• Bir not eklemek istiyorum: bazı internet sitelerinde gördüğüm üzere bir grup insan Lenski deneyi'nin evrime delil olmadığını ileri sürüyorlar. Bir kaç sitede okumama rağmen (ki siz de bakarsanız neredeyse hepsinde aynı ifadeler var) özellikle sorularla İslamiyet sitesinde evrim ağacının internet sitesindeki makalede geçen "aslında bazı araştırmalarda oksijenli ortamda da sitratı sindirebilen bakteriler kaydedilmiştir" ifadesi aslında canlılarda sitratı sindirmek için gerekli genlerin olduğunu ve bu genlerin uygun çevre şartlarında fenotiplerine yansıdığı söyleniyor. Yani söylenmek istenen canlılarda 60.000 nesil geçmesine rağmen hiçbir değişim olmamıştır. Genlerinde zaten bulunan bir kaç özellik çevrenin değişmesiyle dış görünüşe yansımıştır. Dolayısıyla bu deney kesinlikle evrime kanıt niteliği taşımaz. Öncekile bu durumda söylemek istediğim şey sanırım evrim ağacının makalesinin tamamını okumamis oldukları. Çünkü makalede alıntılanan sözden sonra diyor ki "fakat bu durumun konumuzla pek alakası yoktur çünkü Lenski deneyin başında e.coli bakterinin hiçbirinin sitratı hücre içine almak ve sindirmek için gerekli proteini taşımadıklarından emindi." Burda söylediği üzere genlerinde zaten sitratı sindirmek için gerekli proteini üretecek bir dizilim yok. Tabii buna da şunu diyebilirler: aslında bakterilerde o proteini sentezlemek için gerekli genler vardı fakat ortam şartlarından dolayı bunu fenotiplerinde göstermediler. Öyle olduğunu düşünsek bile Lenski yaptığı denemelerle ilk atasal bakterilerde bu genin olmadığını ispatlamıştır. Nasıl ispatladığını da evrim ağacının makalesinden direkt alıntılayacağım "31.000'inci nesilden önceki nesillerden bakteriler alıp, bunları başka kaplarda üretmeye devam ettiklerinde, sitrat sindiriminin spontane olarak tekrar tekrar evrimleştiğini gördüler! Lenski'nin öğrencisi Zachary Blount, bu evrime neden olan soy hatlarının ne kadar geriye gidebileceğini merak etti ve bu nedenle "fosil kayıtlarında" geriye giderek, teker teker bakterileri hayata döndürdü ve evrimsel süreçlerini inceledi. 20.000'inci nesilden önce aldıkları hiçbir bakteri, sitratı oksijenli ortamda sindirme özelliği evrimleştiremiyordu. Dolayısıyla 20.000'inci nesil civarında meydana gelen bir diğer mutasyon, sitratın sindirimine neden olan ikincil mutasyonun meydana gelme şansını arttırıyor olmalıydı. Gerçekten de, yaptıkları daha detaylı araştırmalar sonucunda deneyin başlangıcından 20.000 nesilden sonra meydana gelen bir ön-faydalı-mutasyonun sitrat sindirimine neden olan mutasyonu tetiklediğini keşfettiler." yazıda zaten her şeyi açık ve net bir şekilde anlatmış. Özetle bakterilerde bu genler zaten var olsaydı ve çevreye göre fenotiplerinde yansısaydı 20.000. nesilden önceki bakteriler de kriyoprotektan'dan çıktıktan ve çözüldükten sonra sitrat moleküllerinin yoğun olduğu ortama bırakıldıklarinda onların da fenotiplerine bu sitrat sindirme özelliği yansımalıydı. Ama olmadı. Bu da açıkça gösteriyor ki gerçekleşen mutasyonlar ve seçilim baskısı bakteriyi evrimleştirmistir!
    İkinci değinmek istediğim husus ise sorularla İslamiyet'in yazısında mutasyonların DNA tahribatından ibret olduğu dolayısıyla yapıcı etkilerinin olamayacağı sadece yıkıcı ve kötü etkilerinin olduğu söyleniyor. Yani söylenene göre Lenski deneyinde gerçekleşen olay yeni bir özellik kazanmak olduğuna göre bu mutasyonlarla gerçekleşmiş olamaz. Öncelikle ufak bir araştırmayla zaten mutasyonların tümüyle kötü yıkıcı şeyler olmadığını anlayabiliriz. Bütün mutasyonların içinde %70-90 arası mutasyon nötral mutasyondur. Yani her hangi ani bir etkisi olamayan mutasyonlardır. %10-30 dilimlik kısım anı zararlı yıkıcı etkileri olan, %1-10 Luk dilim ise ani-yararlı etkileri olan mutasyondur. Ve bu yararlı mutasyonlar doğal seçilim ile seçilerek yararlı sonuçlar doğurabilirler. Dolayısıyla mutasyonları tümüyle yıkıcı olarak görmek yanlıştir. Sorularla İslamiyette dediğim mutasyon tanımı şu şekilde: "Bu tip anormallikler meydana gelecek canlıda kalıcı olan bir takım organ noksanlıkları veya şekil bozuklukları hasıl eder. Bu tip bozulmalar mutasyon olarak adlandırılır.
    Şimdi bu Escherischia Coli bakterisinin sitrat’ı besin olarak önce kullanmadığı halde sonradan kullanıyor olması bu tip bir mutasyona bağlanıyor. Mutasyonlar genelde mevcut sistemi bozucu bir takım anormalliklere sebep olurlar. Halbuki burada bir molekülü besin olarak kullanma gibi bir düzenlilik söz konusudur."
    Üçüncü ve son söylemek istediğim şey ise yazı da geçen "Tek hücrede bile binlerce nesilde herhangi bir değişiklik gözlenmezken, trilyonlarca hücreden meydana gelen bir canlının bütün o hücrelerindeki genetik yapının değişerek farklı bir canlıyı vermesi nasıl mümkün olacaktır?" İfadesi. Zaten binlerce nesilde herhangi bir değişiklik olmama durumunu başta anlatmıştım orayı geçiyorum. Yazı da dikkatimi çeken nokta evrimi bir canlının başka bir canlıya dönüşmesi olarak anlamaları. Burda şunu da belirteyim belki yazarken bunu kastetmemis olabilirler bu yüzden onlardan şimdiden özür diliyorum. Burda hitabım evrimi bu şekilde anlayan herkese. Evrimin tanımı bir türün diğerine dönüşmesi değildir. Evrim bir canlı popülasyonundaki gen ve özellik dağılımlarının nesiller içerisindeki değişimdir. Canlıların birbirine dönüşmesi ise Türkleşme olarak adlandırılır. Evet bu da bir evrimdir ama evrim sadece türlesmeden ibaret değildir. Eğer hiç türlesme olmasaydı bile evrim olurdu ki deneyde de herhangi bir türlesme söz konusu değil. Sadece canlıda gen ve özellik dağılımı değişiyor ve biz evrim olduğunu söylüyoruz. Bu tür küçük gen bazındaki değişimler mikroevrim olarak adlandırılır ve mikroevrim canlıda birikerek bir süre sonra makroevrimi doğurur. Doğurmak zorundadır. Bu da dolayısıyla direkt türlesme demektir.

