Savaş Çekiç

Savaş Çekiç

YazarTasarımcı
8.0/10
371 Kişi
·
1.185
Okunma
·
1
Beğeni
·
180
Gösterim
Adı:
Savaş Çekiç
Unvan:
Yazar, Tasarımcı, Sanat Yönetmeni, Öğretim Görevlisi
Doğum:
Türkiye, 1960
1960 yılında doğdu. 1984 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nden mezun oldu. 1992 yılında kurduğu kendi tasarım atölyesinde afiş, kurumsal kimlik, ambalaj, broşür, katalog, faaliyet raporu, kitap, dergi, takvim, illüstrasyon dallarında tasarımlar üretmektedir. Aynı zamanda sahibi olduğu ve sosyal tasarım alanında faaliyet gösteren No Tasarım dergisinin de sanat yönetmenliğini yaptı. 1995 – 1997 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda tasarım danışmanlığı ve tiyatronun gereksinimi olan görsel tasarım üretimi görevini üstlendi. 1996 ve 1997 yıllarında GMK’nun yönetim kurulunda yer aldı. 1997 yılından bu yana, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak ders vermektedir. 2009 yılından bu yana Bakırköy Belediye Tiyatroları’n için tasarım danışmanlığı yapmakta ve kurumun gereksinimi olan görsel tasarımları üretmektedir. Tasarımcının afişleri, Lahti Afiş Müzesi, Ogaki Afiş Müzesi, Dansk Plakat Museum, Zürih Poster Müzesi gibi pek çok müzenin yanısıra; uluslararası sergiler, bienaller ve trienallerde sergilendi. İşleri, ulusal ve uluslararası düzeyde ödüller aldı ve Graphis, Novum, Grafik Tasarım gibi ulusal ve uluslararası düzeydeki grafik tasarım yayınlarında ve grafik tasarım kitaplarında yer aldı. Tasarımcı ilki 2010 yılında gerçekleştirilen Marmara Üniversitesi Uluslararası Çağrılı Afiş Bienali’nin seçiciliğini ve direktörlüğünü yapmaktadır.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
416 syf.
·5 günde
Öncelikle bu güzel kitabı bana hediye edip, beni böyle güzel yürekli bir yazarla tanıştırdığı için Nesrin A. Hanıma çok teşekkür ederim.Kitap hediye eden arkadaşlarımız hiç eksilmesin.

"İçimde o kadar ses var ki uyuyamıyorum."

İncelemeye Eduaordo Galeano'nun bu sözüyle başlamak en doğrusu olur.Öyle ki Galeaono tüm dünyada ezilenlerin, yok edilenlerin, dışlananların, haksızlığa uğrayanların ve sömürülenlerin sesini hep vicdanında duyduğunu başka türlü anlatamazdı. Latin Amerikalı yazar bu kitabıyla dünyanın vicdanı olmuş sanki.Herkesin bilip de söyle(ye)mediği birçok şeyi korkusuzca söylemiş.Bir nevi ötekileştirilenlerin sesi olmuş .Güçlüden yana değil ezilenden yana olmuş yazar.Kendi deyimiyle her zaman boğanın tarafını tutmuş, matadorun değil.

Bir yıl 365 gün ve her güne bir not bırakmış yazarımız.Tarihte unutulanları günler vasıtasıyla tekrar canlandırmış ve yürütmeye başlatmış.Kitap tarihte bugün formatında yazılmış ve 1 ocaktan 31 aralığa kadar dünya tarihini yakından ilgilendiren kişi ve olaylarla ilgili kısa hikâyelerden oluşuyor.

