“Kimi kitapların belli bir okuma zamanı vardır, o eseri anlaman için öncesinde gelişmiş sabra, temel bilgiye ve ilgiye ihtiyacın olur” denirdi. Özellikle klasikleri ve düşünce kitaplarını okurken gerçekten hak verdiğim bir görüş oldu bu. Aksi halde ya sıkılıyorsun ya da kitabı bitirmiş olmak için anlamadan bitiriyorsun.
Biraz uzun bir içerik oldu. Ama içime sindi. Bu kitap hakkında inceleme paylaşmak isteyen çok az kişi olduğunu farkettim ve kalemim döndüğünce düşüncelerimi paylaşmak istedim.
Bu kitabı 2020 yılının Mart ayında edinmiştim ve iki kez elime alıp bırakmıştım. İlgim vardı ancak temel bilgi kısmında dipteydim. Düşünürlerin bir kısmını tanımıyor, savundukları akımları bilmiyor ve söylemek istediklerinin bazılarını anlamıyordum. Bu durum biraz gurur meselesine dönünce; kitabı 3. Kez elime alıncaya dek birkaç dergi, belgesel ve anlatımı daha basit olan felsefe/düşünce kitapları okudum.
Öncelikle belirtmek isterim ki; yukarıda yazdıklarımdan dolayı kitabın dili anlaşılması zor, içeriği ağır gibi bir algı oluşmasın.
Kitabın ismi ‘Nietzche bu işe ne derdi?’ olsa da içerisinde birçok filozofun düşüncesi yer alıyor. Popüler olduğu için pazarlama nedeniyle kitap ismi olarak Nietzche isminin ön plana çıkarıldığını düşünüyorum.
Eser, 5 ana bölümden oluşuyor. Herbir bölüm kendi çatısı altında gündelik birçok soruyu yorumluyor.
(Spoiler)
Mesela;
Hayat Tarzı bölümünden bir soru: Ölümden korkuyorum. Bu normal mi?
Temel felsefi meselenin “doğuştan getirdiğimiz ölüm korkusunun üstesinden gelmenin mümkün olup olmadığı, ölümlülüğümüzü anlamlandırıp anlamlandıramayacağımız”olduğu.
Sonra açıklıyor yazarımız Marcus. Önce kendi düşüncelerinden bir giriş yapıyor, ölümün doğmak kadar gerçek olduğunu, yüzyıllardır insanlığın cevap aradığı bir soru olduğunu ve herbir cevabın bir