    Buraya kadar okuyan varsa gerçekten yürekten teşekkür ediyorum. Saygılar.
  • yazmak, bir anlamda buluşmakmış. Aynı sıkıntıları,
    aynı endişeleri, aynı umutları paylaşanların buluşması, zaman-
    ları farklı olsa dahi...
    7


    Fakat guguklu saat misali, sunulan her fırsatta konuşmaya kalk-
    mak, bu devrin müzmin hastalıklarından biridir.
    15

    "Dilinizin sınırları, dünyanızın sınırlarıdır ... "
    Ludwig Wittgenstein
    18

    bir insanın
    anne karnından doğum sonrası 10 yaşına gelene kadar, beyninde
    ortalama olarak her saniye 1,8 milyon kadar yeni bağlantı kurul-
    duğu hesaplanmakta.
    19

    "Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil ... "
    Clavdius
    24

    Herkesin bilim
    adamı, herkesin bilim felsefecisi, herkesin din alimi, herkesin futbol
    yorumcusu olduğu bir toplumda "gerçekten uzman aydın" bulma
    imkanımız gittikçe azalacaktır (azalıyor da).
    28

    "İki şey dünyaya hükmeder: Biri kılıç, diğeri düşünce ...
    Kılıç, önünde sonunda düşünceye yenilir."
    Napolyon
    31

    Fakat cinsel
    içerikli bu yayınların beynimize neler yaptığını bilsek, sanırım hem
    kendimiz hem de gelecek nesiller için alarm çanlarının ne kadar
    gürültülü çaldığını duyabilirdik.
    39

    "Yabancı bir lisanla ilgili hiçbir şey bilmeyen,
    kendi dili hakkında da hiçbir şey bilmez."
    Johann Wolfgang von Goethe
    41

    bir şeylerin "bilimsel temeli"ni araştırma alışkanlığımız olsaydı, bugün bulunduğumuz konum-
    dan çok daha farklı bir yerde olurduk, bu kesin ...
    44

    Yabancı bir lisanla eği-
    tim, Türkiye'ye bilinçli veya bilinçsiz olarak yapılan en büyük iha-
    netlerden biridir ve kanımca yıllardır bizi yerlerde sürükleyen en
    önemli etmenlerden biri olan Batı karşısındaki aşağılık komplek-
    simizin de en önde gelen nedenlerindendir.
    45

    Bu meyvelerin en acısı, mesleki jargon zorlamaları dışında, günlük
    hayatta sıkça karşımıza çıkan o "aşırma" lisandır. Hayreti belirt-
    mek için "w"li "wow" kullanılması ve güzelim "harika" kelimesi-
    ninse yerini "Süppeer!" ünlemine bırakması gibi unsurlar sıradan
    hale geldi. Artık asabı bozulduğunda "Modumda değilim" diyerek
    kendini ifade eden çocuklar, ödevlerini yaparken anne ve babala-
    rına "Halet-i ruhiye ne demek? Edebiyat kitabında geçiyor da ... "
    diye soruyorlar. Atatürk'ün "Gençliğe Hitabe"sinin ve "Nutuk"u-
    nun aslı, çoktan anlaşılmaz bir lakırdıya dönüştü bile. O yüzden
    "modernize" edilmedi mi zaten?
    50

    Kendi
    dallarını İngilizce kaynaklardan öğrenen bilim adamı adayları,
    ileride o kadar çalışmanın üstüne bir de öğrendikleri İngilizce te-
    rimlerin Türkçe karşılıklarını bulmak için ilave bir mesai harca-
    maya gönüllü olmuyorlar. İşte bu da kendiliğinden bugünkü garip
    "Türkilizce" bilimsel(!) dilin ortaya çıkmasında çok büyük etken-
    lerden bir tanesi!
    52

    Alev Alatlı'nın söylediği
    gibi "Dünyayı bilmeyen, onun maskarası olur".
    56

    "Akıllıca söylenen rahatlatıcı sözler,
    insanoğlunun bildiği en eski tedavi yöntemidir."
    Louis Nizer
    57

    "Ofisindeki çiçekleri ölmüş bir doktordan uzak durun!"
    Erma Bombeck
    60

    "Haysiyet, izzet-i nefis, gurur gibi kelimeleri-
    mizi attık bir kenara, hepsine birden onur dedik. Onur geldi ama biz
    haysiyetimizden olduk"
    63

    Halbuki milyonlarca yıllık yaşam planından edi-
    nilmiş bilgeliğin yanında günlük modaların ne kadar önemsiz oldu-
    ğunu bir fark edebilsek, mutluluk dediğimiz kelimenin anlamını çok
    daha iyi kavrayabileceğiz.
    75

    Jostein Gaarder "Sofie'nin Dünyası" adlı kitabında bu açmazı şöyle
    dillendiriyor: "İnsan beyni bizim anlayabileceğimiz kadar basit ol-
    saydı, onu anlayamayacak kadar aptal olmamız gerekirdi.''
    83

    Bazen sorular, cevaplardan daha çok şey anlatıyor insana ...
    83

    Sıradan olmamak için ha-
    yatında sıradan gördüğü her şeye sırtını dönen ve böylece yıllar
    boyu gözünün önündeki imkanlardan, hatta mucizelerden bihaber
    yaşayan insanları tanısanız, sıra dışı olmaya çalışırken kaçırdık-
    larınızı daha iyi anlayacaksınız, anlayacağız belki...
    87

    "Bir şeyi yaparken mutlu ve verimli olabiliyorsanız, o iş için dün-
    yaya gelmiş olma ihtimaliniz yüksektir"
    87

    Bu dünyadaki her insan gibi "benzersiz"
    olduğumuzu bize pek kimseler hatırlatmadığı için, şu sonsuz ola-
    sılıklar evrenini birkaç başarı formülüne indirgeyen hazırlop pa-
    ketler yüzünden, ekserimiz mutsuz ve sıkıntılı bir hayatın içinde
    bulur kendini. Heveslerimiz de böyledir, ne olduğumuzu bilmeden
    ne olacağımızı hayal etmeye başlamış buluruz kendimizi...
    88

