Targaryen Hanedanı’nın ejderhalar çağındaki ihtişamlı ama trajik tarihini anlatan bir destandır. Hikâye, Valyria’nın çöküşünden sonra hayatta kalan tek ejderha lordu soyunun, Westeros’a gelişini ve Aegon Fatih’in yedi krallığı birleştirerek demir tahta oturuşunu konu alır. Aegon’la başlayan bu hanedan, bir yandan ejderhaların kudretiyle hükmederken, diğer yandan kendi kanının ateşinde yanmaya başlar. Çünkü Targaryenler için en büyük tehlike dışarıdan değil, içlerinden gelir: güç hırsı, gurur ve kardeş kavgaları.
Kitap boyunca Martin, kralların ve kraliçelerin taht için verdikleri mücadeleleri bir tarihçi diliyle ama büyük bir trajedinin kalbiyle anlatıyor. Her bölümde bir dönemin yükselişi, ardından çöküşü vardır. Aegon’un fetihlerinden sonra gelen dönemde, tahtın varisleri arasında başlayan çekişmeler, sonunda “Ejderhaların Dansı” adı verilen büyük iç savaşa dönüşür. Bu savaş, sadece Westeros’u değil, ejderhaların soyunu da yok eder. Gökyüzü ateşle dolar ama hanedanın kalbinde bir boşluk kalır. Martin bu olayları öyle bir dille anlatmış ki okurken bazen ejderhaların kanat seslerini duyar gibi oldum bazen de bir annenin kaybettiği evladın sessiz çığlığını hissettim...
Ateş ve Kan, yalnızca savaşların, taht oyunlarının değil, insan ruhunun derin çelişkilerinin hikâyesidir. Her güç sahibi karakterin içinde hem bir ejderha hem bir insan vardır. Martin, bu kitapta “güç”ün ne kadar tehlikeli bir büyü olduğunu gösteriyor. Çünkü ateşin ısıttığı kadar yakma gücü de vardır. Ejderhalar bu yüzden bir armağan değil, bir lanettir. Targaryen’ler soylarını korumak için birbirleriyle evlenir, ama bu bağlılık zamanla onları birbirine düşman eder. Kan bağı, hem koruyan hem yok eden bir zincire dönüşür.
Romanın sonunda, geriye kül ve hikâyeler kalır. Ama Martin’in amacı yalnızca