Alfred Döblin

Alfred Döblin

8.4/10
5 Kişi
·
5
Okunma
·
0
Beğeni
·
706
Gösterim
Adı:
Alfred Döblin
Tam adı:
Alfred Bruno Döblin
Unvan:
Alman romancı, deneme yazarı ve doktor
Doğum:
10 Ağustos 1878
Ölüm:
26 Haziran 1957
Alfred Bruno Döblin (d. 10 Ağustos 1878, Stettin - ö. 26 Haziran 1957, Emmendingen) Alman romancı, deneme yazarı ve doktor. En tanınmış romanı Berlin Alexanderplatz (1929). Çeşitli edebi akımlarda ve stilde üretken olan Döblin, Alman edebiyatındakimodernizmin en önemli yazarlarından biridir.
Mısır ülkesinde köleler yıllar boyu, hiç makine olmaksızın kral mezarları inşa etmişti. Günümüzde ise Avrupa'nın işçileri yıllar boyu, önlerinde makineler, kişisel servetler inşa ediyor. İlerleme mi bu? Olabilir. Fakat kimin için?
Tek başına gitmek çok zor, sendelersin, düşersin, kim kaldırır? Yorgunsun, kim destek olur? Sen sessiz sessiz yeryüzünden ve zamandan geçen gezginsin..
Deniz kıyısında öpen, dans eden dalgaları dinleyen biri, dünyada en güzel şeyin ne olduğunu bilir. Çünkü o aşk ile yarenlik etmiştir.
Yüreğini sporda mı yitirmiştin? gençlik hareketinin çağlayan ırmaklarında mı? Politikanın karmakarışık savaşımında mı?

Oralarda yitirmedim..
Yoksa hiçbir yerde mi yitirmedin?
Sen yüreğini hiç yitirmeyenlerden misin? Yüreğini kendine saklayan, tertemiz koruyan, mumya gibi?...
ALMANYA’NIN FAŞİZME SÜRÜKLENMESİNİ BİR ROMANDAN OKUMAK

BERLİN ALEKSANDER MEYDANI – ALFRED DÖBLİN

Dünyayı tanımak maksadıyla belgesel izlemektense, sinema filmi izlemeyi yahut bir roman okumayı yeğlerim.Nedeni ise belgeselcinin de bir dünya görüşünün olması ve buna uygun bir film yaratmayı hedeflemesidir. İnsan denilen yaratığın asla objektif olamayacağı, meselelere her zaman duygu ve düşünce dünyasındaki doğrulara göre eğileceği kanaatindeyim. İşte sorun da bu noktada, belgeselci anlatım esnasında gerçek bilgiden istifade etmek zorundadır. Kuşkusuz dünya görüşünü kamerasına yansıtırken, bir takım işine gelmeyen gerçekleri sümen altı etmesi ve bundan daha kötüsü gerçek bilgiyi eğip, bükmesi, deforme etmesi kaçınılmazdır. Kısacası bir nevi dolandırıcılıktır belgeselcilik. Lakin kurmaca çekenler için aynısını söyleyemeyeceğim. Kendi dünya görüşünü ifade etmek istediğini saklamak, objektif olmak gibi bir derdi olmadığı için en azından daha dürüst. Bakış açısını yansıtırken hakikatleri anlattığı iddiasında değil. Bu durum en saçma kurmacaların bile belgeselde önümüze sunulan düzmecelerden daha objektif olduğunu gösteriyor. Nitekim insan tabiatına ilişkin en objektif tetkiki Shakespeare eserlerinde bulmamız boşuna değil.

Yine elimde hakikati oldukça objektif bir biçimde anlatan bir kurmaca var. Bir roman, bir sinema filmi ve son olarak 9 bölümlük bir seri sinema filmi olan Berlin Aleksander Meydanı. Bu eserleri incelemekle 20. yüzyıl başlangıcında Avrupa'nın ve bilhassa Almanya'nın içinde bulunduğu durumu ve devamında yaşanacak olan 2. büyük savaşın nedenleri hakkında fikir sahibi oldum. Ve bundan daha önemlisi sanat akımlarındaki ani değişikliklerin hangi toplumsal meselelerden kaynaklandığı kanısına vardım. Şu hususta eminim ki tarih bilinmeden sanat eseri okunamaz.