    Biyolojik olarak en fazla 150 kişilik bir çev-
    reyle baş edebilecek bir zihinle, bazen bütün ülkede, bazen bütün
    dünyada tanınan, bilinen biri olma arasındaki zıtlığı yenebilecek
    bir zihin bulabilmeniz, işte bu nedenle çok zordur
    89

    Mesela sırf yüksek puan al-
    dığı için üniversite tercihlerinde tıp fakültesi gibi bölümler oku-
    yan ve tüm ömrünü hiç sevmediği, mizacına hiç uygun olmayan
    bir meslekle geçiren nice insanımız var. Sırf yüksek puan alabile-
    cek kadar çalışkan ve hızlı işlem kapasitesine sahip oldukları için
    adeta ömür boyu cezalandırılan nice insan ...
    90

    İş garantisini veya diğerlerinin gözündeki prestiji öncelerken mutlu-
    luğu ikinci planda bırakmak, ne büyük bedeldir!
    90

    Üretim çarkı içinde "iş bulma"nın hayatın tek amacı haline gel-
    diği karanlık bir dünyayı anlatan ahmakça bir film izliyor gibiyiz.
    91

    Sanayi Devrimi'nin neticesinde şekillenen ve
    insanları devasa üretim-tüketim makinasına birer dişli olarak
    yetiştirmek üzere kurgulanmış, adına "eğitim" dediğimiz çarkın
    en anlamsız ve zamanın gereksinimleriyle uyumsuz sürecini ya-
    şamaya devam ediyoruz. Herkes üniversite profesörü olacakmış
    gibi yönlendiriliyor.
    91

    İnsanlar adedince çeşitlilik arz etmesi gereken tabii insan yaşa-
    mına bu eğitimde yer yok. Bu daracık seçeneklere sığamayanlar,
    başarısız olarak damgalanıyor. Kendini alabildiğine törpüleyip bu
    seçeneklerden sağ salim çıkabilenler ise geride kalan kısımlarıyla
    kendilerine ve topluma faydalı olmaya çalışıyor. İşte günümüzün
    "çözümsüz" elitlerinin üretim bandı kabaca böyle işliyor ...
    89

    Osmanlı sultanlarının Enderun mektebinin kapısına yazdırdığı
    "Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz" yazısını
    biz ne zaman eğitim kurumlarımızın girişlerine yazacağız acaba?
    90

    "Sonsuzluğun karşısında dağlar, bulutlar kadar geçicidir."
    Robert Green Ingersoll
    91

    Tafsilatlı bir market alışverişinden sonra buzdolabımıza doldur-
    duğu'
    muz ürünlerin bir kısmı tüketilerek, gittikçe artan bir kısmı
    ise "bozularak" hayatımızdan çıkıyor. Yeni bir market alışverişi
    ile her şeye sıfırdan başlayabiliyor, taze ürünlerle "hiçbir şey ol-
    mamış gibi" hayatımıza devam edebiliyoruz.
    91

    Bayram SMS'leri ile eski arkadaşlarımızla bağlantımızı sürdür-
    sek de bunun gerçek bir bağlantı olmadığının hepimiz farkındayız.
    92

    Tükettikleri kadar
    değil, tasarruf ettikleri kadar insan olunacağına inanmış insanlar
    gördüm ben.
    92

    Bir düşünsenize, bugün yahut 50 yıl sonra hayata gözlerimizi ka-
    padığımızda, gerçekten bizim olan ne kalacak geriye?
    Keşke "bir hoş seda" diyebilsek ...
    93

    "Basitlik, gelişmişliğin son noktasıdır."
    Leonardo da Vinci
    99

    Etrafımızdaki verilerin çokluğu
    bizde "bilgili olma" yanılsamasını geçici bir süre de olsa başarıyla
    yaratıp, her birimizi biraz daha ukalalaştırırken zihnimizin yor-
    gunluğunu gözümüzden başarıyla gizliyor.
    99

    "Öğrenmemi engelleyen tek şey, eğitimimdi..."
    Albert Einstein
    113

    Güneş tutulmasının tam saatini ve dünya üzerin-
    deki izleme noktalarını son derece dakik bir şekilde hesap edebile-
    cek kadar gelişmiş astronomi ilmine sahipken acaba İslam coğrafyası
    neden "bayram günlerinin tarihi" ve "Ramazan ayının başlangıcı"
    konusunda hala anlaşamaz?
    126

    insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik ise benim görü-
    şüme göre "sınırlarını aşabilme" yeteneğidir
    133

    Bilimsel bilgideki boşluklarda Allah'ı arayanlar, bilgileri arttıkça
    inançlarından olurlar.
    134

    İslam inancına sahip olan bir insan için, maddi nedenleri bilinse
    de bilinmese de bu evrende olan biten her şey, Allah'ın yaratıcılı-
    ğına, muhtelif isimlerine ve sıfatlarına dolaysız delillerdir. Meka-
    nizmayı öğrenmek, bizzat Allah'ın emrettiği gibi, O'nun sanatını
    daha doğrudan deneyimleyebilme tecrübesidir, hepsi o kadar ...
    Bilimsel bilgideki boşluklarda Allah'ı arayanlar, bilgileri arttıkça
    inançlarından olurlar.
    134

    Peki, dünyamızda kaç "tür" canlı yaşıyor acaba? 2009 yılında ya-
    pılan kapsamlı bir çalışmaya15 ait bilgilere bakacak olursak, yak-
    laşık olarak 310 bin bitki, 100 bin kadar mantar, 1 milyon 400
    binden fazla hayvan (bunların 1 milyondan fazlası böcek, 65 bin
    kadarı omurgalı) türü tanımlanmış durumdadır.
    136

