• Stanley Weinbaum yaşasaydı muhakkak gelmiş geçmiş en sevilen bilimkurgu yazarları listesinde başı çekerdi. Kitabın detaylı önsözü bu şekilde bitiyor. Isaac Asimov'dan böylesine bir giriş kitaptan beklentiyi haliyle arttırıyor. Yazar bu öyküleri yazdıktan 1 yıl sonra ölmüş ve maalesef başka bir kitabı da yok. O yüzden hiç acele etmedim okurken. Öyküler hep farklı konuları içeriyor. Mesela yarattığı dünya dışı yaratıkları çok zekice tasarlamış ve ayrıntılı özellikler vermiş. Ve o yaratıkların bölümlerini okuduğunuzda özellikle tiplemeleri birçok öyküye, filme ilham olduğu çok açık. Bir diğer hikayede VR gözlüğün benzerini tasarlamış ve mükemmel bir fantastik-bilimkurgu hikayesi çıkarmış ortaya. Uyumun Doruğu hikayesi, süper insan/mutant fikrini öne sürmüş ve yine üst düzey. 7 hikayenin ilk ikisi Bir Mars Destanı'nı konu alıyor. Son iki hikaye yine birbiriyle bağlantılı ve Profesör Van Manderpootz ile bahtsız Dixon Well'in öykülerini anlatıyor. İki öyküden Eğer Dünyaları mükemmel bir hikaye. Birde şu var, yazar kesinlikle aşk acısını baya çekmiş. Bu son iki hikayede çok belli :-) Kısacası şöyle söylemem lazım, sadece 1.5 yıllık yazarlık kariyerinde bu kadar az hikaye yazıp bu kadar çok etki bırakmak bence büyük başarıdır. Öyküleri, yaratıkları hep filmlere ve romanlara ilham olmuş. Kim bilir yaşasaydı daha neler neler yazardı demeden edemiyorum.

    Öykülere Puanlarım
    Mars destanı - 9.5
    Hayaller vadisi - 9.5
    Uyumun doruğu - 10
    Pygmalion - 10
    Üşütük Ay - 8.5
    Eğer Dünyaları - 10
    İdeal - 8
  • Düşünen kadınları seviyorum. Üreten kadınları seviyorum. Bir duyguyu iyice ifade edebilmek ya da hakkını verebilmek için tüm benliğini ortaya koyan kadınları da seviyorum. Sanırım ben kadını hem anne haliyle, hem sevgili/eş haliyle, hem bilim kadını haliyle, hem de sanatçı haliyle çok seviyorum. Ya da genel olarak “kadınları, kadınlığı seviyorum” mu demeliydim, bir ifade yetmezliği çekiyorum şu an. Ne desem sanki eksik kalacak kadınlara olan sevgimi, saygımı anlatmaya. Bu hissi oluşturan sadece Tomris Uyar mı peki, hayır. Ama belki yaşanmışlıkla ve kitabın adının yakın zamanda beni de kapsar hale geleceğinden ruhumda oluşan “bir gruba aitlik” duygusuyla alakalıdır; bu hissin içimde kemikleşmiş olduğunu yazarın “Otuzların Kadını” adlı kitabını okurken fark ettim.

    Kitabı hediye olarak alan arkadaşım “Bu kadın sana hitap ediyor sanki. Hiç okumadım ama öyle hissediyorum. Tam senin kriterlerine göre” dedi ve evet tam bana göre. Aslında olay kitaptan ziyade yazarla alakalı; kullandığı üslupla, bilinç bütünlüğüyle, Türkçe’ye olan düşkünlüğüyle, tespit ve hani o “hissettiğim şeyi anlatmaya kelimeler yetmiyor” dediğimiz hisleri kelimelere dökebilme yeteneğiyle..

    İnternette biraz araştırdığınızda, Tomris Uyar için şöyle ifadeler okuyabilirsiniz: “Kimisinin göğe bakmak istediği kişi; Cemal Süreya’nın sevdiceği, Turgut Uyar’ın karısı ve Edip Cansever’in yarası”; “Edebiyat dünyasının sahip olunamayan kadını”; “Bir kadın ve ona aşık üç büyük şair”.. Peki Tomris Uyar bu mudur? Ya da arzulanan, sevilen bir kadın sadece bu kadar mıdır? Yıllarını verdiği, ürettiği ve fikrimce oldukça yetenekli olduğu öykücülüğünün hakkı neden verilmiyor? Niye yaşadığı aşklar ve “aşık olunası adamları kendine aşık eden kadın” imajı, onun yazarlık yeteneklerini bir güneş tutulması gibi engelliyor? Kitabı okuduktan, hatta 2 kez okuduktan sonra, altını çizdiğim birçok sözcük ve paragrafla birlikte Tomris UYAR’ın “paylaşılamayan kadın”dan çok daha fazlası olduğuna inanıyorum.