20’li yıllar, Dünya Savaşından büyük bir yenilgiyle çıkan Alman İmparatorluğu için zor günleri de beraberinde getirmişti. Ekonomik krizler, tamirat borçları, işsizlik, romantiklerin hayalini kurdukları yitik cennetlerin, altın çağların artık asla geri gelmeyeceğini göstermişti. Hayal kırıklığına uğramış sanatçıların, yeni sanat akımı artık ekspresyonizm, yani dışavurumculuktu.

Bahsini ettiğim sanatta yitik cennet özlemine dair yakınmayı ilk defa Orhan Hançerlioğlu'nun işaret ettiği Hesiodos dizelerinde görmüştüm.

Heyhat, demek ki gökyüzünün beni
Alçakça yaşanılan bu kederli zamana atması gerekiyormuş.
Bu çağ daha önce ya da daha sonra gelemez miydi?
Oysa bugün yeryüzünde bet bereketin kalktığı
Acı ve kederli bir yokluk çağı yaşıyoruz.[1]

Yaşanan kıtlıklar, iktidar zulümleri, kardeşin kardeşi dolandırması gibi bir takım aksaklıklar dertli ozan Hesiodos'u böyle yakındırıyordu işte. Elbet sanat eseri okurken tarih bilgisinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha fark etmiştim. Hançerlioğlu'nun anlattığına göre Hesiodos'tan bir kaç çağ önce İyonyalılar yaşarmış Balkan topraklarında, kuzeyden gelip göç etmişler. Kurdukları medeniyette özel mülkiyet yokmuş, bilim ve sanata önem veriliyor, insanlar barış içerisinde yaşıyorlarmış. İşte Hesiodos bu dizelerde aradığı yitik cennetler meğer bu çağda kalmış. [2]

Fakat insanların dertleri hangi çağda olursa olsun asla değişmiyor sanırım. Yıllar sonra gelen romantik kuşağın da bir yitik cennet özlemi vardı elbet. Tıpkı Antik Yunan'ın pastoral şairleri gibi eserlerini yaratırken tabiattan esin alıyorlardı. Sanayi Devriminin yarattığı psikolojik buhran, onlara eski çağ özlemi çektiriyordu. Ne diyordu büyük yazar Goethe: "“Sonsuz olan yalnızca doğanın zenginliği ve büyük sanatçıyı yalnızca o yetiştiriyor.” [3]

Özgürlük istiyorlardı romantikler. Sınırları aşmak... Goethe, Schiller, Novalis, Hölderlin, Heine, gibi Alman romantiklerin kalbinde de, tıpkı Hesiodos gibi özgürlüğün yaşandığı, bilimin ilerlediği, bolluğun ve bereketin hüküm sürdüğü İyonyalılar çağına benzer bir çağ yatıyordu. Bu sebeple daima o kayıp cenneti tasvir ediyorlardı. Onların doğadan esinlenmeleri, antik çağın pastoral şairlerine bir öykünmedir belki de. Romantik kuşağın bu hayallerle yanıp tutuşduğu bir sırada bir umut doğdu: Fransız Devrimi. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik vaat eden devrim, Sanayi Devrimin bunalttığı romantik kuşağın üzerinde güzel çağlara duyulan bir özlemi canlandırmıştı. Cılız bir umutla hüzün şarkıları yaratıyorlar ve tıpkı Hesiodos gibi yitip gitmiş olan güzel çağlara yakınıyorlardı. Lakin öncelikle devrim istediklerini vermedi. Tekrar hayal kırıklığı yaşandı. Yangın yerlerinde, enkazlar üzerinde ağıtlar yaktılar.