Yazarın dili ve anlatımı oldukça sade.Kısa kısa cümleleri var.Anlatımında her şeyin fazlasını atmış.Anlatmak istediklerini en yalın haliyle 3-4 kelimelik cümlelerle anlatmış. O yüzden kitabı okurken edebi bir yön beklemeyin derim.Bunda etken gazeteci kimliği olmuş bence.Fakat bu kısa cümlelerle ABD'yi, emperyalizmi, siyonizmi, tüm dünya diktatörlerini ve ülkesi Uruguay'ın devlet başkanlarını korkusuzca tokatlamış. Tabii bu kadar sivri dilli olur da cezasız kalır mı? Öncelikle kitapları yasaklanmış, sürgünlere gönderilmiş, hapislerde yatmış. Son olarak İspanya'ya bir "Vatan Haini" olarak kaçmış. Hayat hikâyesi bizim Nazım Hikmet'in hikayesine ne kadar benziyor değil mi? Ama hikâyenin sonu Nazım Hikmet gibi yaban ellerde ölümle sonuçlanmıyor. Galeano daha şanslı.1985 yılında ülkesi sivil yönetime geçince Uruguay'a geri dönüyor.

Yazar şu an dünyada tanınıyor ama bu ünü çok geç elde etmiş.2009 yılında Venezuella Devlet Başkanı Hugo Sanchez'in Barack Obama'ya Galeaonu'nun kitabını canlı yayında hediye etmesiyle tüm dünya yazarı ve kitaplarını tanımaya başlıyor.Ardından çok satanlar listesine giriyor. Bu olaydan 6 yıl sonra da çok sahiplendiği dünyasından göçüp gidiyor.

Kitapta dünya edebiyatından tanınan bir sürü kişi var.Bizden de Nazım Hikmet'i kitabına almış. Nazım Hikmet'in tekrar Türk vatandaşlığına alındığı günü "Nazım göremedi" diyerek eleştiriyor.

Tarihe olan merakımdan dolayı ben kitabı sevdim. Ama herkesin de sevebileceği türden bir kitap değil. O yüzden tavsiye kısmında çekimser kalıyorum.

Son olarak kitabın yazarı gibi dünyanın öbür ucundaki acıları kendi acısı olarak bilmiş Nazım Hikmet'in şiiriyle incelemeye son veriyorum.Kendinden olmayanın acısını sahiplenen insanlar hep olsunlar.

KIZ ÇOCUĞU
Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâğıt gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.
"Nazım Hikmet"
416 syf.
·4 günde
"Ve günler yürümeye başladı.
Ve onlar, yani günler, bizi yaptı.
Ve bu şekilde doğduk biz,
yani günlerin çocukları,
sorgulayıcılar,
yaşamı arayanlar"
(Mayalara göre, Yaradılış)

Unutma, Hatırla! Gerçekleri söylemekten asla korkma! Dünyanın Adaletine güven, umutsuzluğa kapılma! Vicdanını dinle! Sorgulamaktan vazgeçme!

Ve günler yürümeye başladı,takvim yapraklarında gördüğümüz Tarihte bugün olayının bir yansıması gibi. Takvim formatında yazılmış,her bir gün için Tarih'ten birer öykü var kitapta. 1 Ocak'tan 31 Aralığa kadar tam 365 gün, 365 öykü,bazen tek bir paragraf,bazen tek bir cümle.
Sözcüklerin süsü ile oynamıyor Eduardo Galeano,olabiliğince minimalist. Sade ve basit az sözcüklerle bir yığın şey aktarıyor öykülerde.

Tarih'ten aldığı çoğu öyküler de masalsı bir anlatım var, ama bu masalsı anlatım gerçeklerden kaçmanızı sağlayamıyor, masalsı bir dille,gerçekliği bir iğne gibi sokuyor.Kurmaca gibi görünen öykülerin gerçekliği okuyucuyu derinden etkiliyor.

Her gün için farklı öyküleri var Galeono'nun.Bir gün, Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlığı için çekmiş olduğu acıları okuyorsunuz, diğer bir gün Amerika denilen ülkenin mide bulandıran emperyalizimini, başka bir gün savaşın ve paranın iğrenç yüzünü, ya da Tarih'te yer edinmiş kişilerin ölümüne veya doğumuna şahit oluyorsunuz.