    Kitap bir öykü kitabı. Birbiriyle bir şekilde bağlantılı öykülerden ve biyografik ögelerden oluşuyor. “Otuzların Kadını” denirken aslında Tomris Uyar, annesinden bahsetmiş. Tabi bazı öykülerinde, kendisini ve başkalarını da bu ifadenin kapsamına almış. Ancak kitabın son sayfasındaki şu ifade, öykülerin amacının bir şekilde annesini anlatmak olduğunu gösteriyor: “”…Öyle bir öykü yazmaya çalıştığımdan söz etmiştim ya sana. Öyküleri birbirine teğet geçecek, aynı zamanda odaktaki bir portreye de girip çıkacak biçimde yazmanın güçlüklerinden…” Odaktaki portre, annesinin portresini ifade ediyor; hem asli hem mecazi anlamıyla..

    Kitapla alakalı daha fazla şey söylersem, sürprizlerin tamamını kaçırırım diye korkuyorum. Bu sebeple sadece -kendimi tutamayarak- kitabın ilk sayfalarındaki; yazarın bu öyküleri yazmaya başlamadan önce, kendisiyle daha doğrusu yazacağı hikayelerin sıradanlaşmasından duyduğu korkuyla sancılandığı o anı anlatan paragrafı paylaşmak istiyorum. Yazar o an’ı o kadar güzel ifade etmiş ki, onun yaratıcı zekasının özelliklerini, en çok da naifliğini göstermek adına değerli bir alıntı olarak değerlendirmenize sunuyorum:

    “Kağıdı değiştirmemin de yararı olur mu? Hayır. Dosya ya da teksir kağıdı, pelür bile olabilir pekala. Harfler italik olsa? Hayır. Takıldığım nokta, onlar değil : sözcükler. Yıllar yılı renklerini, kokularını, tınılarını değişik bileşimlerde denediğim sözcükler. Otuzların Kadını’yla onun özgünlük alanında bire bir karşı karşıya gelemeyecek kadar aşınmışlar artık. Gerçek bir kişilikten çok, bir yazarın iç dünyasını yansıtmaya yatkınlar. Üstelik kurmacada elimin altında bulmaya alıştığım yöntemler, yordamlar da kayıp gitmiş; çünkü Otuzların Kadını, kurgulanmayı değil, anlatılmayı bekliyor. Yazarın en ufak sürçmesinde, kendi biricikliğinden sıyrılıp onun geçmişte kullandığı sözcük ve imge öbeklerinin arasına karışabilir, sıradanlaşabilir, gerçekliğini yitirebilir. İstanbul’da büyüyüp ölmüş, yabancı dil bilen, eldivenlere ve şapkalara tutkun, Markiz’e, Lebon’a, Park Pastanesi’ne, Belediye Gazinosu’na giden herhangi bir Otuzların Beyoğlulusu, bir nostalji nesnesi olup çıkar, hiç yaşamamış gibi. Tıpkı çok yazıldığı, çok okunduğu ve çok bilindiği için bir zamanlar gerçekten “iliklere işleyen yağmur”un, ya da “bulutların arasından sıyrılan güneş”in artık yazana da, okuyana da, hatta görene de bir şey dememesi gibi. Sonuncu yetkin yorumu, ancak yıllar öncede kalmış ilk acemi yorumunu anımsattığından, gülünesi/acınılası hale gelen bildik bir şarkı gibi ya da. Çok-yazılandan, çok-özlenenden, herhangi bir çok’tan ayırıp nasıl kendi yerine oturtabilirim bu portreyi? Yağmurun iliklerine ilk işlediği günü, güneşin bulutlardan ilk sıyrılışını gören birinin taze izlenimlerini keşfetmem gerek. Ki bu çerçeveden kurtulsun. Freud’cu ya da Bilmemkimci görüşler yüzünden tezelden yazarının geçmişiyle açıklanmasın. Yağmur bir kere daha, gerçekten işleyebilsin iliklere, güneş bir kere daha gerçekten bulutlardan sıyrılsın.”