Fakat henüz Birinci Dünya Savaşı gibi bir yıkım yaşanmamıştı. Savaşın yarattığı yıkım ve devamında Almanya’nın yaşayacak olduğu sefalet, artık o cennete duyulan cılız umutları da ortadan kaldıracaktı. Dönemin yeni akımı artık ekspresyonizmdi. Onlar romantikler gibi tabiattan esinlenen cennet tabloları yerine, insanın iç dünyasındaki cinneti ortaya çıkaran, cehennem tabloları çizmeyi daha uygun bulmuşlardır. Artık kabusa benzer vampir, hasta ruhlu bilim adamı, canavar, hortlak, çocuk katili hikayeleri vardır eserlerinde. Esasında bu durum cinnetin eşiğindeki bir topluma ait ruh halinin sanata yansımasıdır. Ve bu yansımalar o cinnetten kurtulmak isteyen bir toplumun çok da yanlış şeylere yönlenişin habercisidir adeta. Aslında her iki akıma dahil sanatçıların da istedikleri aynı şeydir. Lakin umutlar ve ifade ediş tarzları arasında ciddi bir fark bulunmaktadır.

Ülkemizde fazla tanınmayan Alfred Döblin, ekspresyonist kuşağın önemli yazarlarından biri. Ve bu yazımızda onun bir Berlin Aleksander Meydanı kitabı ve bu kitaptan uyarlanan iki sinema filminden bahsedeceğiz.

“Berlin! Berlin! Berlin! Denizin dibinde bir trajedi. Batmıştı Berlin denizaltısı. Hava alamamıştı içindekiler. Hava alamadıklarına göre de ölmüşlerdi.”

Alfred Döblin

İşte böyle feryat ediyor Döblin. Bu batmış gitmiş medeniyeti anlatmak için bizi önce Almanya'ın kalbi olan başkent Berlin'e, sonra da o ketin kalbi olan Aleksander Meydanına sokuyor. Ve o meydanda kendini bulacak bir karakterin etrafında olaylar dönüyor. Adı: Franz Biberkopf.



Döblin tasvir ettiği batık Almanya'nın baş şehri Berlin'in tam kalbine sokmuş bizi. Yani kentin meydanı olan Aleksaner Meydanı'na. Bir kentin havasını soluyacağımız en iyi yer şüphesiz ki o kentin meydanıdır. . En ufak kasabadan, en büyük metropole kadar, o kentte yaşayan her sınıftan insanın buluştuğu ortak nokta olan kent meydanı, bu romanda bize genel hakkında bilgi veriyor. Bu kent meydanında bir kahraman var: Franz Biberkopf. Onun başına gelen hadiselerden yola çıkarak, önce nüfusu 4 milyonu bulmuş bir kenti sonra tüm Almanya'yı inceleme fırsatı buluyoruz. Şimdi dönem Almanya’sını tanımak adına biraz siyasi tarih malumatı edinelim:

“1923 Şubatında Berlin’de bir kilo et 3.400 Mark iken, Kasım ayında bu fiyat 280 Milyar Mark idi. 1921 de bir Dolar 70 Mark ilen, 1923 Kasımında bir Dolar 840 milyar Mark idi. Vergiler devlet masraflarının ancak %2 sini karşılıyordu. Solcuların kışkırtmasının da etkisiyle memlekette grevler artarken ve halk dükkanları yağma ederken, öte yandan Nasyonel- Sosyalist Partinin lideri Adolf Hitler, hükümeti “Soyguncular “ diye adlandırıyor ve “Diktatörlük istiyoruz” diye bağırıyordu. “ [4]




ALMANYA’NIN KALBİ BERLİN/ BERLİN’İN KALBİ ALEKSANDER MEYDANI


“Yaşamdan bir dilim tereyağlı ekmekten daha çok şey isteyip de F.B. gibi başlarına gelmedik kalmayanların okuması iyi olur.”

Alfred Döblin

Roman 1928 yılında geçiyor. Hamal ve çimento fabrikası işçisi olan Franz Biberkopf, yanlışlıkla sevgilisini öldürmüş, bu sebeple Tegel cezaevine girmiştir ve cezasını çektikten sonra kendisini yukarıda anlatılan Almanya’da bulmasıyla roman başlar. Berlin’de yaşamak ve iyi bir insan olmak istemektedir. Fakat artık pek çok şey değişmiştir Almanya’da ve bu durum evvela Franz’ın bir şok yaşamasına neden olur. Artık Franz’ın tek gayesi vardır: dürüst bir insan olmak. Kentin meydanı olan Aleksander Meydanı’nda seyyar satıcılığa başlar. "Başlangıçta hedefine ulaşır. Ancak bir süre sonra, parasal durumunun iyi olmasına karşılık, kendini bir savaşın içinde buluverir. Hiç beklenmedik bir anda gelen alınyazısını andıran bir şeyle savaşmaya başlar. Bu üç defa karşısına çıkar ve yaşamını altüst eder. Ona saldırır, fakat o her defasında kendini toparlar, ayağa kalkar güç bulur." [4] Hayat ondan almaya devam eder hatta bu sebeple bir kolunu kaybeder, ancak romanın sonunda kendisini bulmuş olarak Aleksander Meydanı’nda belirecektir.