    Şimdi bu tartışmalardaki temel mantık hatalarından bazılarına ya-
    kından bakalım: Öncelikle tür dediğimiz kavram, doğada gerçek
    bir karşılığı olmayan, salt insan icadı bir kavramdır. İnsanın kate-
    gorik düşünüş biçimine bağlı olarak çevresindeki canlı dünyayı sı-
    nıflandırma alışkanlığının bir sonucudur. Ayrıca sanıldığı gibi tür
    kavramı ve tür tanımlamaları o kadar sabit ve keskin kenarlı ta-
    nımlar değildir. Birçok canlı örneğinin hangi türe dahil edileceği
    konusunda ciddi ihtilaflar yaşanmakta ve birçok canlının filoge-
    netik (soyoluş) ağaçları veya başka bir deyişle, ait oldukları takso-
    nomik sınıflar, gözden geçirilmekte ve değişmektedir. Birçok kez
    çıplak gözle ayırt edebileceğiniz herhangi bir farkı olmayan hay-
    vanların (özellikle bazı böceklerin) farklı türler olduklarına hük-
    metmeniz gerekebilir. Çünkü görünüşteki benzerlik ve farklılık-
    lar yanıltıcı olabilir. Kısacası taksonomi ve tür tanımlama, oldukça
    kaygan zeminli ve belirsiz bir uğraştır.
    Bir başka husus ise taksonomi fikrinin, yani canlıların sınıflan-
    dırılması sürecinin, büyük oranda canlıların "akrabalıkları" üze-
    rine kurulu olduğudur. Yani taksonomi verileri, tür tanımları ve
    hayvanların sınıflandırma bilgileri üzerinden tartışmaya başla-
    dığınız zaman, otomatik olarak evrimsel akrabalık fikri üzerinde
    tartışıyorsunuz demektir. Bu noktanın çoğu kez gözden kaçması,
    özellikle evrim aleyhinde kanıtlar getirmeye çalışanların sonuç-
    suz döngüler içinde kalmalarına neden olabilmektedir. Yaratılışın
    ateşli savunucuları, çoğu kez "Türler asla birbirine dönüşmez" der-
    ken, insan icadı taksonomik bir sınıflandırma birimini adeta kut-
    sallaştırma yanılgısına düşmektedirler.
    Hatırda tutulması gereken en önemli hata ise "Ya o ya bu" şek-
    linde ortaya çıkan ikili mantığa dayalı hatalardır. Canlılar alemi
    hiçbir zaman bizim sınırlandırıcı ikili mantığımıza göre işlemez.
    Davranışlardan hayvan gruplarının özelliklerine kadar baktığı-
    nız her yerde, bol miktarda ara geçişler içeren, sınıflandırmayı
    son derece zorlaştıran "gri" unsurlar çıkar karşımıza. Hal böyley-
    ken, yani canlılar bizim ikili mantığımıza hiç mi hiç uymazken, on-
    ları "Ya şöyledir ya da böyle!" mantığıyla tartışmanın bizi gerçeğe
    ulaştırmayacağı açıktır.
    Tabii amaç gerçeğe ulaşmak değil de sadece kavga ve tartışma ise
    bunların da hiçbir önemi yoktur.
    137