Günlerin getirdiği öyküleri okudukça vicdanın sesini dinliyorsunuz,başkalarının acısına ortak oluyorsunuz, gerçekleri duymanın vermiş olduğu acıyı yaşıyorsunuz. Ama her şeye rağmen Eduardo Galeona umutsuzluğa düşürmüyor sizi, yeni bir gün ve yeni bir umut doğurmaktan da vazgeçmiyor.

Gerçekleri duymaktan rahatsız olmuyorsanız,ben her zaman vicdanımın sesini dinlerim diyenlerdenseniz bu kitap tam size göre. Keyifli okumalar...
416 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Eduardo Galeano Uruguay'lı gazeteci, yazar. Güney Amerikanın ABD tarafından, çorba misali karıştırıldığı dönemde yaşamış sol görüşlü bir yazar. Güçlü olanın, ezenin karşısında, özgürlük ve devrim aşığı, insanların dediğine aldırış etmeyen bir yazar. Latin Amerikadan bir kitabı okurken ya da bir filmi izlerken hissedeceğiniz; o samimi, masalsı, belki de bizden bir havası var yazdıklarının. Bu kitabı da takvim arkası yazıları gibi biraz, bütün bir yıla yayılmış bugün ne oldu anekdotları. (29 Şubatı bile unutmamış) Amerika ve Dünya tarihinden vurucu hikayeler anlatıyor Galeano" Günler Yürümeye Başladı"da. Bazen üç cümlede bazen bir sayfada yeni bir şey öğreniyorsunuz çoğunlukla. Ama etkileniyorsunuz da; dedim ya samimi yazıyor, vurucu yazıyor. Açıkcası yazım stili, dünya görüşlerinden bağımsız olarak, Yılmaz Özdil'i hatırlattı bana. İkisinin sevenlerinden de tepkiler alabileceğim bir cümle biliyorum; ama o kısa, bir şeyler çıkarıp okuyucuyu şaşırtmaya odaklı, bazen kelime oyunlarıyla zenginleştirilmiş tarih yapraklarında Özdil'in yazdıklarını andıran bir şeyler vardı gibi geliyor bana. Neyse, çoğunlukla Amerika ağırlıklı olsa da; Mayalardan Körfez Savaşına, Newton'dan Gutenberg'e, Nazım Hikmet'den Karl Marx'a herkesi yazmış Galeano. Sıkılmadan bir çırpıda bitiyor koskoca kitap. Hikayelerin başlıkları orijinal mi, çeviride mi eklenmiş anlayamadım ama, bazıları çok türkçe geldi bana:) Her güne bir hikaye/ bir olay tarzinda bir kitap olunca, ilk önce haliyle kendi doğum günüme baktım. Şansıma 1919 yılında ABD'den gönderilen Emma Goldman çıktı. Sayfanın sonundaki söz, benzerini çok yakın bir zamanda twitter'da gördüğümden olsa gerek gülümsetti beni. "Bütün savaşlar, kendileri yerine ölüme başkalarını gönderen savaşmaktan aşırı korkan ödlek hırsızlar arasında yapılır" demiş Emma Goldman 1919'da. Sonuç olarak; farklı bir şeyler öğrenmek, ya da tarihe bakıp bugünü anlamak, ya da sadece keyifli bir okuma için değerlendirebileceğiniz bir kitap " Günler Yürümeye Başladı". Teşekkürler
416 syf.
Okuduklarımızın çatısına yerleştirilmiş toplumsal, siyasal olgular olur genellikle. Bir eserde bir ya da birkaç tane en fazla. İşte Galeano üç yüz altmış beş olguyu koymuş önümüze. Her telden hem de. Seni cezbeden ne varsa al oku araştır öğren demiş sanki. Deneme tarzında yazılmış eserleri okumaktan çekinen onları okumak zor gelir gibi düşünen kitap dostları hiç düşünmeden okuyabilir bence. Çünkü eser ağır bir havada değil aksine Latin Amerika’nın o büyülü dili ile yazılmış. Galeano masal gibi anlatmış fakat asıl etkileyici tarafı masal havasında anlatılan gerçekler!
Yüzyıllar önce de şimdi de farklı formatlarda aynı acılar yaşanmış. Okurken özellikle tarihi olaylarda yüreği acıyor insanın . Kanıyor( eser için ipucu olmaması adına olaylardan örnek vermemeyi tercih ediyorum. ) Okurken daha bir farkına varıyor insan. Geçmişten ders almadan geleceğe yol aldığımızı görmek( dünya adına) çok acı.
Kendi adıma sevindiğim taraflardan biridir bu. Kadına verdiği değer ayrıca cezbetti beni. Tarihte katledilen, dışlanan , hor görülen bir varlık gibi karşımıza çıkan unutulmayacak kadın kahramanlara yer vermiş. Güçsüz olanın, ezilenin yanında duruyor Galeano. Yüzyıllar içinde geçirdiğimiz evrimi ve bir o kadar da yerimizde saydığımızı görüyoruz eserde( tüm konularda) Her anı yeni bir pencere yeni bir farkındalık. Okurken ,işte örnekleri burada, neden hala felaketler yaşanır yaşanmaz bir uyanma sonrasında tekrar uykuya dalma, diye düşünüyor insan. Unutmak!!! Aslında asıl mesele bu bence. Çok çabuk unutuyoruz. Farkındalığımız sadece anlık. Galeano bize unutmamız için bir ufuk açıyor.
İşaretlenen sayfalarla, araştırılacak hadiselerle doluyum şu an. Tekrar tekrar açıp okuyacağımdan eminim. Son olarak bu eserle beni buluşturan Tuco’ ya çok teşekkür ediyorum. Umarım eseri merak edip okumak isteyen olur. Zira onun için spoilerden kaçındım. Galeano okunmalı hem de hemen!!!
416 syf.
·4 günde·8/10
Kısacık cümlelerin üstümdeki sarsıcı etkisi beni hep hayrete düşürmüştür. Bu kadar az ve öz bir sözle tüylerimi diken diken etmeyi nasıl başarabildi bu insan diye. Aklıma hemen düşen üç örnek var bu sarsılışlarla ilgili:

İlki, her fırsatta ‘benim miladım olan kitap’ dediğim Martin Eden’dan: “Ben hastayım, çok hasta...”

Bir diğeri, Albert Camus’nün henüz okumamış olsam da alıntılarıyla çok sık karşılaştığım, videolarda denk gele gele hakkında kitabı okumuş biri kadar fikir sahibi olduğum romanı Yabancı’dan: “Bugün annem öldü. Belki de dün. Bilmiyorum.”

Sonuncusu ilk iki örneğimden biraz farklı. Kitap alıntısı değil öncelikle. “Eyyûb sabrı” diye bir deyim var hepimizin bildiği. Beni sarsan deyimin kendisi değil tabi. Hz. Eyyûb’ün hikâyesini bilen bilir. Bilmeyenler için hızlıca özet geçelim... Hayatı boyunca gerek canı (evlatları) gerek malı gerekse sağlığıyla imtihan olmuş, nerdeyse çekmediği eziyet kalmamış bir peygamberdi. Peygamberlerin Allah katında makamlarının ne kadar yüksek olduğunu ve dualarının da ivedilikle kabul edildiğini biliyoruz sanırım. Hz. Eyyûb’ün eşi de bunu biliyordu ve sıhhatinin yerine gelmesi için dua etsin diye ona diretiyordu. Ama Eyyûb peygamber ömrünün sağlıklı geçen kısmına minnet duymayı tercih etti. O rahat geçen günleri ona yaşatan Rabbine nankörlük edip şimdi bozulan sağlığından şikâyetçiymiş gibi düzelmesi için dua etmeyi kabul etmedi. Ne zaman ki hastalığı o kadar ilerledi; diline ve hatta kalbine varıp Allah’ı zikretmesini engelledi, o zaman şu cümleyi kurdu: “Rabbim zarar bana dokundu.” Şifayı da yine sadece Allah’a şükredebilmek için istedi. Sonra da duası zaten kabul oldu. Burada da o “Rabbim zarar bana dokundu”daki o adanmışlık, o sadakat ve artık son raddeye varmış olan o çaresizlik beni darmadağın etti.

