Merhabalar
#reverseharem türünü oldukça seven bir okur olarak, yabancı #booktok tarafında ve bizim #bookstagram larda da inanılmaz sevilen (kitabın eksiklerine rağmen genel olarak
nasıl bu kadar sevildiği ve övüldüğü kısmı konusunda cidden akıl tutulması yaşıyorum.Yanlış anlaşılmasın herkesin okuma penceresi farklı tabi ama bariz olan bir şeyler varken bu kadar övülmesi bana açıkçası garip geliyor.) ve benim de uzun zamandır merak ettiğim Herakles'in Kanı yorumuyla geldim.
Kitabın konusu kısaca; Alexis, evlatlık büyüyen ve çocukluğu boyunca birçok travma yaşayan, kekemeliği ve kırılganlığı yüzünden dışlanan genç bir kız. Bir gün, kendisi gibi evlatlık olan kardeşi Charli ile hayatlarını daha iyi şartlara taşımak için girdiği sınavda kanının Spartalı olduğu ortaya çıkıyor ve tüm hayatı bir anda değişiyor.
Güçlü savaşçılarla dolu bir akademiye kabul edilen Alexis, burada hem geçmişinin sırlarıyla hem de kendi gücüyle yüzleşmek zorunda kalırken olaylar gelişmeye başlıyor.
Öncelikle kitapta sevdiğim tek şeyin Alexis ve yılanı Nyx'in
ilişkisi olduğunu söyleyebilirim. Aralarındaki o alaycı diyaloglar gerçekten hissediliyordu ve kitap boyunca bana keyif veren nadir detaylardan biriydi. Dostluklarını okumak güzeldi.
Evren tarafinda ise kitap; Yunan mitolojisi, tanrilar, Sparta halkı, Olimposlular ve yeraltı halkı gibi oldukça ilgi çekici detaylara sahip. Olimposluların güçleri daha yalın ve tanrısal bir tarafta ilerlerken, yeraltı halkının güçleri daha karanlık ve ölümcül bir yapıdaydı. Bunun yanında Titanlarla süregelen savaş da evrene ayrı bir potansiyel katıyordu.
Açıkçası konu ve karakter altyapısı bana oldukça güçlü geldi. Ama ne yazık ki benim için sorunlar da tam burada başladı. Yazardan ilk okuma deneyimimdi ve maalesef kaleminden hiç hoşlanmadım. Alexis'i o kadar
İki gencin çocukluktan süregelen ve hayatın tüm zorluklarına karşı birbirlerine sığınarak büyüttükleri derin aşkını konu alan Güney Kore edebiyatına ait Açlık, sunduğu özgün konu ve anlatmak istediği o sarsıcı ana fikirle başlangıçta beklentimi oldukça yükselten bir eser oldu. Kitap, bir insanı yokluğunda bile ne kadar derinden sevebileceğimizi, sevginin insanın varoluşunu kanıtlayan en güçlü bağ olduğunu ve dünyaya karşı bir direniş biçimine dönüşebileceğini felsefi bir boyutta sorguluyor. Ancak, bu güçlü temalara ve kötü bir kitap olmamasına rağmen, eserin bana pek hitap etmediğini ve bende beklediğim o çarpıcı etkiyi yaratmadığını söylemeliyim. Çünkü ben kitap okurken karakterlerle doğrudan bağ kurmak, onların en derin hislerini anlamak ve yaşadıkları tüm duyguları kendi içimde hissetmeyi arzulayan bir okurum. Muhtemelen yazarın anlatım dilinden ve mesafeli tarzından kaynaklı olarak, hikâyedeki o büyük acılar ve köklü duyguların hiçbiri ne yazık ki bana geçmedi; bu yüzden roman, sunduğu etkileyici potansiyele rağmen benim yüksek beklentilerimin altında kalmış oldu.
Açıkçası kitap batı endeksli en bilinen aşk hikayelerinden biri olmasına karşın hikaye gidişatı açısından hayatın olağan akışına ters düşmektedir. Romeo hikayenin Rosalin'e aşık hatta aşkından deli divane olan bir karakteri olarak başlayıp bir kere Julıet'i görmesiyle bütün şirazesi kaymış ve karşılık da bulduğunu söyleyerek Rosalin'i bir anda unutmuştur. Büyük bir aşk hikayesinin işlendiği bir hikayede aşkın bu kadar değersizleştirilmesi gerçekten çok saçma.
Bunun dışında Juliet'in daha 12 yaşında bir çocuk olduğunu öğrendikten sonra hikaye benim açımdan gerçek derinliğini kaybetmiştir. Kaldı ki o çağda şimdilerdi Müslümanları erken evlilikte yaftalayan batı kültürünün bu yaşlarda kızları evlenmeye teşvik ettiği ve hatta Julıet'ten daha genç kızların anne bile olduğu işlenmiştir.