    "Cevap, sorunun açtığı pencereden görünür ... "
    Ali Suad
    139


    Evrim ve İslam inancı üzerine yaptığım konuşmalar, yazdığım ya-
    zılar re katıldığım televizyon programları sonrasında çoğu olumlu
    olmak üzere birçok tepki alıyorum. Geri dönüşlerin önemli bir kıs-
    mında bazı temel kafa karışıklıklarını yansıtan itirazlar var. Ge-
    nel bir cevap olsun diye onlardan önemli bulduklarımın bazılarını
    burada sizlerle paylaşacağım. Elbette buradaki soru ve cevaplar
    yüzyılları aşkın bir zamandır içinde bulunduğumuz bu düşünce
    cenderesini kırmaya yetmeyecek fakat bana faydası olduğunu dü-
    şündüğüm bir akıl yürütme zincirinin, bu konuda gelen sorulara
    verdiğim cevaplarla daha kolay anlaşılabileceğini ve izlenebilece-
    ğini düşünüyorum. Şimdi sizi, internet üzerinden bana ulaştırılan
    bazı sorular ve onlara vermeye çalıştığım cevaplarla baş başa bı-
    rakayım:
    • Evrimi mi, yaratıhşı mı savunuyorsunuz?
    Benim dünyam bu iki seçenekten ibaret değil ve bunlar birbirinin
    zıddı, birbirini dışlayan şeyler değil. Yani soru, özü itibariyle ha-
    talı. Ama Allah'ın her şeyi belli bir oluş ve sürece bağlı olarak ya-
    ratmayı murat ettiğini çok iyi biliyorum. Hayatınızda bir tek bitki
    diktiyseniz, bir kez bir bebeğin büyümesini izlediyseniz, siz de Sün-
    netullah'ın bu kısmını yakinen gözlemlemişsiniz demektir. Unut-
    mayınız, sizi de (eğer inanıyorsanız) Allah yaratmıştır ama dokuz
    aylık bir gebelik sürecinde şekillenmenizi beklemek zorundaydınız.
    Bu bekleme, sizin ait olduğunuz maddi alemin bir kuralıdır ve Ya-
    radan'ı bağlamaz.
    • Evrimin olmadığı tek bir proteinden bile anlaşılır ...
    Tek bir proteinden, "hiçbir şeyin rastgele olamayacağı" anlaşılır, o
    da insafı olana! Aynı şey bir kar tanesinden, bir damla sudan, ge-
    lip geçen bulutların şeklinden de anlaşılır. Eğer istenirse ... Ama
    bir proteine bakarak canlıların "nasıl yaratıldığı" anlaşılmaz. İşte
    orada biraz "bilim" bilmek lazım ...
    • Evrime dair ne tip kanıtlar var? Nasıl bu kadar eminsi-
    niz?
    Emin değilim. Bakınca tek gördüğüm şey bu olduğu için aklıma
    sebepler dairesinde "başka" bir açıklama gelmiyor. Canlıların bir
    şekilde akraba olduklarını görebiliyorum. Ama bunun Darwin'in
    dediği gibi olduğunu da hiç zannetmiyorum. İşin içinde bambaşka
    süreçler var ve bilimsel olarak daha bu mevzuu anlamanın başında
    olduğumuzu düşünüyorum. Ayrıca Müslüman bilim adamlarının
    bu konularda söyleyecek çok sözleri olduğunu da düşünüyorum.
    Yeter ki bu anlamsız reddiye psikolojisini üzerimizden bir atalım ...
    • Evrim teorisi doğru ise neden ara geçiş fosilleri yok? Yani
    bu sorudan bıkmış olabilirsiniz ama gerçekten de ara form·
    ların olmaması ve bunun açıklanmaması beni şaşırtıyor.
    Canlılar arasında çok çeşitlilik ve benzerlik var fakat ne·
    den çok bariz farklar arasında türler yok, bunu anlayamı·
    yorum. Mesela şu, şu türden türedi gibi bir bilgi var mı?
    Canlıların bulunduğu ortam ve şartlara göre değişimini an·
    layabiliyorum fakat canlıların türden türe geçişi arasında
    kopukluk olduğunu düşünüyorum. Birebir türden türe ge·
    çiş olduğuna inanmıyorum. Mesela at ile eşeğin birleşimin·
    den katır oluyor ama katır neslini devam ettiremiyor.
    Hayır, bu tip sorulardan henüz bıkmadım, zira her seferinde masa
    başı anti-evrim anlayışının bana da ne kadar zaman kaybettirdiğini
    aklıma getiriyor bu itiraz ... Klasik olacak belki ama ara form bul-
    mak isteyen sadece "Google"a baksa yeter. Mesela Wikipedia'da
    şöyle bir madde var: Ara Geçiş Fosillerin Listesi.16 Buradaki hay-
    vanlar bugün soyları tükenmiş ve bildiğimiz tüm canlıların özel-
    liklerini kısmen taşıyan ama günümüzde benzerleri olmayan can-
    lılar. Ara form dendiğine "sakat ve yarım" uzuvlar içeren canlıların
    anlaşılması, evrim biyolojisinin bilinmemesinden kaynaklanan bir
    yanlış bakış açısıdır. Eksik ve sakat bir hayvan, fosil bırakacak ka-
    dar zaten yaygınlaşamaz, yaşamını sürdürüp üreyemezdi. Dolayı-
    sıyla, bulunan hayvanların tamamı "mükemmel" canlılardı, yani ya-
    şadıkları ortamlara milyonlarca yıl boyunca hayatta kalabilecek
    şekilde uyum sağlama yeteneği olan (kendilerine öyle yetenekler
    bahşedilmiş) hayvanlardı. Fakat elimizi insafımıza koyup da mü-
    zede gezerken "tüylü dinozor" diye bir canlı gördüğümüzde "Ne
    oluyor?" diye soramıyorsak, bir sorun var demektir.
    Microraptor gui'ye17 bakalım ... Milyarlarca yıllık bir canlılık sü-
    reci ... Yaşayan canlıların %99.5 kadarının soyu tükenmiş ... Kalan
    canlı türlerinin sayısı bugün milyonlarla ifade ediliyor. İnsan bu
    "tür"lerden sadece biri... Burada düşünenler için ibretler yok mu-
    dur? Her şeyden daha önemlisi, "evrim" ile sorunu olan birinin,
    elinde daha iyi bir açıklama yahut fikir olmalı ... Yoksa sorun ne-
    rede? "Hepsi yaratıldı" demek, hiçbir şey dememektir. Her zerreye
    hakim olan bir Allah kavramına inanılıyorsa, zaten esen her rüz-
    gardan titreşen her bir moleküle kadar her şey her an yaratılmak-
    tadır. Varsa, biyolojik evrim de bundan ayrı değildir ...
    Anne karnında safha safha gelişen insan, "yaratılmıyor" mu
    yani?
    Yaşadığımız sorun aslında materyalist dünya görüşü ile inancımız
    arasında. Ve biz "evrimi" bir yana ittiğimiz, onun üzerinde aklet-
    meyi bıraktığımız için Allah muhtemelen bu muhteşem tefekkür
    vesilesini bizim elimizden alarak, bizden daha çalışkan olanların
    eline verdi. "Onlar" da bu verilerle istedikleri gibi oynuyorlar, bize
    uzaktan seyretmek düşüyor. Evrimin "kendi kendine oluş" mesele-
    siyle ilgili sorun yaşamayı elbette anlıyorum. Bilimsel olarak nasıl