Örnekleri çoğaltabilirim ya da sizi daha fazla sıkmamak için yapmam gerektiği gibi bu anlattıklarımı kitaba bağlayabilirim. O zaman bağlayayım.

Yani günlük hayatımda, okumalarımda ve izlediklerimde tek tük karşılaştığım bu sarsıcı cümlelerin düzinesiyle tek bir kitapta çarpıldığımı hayal edin. O kitap bu kitap. Bilmiyorum çok mu abartıyorum ama Tuco Herrera’nın Toprak Ana kitabına yaptığı incelemede attığı başlık var ya “Kitap mı Okudum, Dikenli Tel mi Yuttum...” Bu kitabı bitirdiğimde bende uyanan his buydu.

Arka kapakta kitap da yazar da o kadar güzel özetlenmiş ki, o yazılmış olan yazılmasaydı benim bu incelemem ona yakın bir şey olurdu. Şimdi tekrara düşmemek için kitabı çok tarif etmedim ama kitapla henüz karşılaşmamış, bir rafta görüp elinizd alıp arka kapağını okumamışsanız diye ben o özeti buraya kopyalayacağım. Belki birilerinin okumasına vesile olurum. Benim incelemem burda bitiyor. Kitabı veya arka kapağını okumuş olanlar da bu yazıyı okumayı burda bırakabilirler. Son iki paragraf kitapla henüz tanışmamış olanlar için... İyi okumalar, kitapla kalın.

******

Galeano’dan her günd bir masal değil, her güne bir gerçek


Bir takvim formatında yazılan Ve Günler Yürümeye Başladı, 1 Ocak’tan 31 Aralık’a her gün için yakın tarihte ya da eski çağlarda o gün yaşanan özel bir hikâye anlatıyor. Eduardo Galeano, Aynalar’da olduğu gibi kadın, erkek, iktidar, yerliler, ırkçılık, emperyalizm, kültürler, daldan dala atlayarak; değinilmedik konu, ulaşılmadık coğrafya, çoğaltılmadık ses bırakmıyor. Sürekli daha ileriye taşımaya çalıştığı minimalist stili ise zirvede. Fazladan tek bir sözcük bile kullanmak istemiyor, her şeyin özüne inmeye çalışıyor: konunun, insanın, sözcüğün, tarihin... Söylemek istediğini mümkün olan en kısa biçimde aktarmak; herhalde Galeano edebiyatının en güzel özeti budur.

Hüzünlü sayfaların ağırlığı kaçınılmaz olsa da geleceğe yönelik umudu her satırda hissettirerek “dünyanın vicdanı” yakıştırmasını Eduardo Galeano’nun ne kadar hak ettiğini, bu kitap bir kez daha teyit ediyor.
416 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Ne çok şey öğrendim, ne çok şeyi bilmediğimi öğrendim bu kitaptan. Takvimin her gününde yaşanan, yaşanmayan bu bilgileri bir arada okumak ne güzeldi. İçinde tarih, felsefe, din, bilim, siyaset vb vb. gibi her konuda kısa ve öz anlatımlarla onlarca şey öğretti bana. Tavsiye ederim.
416 syf.
Aslında inceleme yapmayı düşünmüyordum çünkü bu kitap hakkında çok güzel incelemeler mevcut.
Lâkin eklemek istediğim bir kaç bir şey var.