Elbette romanın hikayesine dair daha fazla şey anlatmayacak fakat hikmeti üzerine konuşmaya devam edeceğiz. Bahsini ettiğimiz 20’li yıllar Almanya’sında dikkatimizi çeken iki husus var: birincisi yoksullukla kıvranan halk kitleleri, ikincisi lüks ve eğlence içerisinde yaşayan bir azınlık, yani sınıflar arası bir uçurumdan bahsedersek yanılmış olmayız. Bu durumun elbette organize suçu doğuracağını da eklersek yine yanlış düşünmüş olmayız. İşte böyle bir ortamda namuslu kalabilmek ve de alınteri ile geçimini sağlayabilmek oldukça safiyane bir düşünce olur. Nitekim Franz da bu safdillikle hareket ederek pek çok şeyini kaybetmiş, tokat üstüne tokat yemiştir ve onun gibi olan büyükçe bir kitle de vardır. Franz sadece Aleksander Meydanı’nda karşımıza çıkan bir karakterdir, pekiyi ya koca Almanya? Bu koca ülkede milyonlarca Franz yok mudur? Hal böyle olunca bu büyük kitlenin bir kurtarıcı bir peygamber beklemesi kadar doğal bir sonuç olamaz.

Dönemin sinemacılarından Fritz Lang’ın filmlerini izlediyseniz, onun sinema diline de aynı hususun hakim olduğunu görebilirsiziniz. Örneğin Metropolis filminde kitleler ile sömürenler arasındaki arabulucu olarak kalbi vicdanı işaret etmiştir. 1931 yılında çektiği M filmi ise daha gariptir. Bir çocuk katilinin yakalanamamasının kentte yaşadığı gerilimi yok etmede polis teşkilatı yetersiz kalmış ve dilenciler, gangsterler, dolandırıcılardan müteşekkil bir grup duruma el atmış, katili yakalamış hatta yargılamıştır. Bu grubun derdi tabii katilin yakalanmasından öte, katili arayan polislerin baskısı nedeniyle sekteye uğrayan iş hayatlarına eski canlılığı geri kazandırmaktır. Olayın çözülmesinde etkili olan gangster şefi Schränker karakteri ise gerek etkili konuşması, gerek kararlı duruşu ile bize gelecekteki Almanya lideri hakkında şimdiden izlenim vermektedir. Nitekim siyası çalkantılar, ülkede yükselen sosyalizm etkisiyle artan grevler nedeni ile Alman orta sınıfının iş hayatı sekteye uğramış bu sebeple de kendilerine bir Schränker bulmuşlardır: Führer Adolf Hitler'i.


Şimdi yavaş yavaş bir sonuca ulaşmaya başladık. Ekspresyonistler sanat eserlerini ortaya koyarken adeta gelecekten haber vermişler. Almanya kentini bir insan vücuduna benzetirsek, Franz o kentin kalbi olan Aleksander Meydanında bir bedenin yaşam çabasına dair reflekslerini yansıtmaktadır. Halk kendisini bu durumdan kurtaracak bir peygambere ihtiyaç duyuyorken, Berlin sokaklarında gamalı haçla yürüyen bir grup vardı. Ezoterik faaliyetleri, liderlerinin karizmatik tavırları, kitlelere cennet vaat etmesi o grubun ilerleyen yıllarda Almanya’nın yönetimini ele geçirmesine neden olacaktır. Çünkü Gustave Le Bon’un da işaret ettiği üzere kitleler hürriyetten çok itaate muhtaçtır.[6] Bu kaosa benzer yaşamdan kurtulunup düzen gelmesi kitlelerin yegane ihtiyacıdır. Nitekim Almanya gibi ilim ehli bir milletin böyle faşizme sürüklenmesi başka türlü açıklanamaz. İnsan türü her ne kadar eğitim, kültür, bilimle kendisine bir misyon edinmiş olsa da hayatta kalma durumu söz konusu olduğunda onun en hayvani yönleri ortaya çıkacaktır.