    olduğuna dair fikrimiz olan herhangi bir şeyden, "kendi kendine"
    ve "rastgele" oluyor anlamını çıkartmak eblehliktir. Böyle bir olu-
    şun "rastgele mi, yoksa amaçlı mı" olduğu, bilimin tespit edebile-
    ceği bir şey değildir. "Anne karnındaki embriyo genetik kodlarla
    kendi kendine oluşuyor" saptamasına küsüp embriyolojiyi boşla-
    mıyor, kadın-doğum hekimlerine güvenmeye devam ediyorsak,
    canlılığın bu dünyadaki yaratılışı meselesine de farklı muamele
    etmemiz anlamsız.
    Bu mesele hepimizin belli bir zihinsel seviyeyi aşması için gerekli.
    "Şöyledir" veya "böyledir" deme kolaycılığından ve Allah'ın kitabı
    adına bilmişlik taslayanlardan özellikle uzak durarak, Allah'ın
    "kevni" ayetlerinden bihaber insanların bilime dair mevzularla il-
    gili masa başı fetvalarına sırtımızı dönerek, kainattaki en büyük
    gizem üzerinde düşündüğümüzün bilinciyle, derinlemesine düşün-
    meye değer. Üzerinde tefekkür edilen şeyin, milyarlarca yıl süren
    ve halen devam eden, eşref-i mahlukata bu alemi hazırlayan ve
    büyük kısmı gayb perdesi altında gizli kalmaya mahkum bir des-
    tan olduğunu unutmamalı. İmtihan büyük ve halen devam ediyor ...
    • Allah'ın yaratmak için evrime mi ihtiyacı var? İnsanı yok·
    tan var edemez mi?
    Allah'ın yaratmak için hiçbir nedene ve hammaddeye ihtiyacı yok-
    tur. Fakat buna rağmen Kur'an-ı Kerim'de insanın yaratılışından
    bahsederken "çamurdan", "sudan" ve "bitki gibi yerden bitirmek-
    ten" bahsedilir. Bunların tamamı hem "hammadde"lerdir hem de
    "dünyevi hammaddeler"dir. Bu maddeler aynı zamanda (modern
    biyolojinin de bildirdiği gibi, insan da dahil) "tüm" canlıların or-
    tak maddesel temelidir.
    Yine, Allah her bir anı yeniden yaratır ve icat eder. Fakat bu dün-
    yadaki tüm yaratımları bir sebepler perdesi ardına gizlediğinden
    de sıklıkla bahseder. Her şeyi "Hak ve hikmete uygun" bir biçimde
    yarattığının garantisini vererek, kendi koyduğu fizik kanunlarıyla
    bu evrendeki yaratma (halk) sürecini -kısmen- anlaşılabilir süreç-
    lere bağlar. Kainatta olan her şey, adına fizik dediğimiz bir neden-
    ler silsilesine bağlıdır. Bu nedenlerin büyük bir çoğunluğunu he-
    nüz anlamaktan uzağız, ancak çok küçük bir kısmını biliyoruz ve
    çoğunu belki de hiç bilemeyeceğiz. Fakat buradaki her şey, fiziksel
    olarak "bilinebilir" temellere dayanır. Bunu bizzat Allah, Kur'an-ı
    Kerim'deki yaratılış ayetlerinde ifade eder (6 günde yaratma, ça-
    murdan halk etme vs.). Demek ki Allah, kendisinin böyle bir şeye
    ihtiyacı olmamasına rağmen, bize bir şeyler anlatmayı murat ediyor.
    Sorun şu: O'nu (c.c) sağlam bir kafayla dinleyebiliyor muyuz?
    • insanın yaratılması için Allah neden milyarlarca yıl bek-
    lemek zorunda olsun? Bu dediğiniz her şeye kadir bir Ya-
    ratıcı inancına aykırı değil mi?
    Sorunuzu değiştirip şöyle sorayım: "Allah neden bir kediyi (yahut
    tek hücreli bakteriyi) yaratmak için milyarlarca yıl beklemek zo-
    runda olsun?" Eğer sadece bu "çevirme" işlemi soruyu yeterince
    saçmalaştırmadıysa, ilave açıklamalarım da olacak:
    Bu evrendeki her şey gibi zaman da bir yaratıktır, yaratılmıştır.
    Allah'ın bize bildirdiği üzere, Allah zamandan ve mekandan mü-
    nezzehtir, onlarla kayıtlı değildir. Şu satırı okurken geçirdiğiniz
    birkaç saniye, sizin anne karnında geçirdiğiniz dokuz ay veya şim-
    diye kadar yaşadığınız ömür ne ise, milyarlarca yıllık yaratılış sü-
    reci de "zamandan münezzeh bir Yaratıcı için" aynı mesabededir,
    yani bir "hiç" hükmündedir.
    Kur'an-ı Kerim' de "kün fe yekun (Ol der ve o da olur)" ifadesinde
    "Hemen olur" gibi bir mana yoktur. Bu kainatta "oluş", yani "yara-
    tılış", bir sürece bağlanmış, fizik kanunlarına tabi kılınmıştır. Bu
    süreç, sadece zamana bağlı biz yaratıkları bağlar; zamanı yara-
    tan için böyle bir "bekleme" zorunluluğundan bahsetmek abestir.
    Kur'an-ı Kerim'de defaatle bahsedilen bu "zamansızlık" ve "zama-
    nın göreceliği" kavramını fizikçiler yüz yılı aşkın süredir bilirler ama bugünün Müslümanları ne hikmetse bunu bir türlü anlaya-
    mıyorlar. Bilgiden uzak kalmak bize nelere mal oluyor, görebili-
    yor musunuz?
    • İnsanı yaratan Allah'tır ve Kur'an'da nasıl yaratıldığı açıkça
    yazılmıştır. İnsanın çamurdan yaratıldığım ve ruh üflene-
    rek dünyaya gönderildiğini biliyoruz. Siz hala insansılar-
    dan, maymunlardan bahsediyor, bunu da Kur'an'la tevil et-
    meye çalışıyorsunuz. Neyin peşindesiniz?
    İslam inancına göre insanı ve her şeyi, hatta şu andaki her bir oluşu
    yaratan Allah'tır. Eğer sadece insanı yarattığını düşünüyorsanız,
    dinimiz farklı olmalı. Allah, Kur'an-ı Kerim'de "İnsan, henüz adı anıl-
    maya değer bir şey değilken üzerinden çok uzun bir zaman geçmedi
    mi?" (İnsan, 1) diyor. Eğer okursanız, insan diye bir "varlığın", he-
    nüz adına "insan" denemez durumdayken üzerinden çokça vakit
    geçmiş olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Çamurdan/balçıktan/
    sudan yaratılış ayetleri insanın yaratılışına ilişkin "açık" olarak
    hiçbir şey anlatmaz. Zira Kur'an, bir biyoloji kitabı değildir. Eğer
    dediğiniz gibi "açık ve aşikar" bir anlatım olsaydı, Allah'ın -haşa-
    bir heykeltıraş olduğunu (Hicr 26), nefes alıp verdiğini (üflemek;
    Hicr 29), iki eli olduğunu (Sa'd 75) ve daha birçok "tuhaf" şeyi an-
    lamamız gerekirdi. Kur'an'ı okurken lütfen biraz daha dikkat ...
    Sorunun son kısmına gelince, hakikat dışında hiçbir şeyin peşinde
    değilim, bunu herkese de tavsiye ederim.
    • Milyarlarca yıldır hiç değişiklik göstermemiş canlıların
    fosillerine ne diyeceksiniz? Evrime en büyük darbe bizzat