Bu bağlamda baktığımda aslında bu bir aşk hikayesinden çok bir çocuğun duygularının istismarı olarak görüyorum. Gerçekten yazık oldu! Kitabı okumasam da öyle bir bilinmezde kalsaydı bu hikaye daha iyi olurmuş diyorum şimdi
Romeo ve JulietWilliam Shakespeare · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202475,7bin okunma
Mariana Zapata'nın kitaplarını genellikle yavaş ilerleyen ilişkileri, karakterlerin zamanla birbirine yaklaşması ve duyguların sindire sindire işlenmesi nedeniyle severim. Bu yüzden Sevgili Aaron'a başlarken beklentim oldukça yüksekti. Özellikle mektuplaşma ve mesajlaşma üzerinden gelişen bir ilişki fikri bana çok sıcak ve samimi gelmişti. Ancak ne yazık ki bu kitap benim için beklediğim etkiyi yaratamadı.
Kitabın ilk bölümleri tamamen Ruby ve Aaron'ın e-postalarından oluşuyor. Başlangıçta bu format ilgimi çekse de zaman ilerledikçe beni yormaya başladı. Birbirlerini tanımak için sürekli soru soruyor, ardından farklı konulara geçerek cevap veriyorlar. Bir süre sonra hangi cevabın hangi soruya ait olduğunu takip etmekte zorlandım. Geri dönüp tekrar okumaya çalıştığım anlar oldu ama bu da okuma akışını bozdu. Neredeyse yüz sayfadan fazla süren bu e-posta trafiği, beni hikâyenin içine çekmek yerine dışarıda bıraktı.
Mesajlaşma dönemine geçildiğinde biraz rahatladım. İkilinin birbirleriyle kurduğu dostluk, yaptıkları şakalar ve zor zamanlarında birbirlerine destek olmaları hoşuma gitti. Ancak kitabın yarısına kadar yalnızca yazışmaları okuduğumuz için karakterlerin iç dünyalarına giremedim. Özellikle hikâye Ruby'nin ağzından anlatılıyor olmasına rağmen onun duygularını, düşüncelerini ve yaşadığı değişimleri yeterince hissedemedim. Bir karakterin ne söylediğini okumak başka, ne hissettiğini anlamak bambaşka bir şey. Ben o bağı kuramadım.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde Ruby'nin anlatımı daha fazla yer kaplamaya başlıyor ama bu kez de sanki hikâyenin ortasından başlamışım hissine kapıldım. Ruby'yi tanımaya çalışırken karakterin zaman zaman kendi anlattığı kişiliğiyle çelişen davranışlar sergilediğini düşündüm. Aaron ise benim için neredeyse tamamen bir gizem olarak kaldı.
Sevgili AaronMariana Zapata · Nemesis Kitap · 2021604 okunma
Bu kitap ve "Ülkenin Sonuna" kitabını yorumlarından habersiz okuma listeme almıştım. Esas sebebim sitedeki önceki incelemelerde de dikkat çekildiği üzere yazarın kimliği ve görüşlerini, deneyimlerini merak etmemdi.
Artı ve eksiler listesi yapmak istiyorum. Stand up gösterisi izlemeye bayılırım, kitap iki saatlik bir gösteri formatında ilerliyor ve bu gerçekten okumayı enteresan kılıyor. Başta hiçbir bölüme ayrılmaması korkutmuştu ve nerede mola vereceğime karar veremiyordum ama sonra alıştım. Yine de pek normal stand up'lara benzemiyor yazar hiç gösteri izlememiş mi dediğim de oldu. Bu şovları beğenip beğenmemeniz okuma deneyiminizi etkilemeyecektir.
Kitabı kafamda üç bölüme ayırdım. Ve bunlardan en yoğunu tabii ki son parçaydı. Gereğinden fazla uzatıldığını hissettim bu kısım belki de biraz ayarlabilirdi. Ne yazık ki elim bir türlü kitaba gitmedi, iki yüz sayfalık kısa bir kitabı bitirmem günlerimi aldı.
İçerisindeki şakalar vb. derken kültüre dair birçok bilgi edindim, bu kesinlikle çok hoştu. Okuduğum için pişman değilim. Fakat booker ödülünü nasıl almış onu da çok anlamış değilim.
Kitap 5 ayrı kişinin ağzından anlatılan 5 bağımsız öyküden oluşuyor. Moda’da kedisiyle yaşayan, birkaç uzun ilişki yaşayıp sonucunda hepsiyle arkadaş kalmış, hayatında derin yaralar olan, boş zamanlarında salonun lambasının sarı ışığı altında kitap okuyup örgü ören birinin hayatından kesitleri anlatır gibi bir havası vardı kitabın. Bir kadın yazarın ürünü olduğunu hissedebiliyorsunuz satırlarda dolaşırken. Yazarın anlatımına o kadar bayıldım ki, aktı gitti resmen. Hafif kasvetli bir kitap olduğundan sonbaharda okumanızı öneririm.
Ayrıca son öyküde bir hata olduğunu düşünüyorum. Başta babalarının öldüğünden bahsettikten sonra bir anda annelerinin yasını tuttuklarını okuyoruz. Birkaç kez kontrol ettim, acaba bir şey mi kaçırdım diye ama sanırım yazar önce babayı öldürüp sonrasında vazgeçip anneyi öldürmeyi karar verdi ve bu kısım düzenlenmedi. Belki de kaçırdığım bir kısım vardır, okuyanlar düşüncelerini paylaşabilirse çok sevinirim. Olay akışının bu kısımda tam oturmadığını düşündüğüm için 2 puan kırdım ne yazık ki.
Nohut OdaMelisa Kesmez · Sel Yayıncılık · 201810,5bin okunma