Kitap, ayları gün gün ayırarak o gün ne olduysa, vicdanıyla yorumlayarak yazmış.

Her güne bir hikaye değil her güne bir gerçek koymuş,bu gerçekleri koyarkende kelime israfına bulaşmamış olayların özünü bulmuş bizim önümüze koymuş.

Ali Ural gibi kısa cümlelerle dünyaları anlatmış.

Yorumlara bazan "İzahı olmayanın mizahı olur." demiş mizah katmış bazen ise adaletsizliklere isyan etmiş.

Kitap, objektif biçimde yazılmış yerlilerin, Filistin'de yaşanan olayların, batıl dinlerin yapmış olduğu ilginç dayatmalardan bahsetmektedir.

Özet olarak, yüzümüzü döndüğümüz batının aslını, iğrenç yüzünü örnekleriyle gözümüzün önüne örnekleriyle sermiştir.

Genel olarak güzel ve çok akıcı bir kitap yalnız bir bölümünde kadın hakları ile ilgili olarak;


"Aristoteles: Kadın eksik bir erkektir.

Akinolu Aziz Thomas: Kadın doğanın bir hatasıdır, düşük nitelikli
bir spermden doğar.

Martin Luther: Erkeklerin geniş omuzları ve dar kalçaları vardır.Zekayla donatılmışlardır. Kadınlarınsa, çocuk doğurup evde otursunlar diye, dar omuzları ve geniş kalçaları vardır.

Francisco de Quevedo: Tavuklar yumurta yumurtlar, kadınlar boynuz takar.

Şamlı Aziz John: Kadın dik kafalı bir eşektir.

Arthur Schopenhauer: Kadın uzun saçlı ve kıt akıllı bir hayvandır.

İncil'e göre, Yahve kadına şöyle dedi: Erkeğin sana hükmedecek.

Kuran'a göre, Allah Muhammed'e şöyle dedi: İyi kadınlar yumuşak başlı olanlardır.

Sanırım Kur'an'da burada eleştirilmiş bilmiyorum belki de kitabın çevirisinde bir hata var çünkü birkaç çeviride hatalar vardı, bu konuda aklı karışanlar için birkaç şey söylemek istiyorum.

Bu ayet Nisa Suresi 34. Ayettir.Diyanet mealine göre bu ayetin meali:

"Sâliha kadınlar Allah’a itaatkârdır; Allah’ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar."

Yani yumuşak huylu olması gerektirdiği durum Allah ve Allah'ın buyruklarıdır.

Geri kalan çoğu şey yazar hakkında genel olarak bilgiler diğer incelemeler de mevcut ben de tekrardan yazıp vaktinizi çalmak istemiyorum kitabı mutlaka okuyun

İyi okumalar.
416 syf.
·Beğendi·10/10
yılın her gününe ayrı bir hikaye ayırılarak yaratılmış , aynalar tadında eduardo galeano kitabı.

usta yazar bu kitabında da yine sisteme direnmiş,özgürlük için mücadele etmiş, kendi topraklarının sömürülmesine karşı çıkmış, emperyalizmi karşısına almış insanları, bu insanların kimi zaman kazandıkları zaferleri, kimi zamanda uğradıkları ihanetleri anlatmış gün ve gün kısa kısa.

güçlünün sömürü çabaları ve güçsüzünde buna karşı mücadelesi gözler önüne serilmiş ve kitap bittiğinde bunu sadece tarihin bir günü ya da dönemi değil, her gün her dakika bir yerlerde bir şekilde meydana geldiğini, insanoğlunun kimi zaman ezdiğini ve aynı oranda da ezildiğini , sisteme karşı gelenlerin de nasıl güç odakları tarafından yok edilmeye çalışıldığını çok güzel anlatmıştır.