    karşınızda duruyor.
    Bu ilginç itiraz, son birkaç yıldır dillerde gezer ve kusura bakma-
    yın ama bu, sevmediğiniz bir adamın başkaları tarafından yapıl-
    mış bir heykeline çekiçle vurarak "Onun fikirlerini çürütüyorum"
    demeye benziyor. Evrim kuramlarının "Milyarlarca yıldır değiş·
    meyen hiçbir canlı yoktur" dediğini yahut "Her canlı değişerek
    başka bir tür olacaktır" dediğini nereden duydunuz? Bunu hangi
    evrim biyolojisi kitabından okudunuz? Evrim biyolojisinin böyle
    bir dayatması yoktur.
    Genel geçer evrim anlayışında, canlılarda meydana gelen değişik-
    likler, ortama uyum sağlamalarını ve üremelerini kolaylaştırıyorsa,
    o canlılar daha çok hayatta kalır ve kuramsal olarak milyonlarca
    yıl boyunca biriken bu değişimler, bir noktadan sonra farklı bir
    türün ortaya çıkmasına vesile olabilir (bunu görebilen hiç kimse
    yoktur şimdiye kadar). Fakat bir canlı türü, mesela bir akrep türü,
    yaşadığı ortamlarda gayet başarılı bir şekilde hayatta kalabilecek
    teçhizata sahipse meydana gelen değişimler onu etkilemez, biyo-
    lojik olarak başarılı olduğu için soyunu sürdürmeye devam eder.
    Kaldı ki "Milyarlarca yıldır değişmemiş" dediğiniz canlıların bir-
    çoğunu eğer genetik ve moleküler açıdan inceleyebilirseniz, eski
    kalıntılarla bugünkü örnekleri arasındaki farkları daha açık bir
    biçimde görebilirsiniz.
    Günümüzde yaşayan binlerce çekirge yahut yumuşakça türünden
    öyleleri vardır ki dışarıdan bunların "farklı canlılar" olduğunu ayırt
    etmeniz mümkün değildir fakat bunlar aslında insan ve goril gibi
    farklı türlerdir, birbirleriyle çiftleşemezler ve genetik yapıları te-
    melden farklıdır. İşte bu yüzden, sırf görünüşlerine bakarak "Mil-
    yarlarca yıldır değişmemiş canlı buldum" demek, biyolojik açıdan
    çoğu zaman safsatadan öteye gitmez.
    Yine tekrarlayayım; tüm bilimsel, özellikle de biyolojik açıklama-
    lar gibi Evrim Kuramı'nda da elbette büyük boşluklar vardır. Fakat
    Evrim Kuramı, henüz hakkıyla göremediğimiz bir gerçeğin meka-
    nizmasını açıklamaya çalışır: Canlılar "aynı" hammaddeden, aynı
    programla yapılmıştır. Bu gerçeği -ne kadar gözünüzü kapatsanız
    da- bir gün siz de görmek ve "nedenine" kafa yormak zorunda ka-
    lacaksınız. Tabii eğer "anlamak" gibi bir niyetiniz var ise ...
    • Evrimle (yani bilimle) inancı bağdaştırmaya çalışmak ta-
    mamen zaman kaybı. İkisi farklı şeylerdir. Harcadığınız
    vakte yazık.
    Tamamen "size öyle geliyor". Siz bu işle vakit harcamazsınız, olur
    biter. İslam'da "din bilgisi" ve "dünya bilgisi" diye bir ayrım yok-
    tur. İster bilim adamı ister ilahiyatçı olsun, tüm inananlar "Allah'ın
    ayetleri" üzerinde bir şekilde çalışır. Bu da din ve bilimi "aynı ger-
    çekliğin" paydaşları yapar. Din ve bilimi ayıran şizofreni, Batı ve
    Kilise kaynaklıdır ve şahsen benim, bu ruh hastalığıyla herhangi
    bir bağlantım yoktur.
    • Neden sadece evrimi konuşuyoruz? Diğer teorilerden ne-
    den bahsedilmiyor?
    Müsaadenizle, sorunuza bir soruyla karşılık vereyim: Canlılar dün-
    yasına şöyle bir bakınca (ama gerçekten bakınca, masa başında
    veya İnternet önünde otururken değil) başka ne tür bir alternatif
    görüyorsunuz? Bilim adamlarının dediklerini bir kenara bırakın,
    etrafınıza ve canlılara kendi gözünüzle baktınız mı hiç? Bakabi-
    lirseniz, "akrabalık" dışında hiçbir şey göremeyeceksiniz. Eğer ta-
    biata inceleyip de bunun dışında bir şey görebilen varsa buyurun,
    ömür boyu o görüşü savunmaya hazırım.
    Burada, "Hepsini Allah yarattı" argümanı son derece kolaycılığa
    kaçmaktır, sizi de beni de Allah yarattı ama milyonlarca insan
    neslinin gelip geçmesini, anne ve babamızın tanışmasını, o sperm
    ve yumurtanın birleşmesini ve dokuz aylık bir hamilelik sürecini
    beklememiz gerekti. Bu dünyada, bizzat Allah'ın koyduğu kanun-
    lar gereği, hiçbir şey "pat" diye olmuyor. Sebepler arkasına gizle-
    niyor. Gizleniyor ki iman edenle etmeyen ayrılsın ...
    Özetle: Dünyayı anlamadan onun hakkında konuşmasak çok daha
    iyi olur. Bir ara evrime alternatif olarak "akıllı tasarım" mevzu-
    unu hepimiz çok sevdik. Neydi bu? "Canlılar alemindeki bazı şey-
    ler daha basit bileşenlerine indirgenemez, dolayısıyla 'indirgene-
    mez karmaşıklığa' sahiplerdir. Böylece ancak akıllı bir tasarımcı
    tarafından tasarlanmış olabilirler" şeklinde özetlenebilecek bir id-
    dia idi. Bunu sevdik ama argümanın hemen peşinden gelen sorunu
    çok azımız gördük: Bir şey "indirgenemez karmaşıklık" özelliği
    göstermiyorsa, "akılsızca" mı tasarlanmıştır? Yahut kendi kendine
    mi olmuştur? İslam inancında bu kainatta kendi kendine olan her-
    hangi bir şeye yer var mıdır? Elbette yoktur! Dolayısıyla, akıllı ta-
    sarımı kabul ettiğiniz anda, onun zıt anlamlısı olan "akılsız var
    oluşu" da kabul etmeniz gerekir. Ben böyle saçma bir şeyi kabul
    edemem. Dolayısıyla, en azından bir Müslüman için, akıllı tasarım
    bir safsatadan ibarettir. Zira İslam inancına göre bu kainatın her
    bir atomu, kuarkı ve her bir zerresi, ancak "akıllı ve amaçlı bir ya-
    ratımla" var olabilir.
    • Evrimle ilgili görüşleriniz İslam'a ne gibi bir katkı sağlı-
    yor? Bence İslam'a güç verme açısından tam bir fiyasko.
    İslam'a güç kazandırılmaz, İslam hakikat ise bütün güç onundur.
    Derdimiz, aklımıza ve idrakimize güç vermek olmalı. O zaman her
    şeyimiz güçlenir. Bugün zayıf olan İslam değil, Müslümanlardır. Bi-
    lim ve bilgi ile bağlantısını tekrar kurmadan da bu zafiyetten asla
    kurtulamayacaklardır.
    • Madem bütün canlılar evrim geçirdi, bugün neden evrim
    göremiyoruz?
