duygulanacağınız ve gözyaşlarınıza hakim olamayacağınız bir roman...
Annenizi ne kadar seviyorsunuz ?
İsterseniz bir test yapın ve annenizin olmadığını düşünün ( gözünüzü en az beş saniye kapatın )....?!
Ben bu vesileyle diyorum ki ; Annesi olanlar bir özlemle-hasretle sarılsınlar,olmayanlar ise annelerinin ruhu için bir ( Fatiha ) okusunlar...
Bu kitabı üvey annelerin mutlaka okumasını tavsiye eder, iyi okumalar dilerim.
264 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Peygamber Efendimizin hayatı roman şeklinde anlatılmış. . Kitaplara başladığınızda 6 cildini bitirmeden elden bırakılmayacak kadar sürükleyici... Ve okurken sanki o iklimdeymiş gibi hissediyorsunuz.
2 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Bu seriyi yıllar önce okumuştum. Peygamber efendimizin (s.a.v.) hayatını bu kadar etkileyici öğretici , akılda birakarak anlatan bir eser daha okumadım. Özellikle sahabe hayatlarını, sahabe efendilerimizin (r.a) İslama hizmetlerini etkileyici bir islam tarihi ile birlikte okuyacaksınız. Seri 6 kitap ve okuduğunuzda etrafınızdaki herkese tavsiye edeceğinize eminim. Özellikle peygamber efendimizin (s.a.v ) hayatını hiç okumamış olanlara tavsiye edilir. Kitapli saatler.
264 syf.
·Puan vermedi
Peygamber Efendimizin hayatını anlatan 6 kitaplık serinin ilkidir. Öncelikle yaradılmışların en hayırlısının hayatını tekrar okumak gayet keyifliydi. Ancak benim gibi farklı yazarların aynı tür kitaplarını okudu iseniz, bu kitapta farklı bir olay ya da konuya rastlamanız oldukça zordur. Ama daha önce hiç siyer okumadıysanız oldukça akıcı bir dille yazılmış bu seri tam size göre. Efendimizin doğumu, gençliği, evlilikleri, peygamberlik görevi, katıldığı savaşlar... kısacası bütün yaşamı kapsamlı bir şekilde ele alınmış. Şimdiden iyi okumalar :)
349 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10 puan
Adından da anlaşıldığı gibi,ilk 4 büyük halifemizin ilki olan Hz Ebubekir'in hayatını anlatan bir kitap.Bilgilerimizi tazelemek hatta üzerine bir şeyler ilave etmek açısından da güzel bir kitap.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Lütfi Kazancı
Tam adı:
Ahmed Lütfi Kazancı
Unvan:
Türk İslam Tarihi Anabilim Dalı, İslam Araştırmacısı ve Bilimadamı
Doğum:
Çorum, Türkiye, 1936
İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nden 1964 yılında mezun oldu. Çorum ve Isparta'daki imam-hatip liselerinde öğretmenlik yaptı. Daha sonra 1977'de Bursa Yüksek İslam Enstitüsü'nde Arap Dili ve Belagatı asistanı oldu. 1980'de bu üniversitenin öğretim görevlisi kadrosuna geçti.Sonra İstanbul'da özel bir fakültede çalışmaya başladı.1983 yılında Ailesi ile birlikte Bursa'ya taşındı. 'Hitabet-i Nebeviye' teziyle doktor (1983), 'Abdülmelik b. Mervan ve Ziyad b. Ebih' teziyle doçent oldu. Daha sonra profesörlüğe yükseldi. 16.07.2003 tarihinde Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden emekliye ayrıldı.

İslam Tarihi ve Peygamberler Tarihi üzerine çok sayıda kitabı, araştırma, derleme, tercüme ve makaleleri vardır. Ayrıca İslâm ahlakına vurgu yaptığı romanlarıyla da tanınmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 55 okur beğendi.
  • 1.287 okur okudu.
  • 46 okur okuyor.
  • 365 okur okuyacak.
  • 13 okur yarım bıraktı.