galenao 6 ocak tarihine de kendi topraklarımızdan bir mücadeleyi not düşmüş kitabının sayfalarına;
400 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Salka Valka, 1955 yılında Nobel Edebiyat ödülü alan İzlandalı yazar Halldor Laxness’in başyapıtı kabul ediliyor. Kitap, güneye göç etmek üzere yola çıkan bir kadın (Sigurlina) ve kızının (Salka Valka), şartları elvermediği için, kuzeyde küçük ve fakir bir balıkçı köyüne yerleşmek zorunda kalmalarıyla başlıyor. Laxness, okuyucuyu İzlanda’nın küçük bir köyüne götürüyor ve oradaki insanların yaşamlarını resmediyor. Köyün zenginleri tarafından emeği sömürülen köylüyü, baş karakterimiz Salka Valka’nın başından geçenler ve onun gelişim süreci etrafında anlatıyor. Laxness’in kendine has duru bir üslubu var ve en sevdiğim yönlerinden biri de anlatırken dramatize etmeden, gerçekçi bir şekilde duyguları okuyucuya aktrabilmesi. Yazarın bir diğer sevdiğim yönü de karakterlerini çok iyi oluşturması, gerçekçi, zıtlıkları da içlerinde barındıran karakterler yaratabilme yeteneği. Salka Valka’nın hikayesi üzerinden politika ve politikacıların harika bir eleştirisi yapılmış. Çok ama çok severek okudum. Özgür İnsanlar’dan sonra okuduğum ikinci Laxness eseriydi, umarım diğer kitapları da Türkçe’ye çevrilir. Toplumcu gerçekçi kitaplardan hoşlanan herkese tavsiyemdir. Bunun dışında, İzlanda Edebiyatı’nı merak edenler için de iyi bir başlangıç olduğunu düşünüyorum.
20 sayfasına kadar okudum ve açıkçası devam etmek istemedim. Beğenmedim. Yılmaz Erdoğan'ın şiirlerini seviyorum ama düz yazısını sevemedim. Şiir kitabını okuyacağım.

Yazarın biyografisi

Adı:
Savaş Çekiç
Unvan:
Yazar, Tasarımcı, Sanat Yönetmeni, Öğretim Görevlisi
Doğum:
Türkiye, 1960
1960 yılında doğdu. 1984 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nden mezun oldu. 1992 yılında kurduğu kendi tasarım atölyesinde afiş, kurumsal kimlik, ambalaj, broşür, katalog, faaliyet raporu, kitap, dergi, takvim, illüstrasyon dallarında tasarımlar üretmektedir. Aynı zamanda sahibi olduğu ve sosyal tasarım alanında faaliyet gösteren No Tasarım dergisinin de sanat yönetmenliğini yaptı. 1995 – 1997 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda tasarım danışmanlığı ve tiyatronun gereksinimi olan görsel tasarım üretimi görevini üstlendi. 1996 ve 1997 yıllarında GMK’nun yönetim kurulunda yer aldı. 1997 yılından bu yana, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak ders vermektedir. 2009 yılından bu yana Bakırköy Belediye Tiyatroları’n için tasarım danışmanlığı yapmakta ve kurumun gereksinimi olan görsel tasarımları üretmektedir. Tasarımcının afişleri, Lahti Afiş Müzesi, Ogaki Afiş Müzesi, Dansk Plakat Museum, Zürih Poster Müzesi gibi pek çok müzenin yanısıra; uluslararası sergiler, bienaller ve trienallerde sergilendi. İşleri, ulusal ve uluslararası düzeyde ödüller aldı ve Graphis, Novum, Grafik Tasarım gibi ulusal ve uluslararası düzeydeki grafik tasarım yayınlarında ve grafik tasarım kitaplarında yer aldı. Tasarımcı ilki 2010 yılında gerçekleştirilen Marmara Üniversitesi Uluslararası Çağrılı Afiş Bienali’nin seçiciliğini ve direktörlüğünü yapmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 1.185 okur okudu.
  • 35 okur okuyor.
  • 875 okur okuyacak.
  • 23 okur yarım bıraktı.