Roman ilk defa 1931’de Phil Jutzi tarafıdan sinemaya uyarlanmış. 1980’de ise ünlü Alman sinemacı Rainer Werner Fassbinder 939 dakikalık bir film çekmiştir. Dizi formunda sinemaya aktarılan eser TRT’de 14 bölüm halinde gösterilmiş. Gerek kitap, gerekse bahsini ettiğim filmler harikulade eserler. Bunu bir öneri olarak kabul edebilirsiniz.


Tüm bu neticelerden hareketle başta işaret ettiğim hususa geri dönerek yazımı sonlandırmak istiyorum. Dokümanter eserler, siyasi nitelikte çalışmalar, akademik faaliyetler, hiçbiri sanatın tesirine ulaşamıyor. Sanat zaten, bir takım toplumsal meselelerden ve toplumun tüketim alışkanlıklarından türediği için toplumun ruhunu da en iyi o yansıtıyor. Dolayısı ile büyük sanatçıların elinden çıkmış eserleri tarihsel süreçle birlikte okuyabilirsek meseleleri daha iyi anlayabileceğimiz kanısındayım. Sizlerde bahsini ettiğim romanı okumak ve filmleri izlemek üzere bir istek uyandırabildi isem ne mutlu bana.


1. Hesiodos - İşler ve Günler (Çev. Suad Yakub Baydur)- Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları
2. Orhan Hançerlioğlu - Düşünce Tarihi - Remzi Kitabevi
3. Goethe - Genç Werterin Acıları - İş Bankası Yayınları
4. Prof. Dr. Fahir Armaoğlu – 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi - İş Bankası Yayınları
5. Alfred Döblin - Berlin Aleksander Meydanı - Everest Yayınları
6. Gustave Le Bon - Kitleler Psikolojisi - Tutku Yayıınevi
Kitabi okudugum yillarda herkes birbirine soruyordu bu kitabi okudun mu diye.En cok konusulan kitaplardan oldu uzun bir dönem. Oldukca gercekci yalin bir cesaretle iyi anlatim gucuyle yazar eteklerindeki butun toplum pisliklerini ortaya cikarmis.Hem duygusal acidan hemde toplumsal acidan insan olmanin ne oldugunu sorusturmaya iten bir eser. filmini de yaptilar ama bence en iyisi kitabini okumak gerek önce.
Kitap antikahramanlar üzerine kurulu. Eski ahitteki eyüp hikayesini arka plana alarak nazilerin gelişini ve yıkımın sonuçlarını önceden haber veren başyapıt. Baş karakter biberkopf'un sehirdeki gezintileriyle şehri joyce'un dublini gibi yeraltı ve alt tabakasıyla keşfediyorsunuz. Bu roman aynı zamanda berlin şehrinin romanı. Döblin ana karakter franz biberkopf için " Ben onu eğlenmek için icat etmedim. Çetin, gerçek ve aydınlatıcı varlığını paylaşsın diye icat ettim" der. Ayrıca ünlü yönetmen Fassbinder tarafından kitaba sadık kalarak çekilmiş filmi de en az kitap kadar etkileyici.

Yazarın biyografisi

Adı:
Alfred Döblin
Tam adı:
Alfred Bruno Döblin
Unvan:
Alman romancı, deneme yazarı ve doktor
Doğum:
10 Ağustos 1878
Ölüm:
26 Haziran 1957
Alfred Bruno Döblin (d. 10 Ağustos 1878, Stettin - ö. 26 Haziran 1957, Emmendingen) Alman romancı, deneme yazarı ve doktor. En tanınmış romanı Berlin Alexanderplatz (1929). Çeşitli edebi akımlarda ve stilde üretken olan Döblin, Alman edebiyatındakimodernizmin en önemli yazarlarından biridir.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur okudu.
  • 22 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.