    Zihnin karmaşasını ama bu karmaşanın nasıl düzene sokulduğunu, toparlandığını görüyor musunuz? Peki hem üretken hem de dile saygı duyan aydın imajıyla Türkçe’nin imkanlarını ne güzel değerlendirildiğini? Ya da neyden korktuğunu, neyden endişelendiğini, kendisini neyin rahatsız ettiğini net olarak tespit edip bunlara çözüm aramasını? Benzetmelerdeki anlaşılırlığı ama hem net hem edebi olabilmesini?

    Düşünün, bu kitap yaklaşık 100 sayfa ve incecik. Normalde bir defa okunması yeterli gelmeliydi. Hele ki böyle anlaşılır bir dille, kendi içindeki tutarlılığıyla, minik öyküler halindeyken. Ama neden öyle olmadı? Neden ben bu kitabı bir daha bir daha okusam da doyamayacakmışım gibi hissediyorum? Belki sebep yeni öğrendiğim kelimelerden, belki Türkçe’yi su haline dönüştürüp kelimelerle akmasını sağlayan yazarlara duyduğum hayranlıktan, belki de bu kadar karmaşa içerisindeki netlikten..

    Bu kitabın en çok nesini sevdin deseniz, kısa bir cevap veremem, size bir “en çok” gösteremem. Ama kitabı, yazar hasebiyle, okumak isteyen herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Hele ki beğeni ölçütleriniz benim gibiyse..

    İyi okumalar dilerim.
  • 1837'de Puşkin'in öldüğünü duyan Dostoyevski, "zaten annem için yas tutuyor olmasaydım, Puşkin içinde tutardım demişti." Gençliğine özgü bu isteğin içgüdüsel anlamda doğru olan bir yanı var; onu etli canlı varlık olarak doğuran annesi idiyse, ruh dünyasında onu doğuran kişi de Puşkin'di. Dostoyevski'nin yazarlık hayatına başından sonuna kadar egemen olan kişi Puşkin'di.
  • | Kaybetmek İstemiyorum ~ Danielle Steel |
    °
    Merhaba!
    Köyde dolapları karıştırırken çok eski basım bir kitabı bulunca hemen alıp eve getirdim ve bu kitapla tanışmış oldum
    Kitabımız bir Noel gecesi ünlü bir yazar olan Daphne Fields'in kaza geçirmesiyle başlıyor. Gittiği hastanede onu tanıyan hemşire Elizabeth onunla ilgilenirken sayıkladığı isimlerle kocası ve çocuğuna ulaşmaya çalışıyor ve geçmişe dönüşe başlıyoruz.
    Daphne büyük bir aşkla evlendiği Jeff ve küçük melekleri Aimee'yi bir yangında kaybediyor. Kendisi de büyük zarar gören Daphne bir süre hastanede tedavi görüyor. Bu sırada hamile olduğunu öğreniyor ve hayatını yeni miniğine adıyor. Tabii tedavi sırasında kullanılan ilaçlar küçük Andrew 'e büyük bir sorun olarak dönüyor. Daphne minik bebeğinin sağır olduğunu çok sonra fark ediyor. Bir süre sonra onu sadece onun gibi çocukların eğitim gördüğü okula gönderiyor çocuğundan ayrılmak zor olsa da onun iyiliği için yapmak zorunda. Orada acılarını dindiren bir adamla tanışıyor ama sonu yine hüsran, yine acı... Bu arada yazarlık hayatına ilk adımını atan Daphne, büyük başarılar elde ediyor. Sonrasında yaşadıkları, başarıları ve hayatına giren insanları okuyoruz. Yavaş yavaş günümüze, kaza gününe, gelince her şey çözülüyor.
    En büyük acılarla sınanan bu naif kadının hayatını okunmak beni çok etkiledi. İnişli çıkışlı hayatı, ilişkileri, oğluna olan sevgisi ve kitaplarıyla aynı zamanda acılarıyla insanlara yol göstermesi çok güzeldi. Kitaba bir ara kendimi o kadar kaptırdım ki Daphne Fields'in kitapları gerçek olsa da okusam diye düşündüm Yazarla tanışma kitabım oldu bu hikaye ve kalemini sevdiğimi söyleyebilirim. Eğer sizin de okuduğunuz önerebileceğiniz kitapları varsa tavsiyelerinizi bekliyorum
  • "Her zaman uçurumdan atlamalısın, kanatların sonradan çıkar."
  • "Annelik ile yazarlık iki zıt kutub değil."