    Evrim, eğer jeolojik kayıtların doğru olduğunu kabul ediyorsak,
    milyarlarca yıldır devam eden bir süreçtir. Çok yavaş ilerlemekte-
    dir ve birkaç yıllık hayatımızda gözlenebilir bir olay değildir. Can-
    lılar bugün de çarpıcı bir hızda değişir ama "bir canlının bir başka
    canlıya dönüşmesi" anlamında anlaşılan makro evrim, eğer var ol-
    duysa bile, insanlığın bugüne kadar olan toplam macerasıyla bile
    izlenebilir bir süreç değildir.
    Tekrarlayalım: Bir "evrim" vardır. Fakat bu evrim (gerçek yara-
    tılış öyküsü), Darwin'in Evrim Kuramı'na tıpatıp uymak zorunda
    değildir. Hala nasıl olduğunu bilmiyoruz. İlk hücrenin nasıl ortaya
    çıktığına dair hiçbir açıklamamız yok. Dolayısıyla, bilimin bu ko-
    nuda söyleyebilecek çok fazla bir sözü yok. Ama aynı şey "kütle-çe-
    kim" meselesi için de geçerlidir. Halen boşluktaki cisimlerin birbi-
    rini "neden" çektiğini bilmiyoruz. Ama böyle bir çekim var ve bunu
    görebiliyoruz. Nedenini, nasılını bilmememiz, onu reddetmemizi
    gerektirmiyor. Dolayısıyla, "canlıların birbirine bu kadar benze-
    diği bir dünyada, sırf mekanizması bilinmiyor diye ortak yaratı-
    lışı inkar etmek" akılla bağdaşır bir durum değildir.
    • Evrime dair Kur'an'dan nasıl bir kanıt gösterebiliyorsu-
    nuz?
    Bilimle ilgili mevzulara Kur'an'dan kanıt aranmaz. Bu yaklaşım,
    yöntem olarak tam bir felakettir. Kur'an-ı Kerim, ana mesajı itiba-
    riyle insana her zaman dünya üzerindeki yaratılmışları örnek ve-
    rir. Bunların "yaratılış ayetleri (kevni ayetler)" olarak zikredilmesi
    boşuna değildir. Allah, Kur'an'da, etrafımızdaki canlı ve cansız ya-
    ratıklara (kuş, arı, inek, incir, zeytin, dağlar, yerler, gökler vs.) sü-
    rekli olarak dikkatimizi çeker ve "dünya hakkında bir şeyler öğ-
    renmeye" yönlendirir. Eğer siz, Kur'an'ın açık bir emri olan "ilim
    yapmayı ve dünya hakkında bilgi toplamayı" bırakıp bu tip bilgi-
    leri Kur'an'da ararsanız, Kur'an'ın temel mesajına taban tabana zıt
    bir iş yapmış olursunuz. Kur'an bize cennetin ve Rıza-yı İlahi'nin
    yolunu gösterir, bilimsel konularda kopya vermez. İnsanlar ara-
    sındaki yarış ise hakça bir yarıştır ve Allah hiçbir kuluna (ateist
    de olsa, bilmem ne de olsa) farklı ve adaletsiz muamele etmez. En
    azından İslam'a göre bu böyledir.
    • Ateist ve maddeci bilim adamlarının kuramlarını neden
    böyle içtenlikle savunuyorsunuz? Bu nasıl Müslümanlık?
    Şöyle: Siz hiç son 300 yıldır, tabiatı gezip de "Allah bu canlıları na-
    sıl yaratmış" diye bakınan yahut moleküler biyoloji laboratuvar-
    larında yaratılışın sırlarını merak eden bir Müslüman bilim ada-
    mıyla tanıştınız mı, ismini duydunuz mu? Son 10-15 yılda sayıları
    tek tük artsa da, İslam inancına sahip bilim adamlarından böyle
    "zor" mevzularla ilgili neredeyse hiçbir katkı göremezsiniz. O za·
    man biz kimin çalışmalarını ve bulgularını konuşacağız?
    Ampulü, bilgisayarı, kozmolojik bilgileri, kuantum fiziğini ve diğer
    birçok bilgiyi ekseri "ateist" bilim adamları yahut mucitler icat et·
    miş olmasına rağmen bunları itirazsız kullanıyorsunuz. İş evrime
    gelince, nedense Darwin ve diğer evrim biyologlarının materya-
    listliği aklımıza geliveriyor. Onlar maddeye bu kadar ehemmiyet
    verip araştırmasalardı, haliniz nice olurdu farkında mısınız? Al-
    lah adildir. Çalışana karşılığını verir. Batıl itkilerle de olsa Batı
    dünyası, madde üzerindeki çalışmalarının karşılığını aldı ve al-
    maya devam ediyor.
    İslam dünyası ise kendisine bizzat emredilen "ilim" konusunu başka
    medeniyetlere terk ettiği için bugün ziyadesiyle tokadını yiyor. Biz
    kendi halimizi değiştirmedikçe Allah da bizim durumumuzu de-
    ğiştirmeyecektir ve bize bunu peşinen söylemektedir (Ra'd, 11).
    Ateist ve inançsız bilim adamlarının çalışmalarından rahatsızsa-
    nız buyurun üniversiteler, okullar, laboratuvarlar emrinizde, he-
    men başlayın. Yoksa susalım, zira ayıp oluyor ...
    • Canlıların birbiriyle olan benzerlikleri ve ortak yönleri ol-
    ması çok doğal. Zira bu, hepsinin tek elden çıktığını, aynı
    yaratıcının eseri olduğu belgeler. Tıpkı Mercedes marka
    tüm otomobillerin aynı üretici, mühendis, tasarımcı tez-
    gahından çıkması gibi. Evrime delil olamaz.
    Bininci kez söyleyeyim: Yıldızlar ve gezegenler de aynı yapıda ve
    maddedendir, onlar da mı müstakil olarak ve "pat diye" yaratıl-
    mış? Gezegenlerin, yıldızların birbirinden nasıl oluştuğunu görü-
    yorsunuz, bu Allah'ın kudretine gölge düşürür mü? Canlılar ara-
    sında bu kadar benzerlik varken olası bir akrabalığı hangi kanıta
    dayalı olarak reddediyorsunuz? Size 8000 farklı çekirge türünün
    ayrı ayrı yaratıldığını düşündüren "kanıt" nedir? Bana ve evrime
    kanıt sormadan önce kendinize soruyor musunuz "Kanıtım ne?"
    diye? Kur'an demeyin, zira orada öyle bir şey yok.
    • İslam kaynaklarında bütün canlıların ayrı ayrı yaratıldığı
    açıkça belirtiliyor. Siz neye dayanarak hem Müslüman hem
    de evrimciyim diyorsunuz?
    Öncelikle "Evrimciyim" diye bir şey söylediğim vaki değildir, bu
    benim mesleğim değil. Ayrıca evrimci diye bir şey de yok, evrim
    biyoloğu falan var belki.
    İkinci olarak, canlıların ayrı yaratıldığı nerede belirtiliyor? Kur'an-ı
    Kerim'de bu yönde hükümler olması bir yana, tam aksi yönde ("Bü-
    tün" canlıların sudan yaratılması, hepimizin "tek bir" nefisten ya-
    ratılması, bitki gibi yerden bitirme, bir damla sudan yaratma vs.
    gibi ifadelerle) birçok beyanat bulunur. Lütfen, Kur'an'ı "ezberle-
    tilmiş dublajlarla" seslendirmeyi bırakın ve açıp okuyun. Çünkü o,
    size de inmiş bir uyarıdır ...
    • Müslümanların 'yaratılışa ve canlıların oluşumuna dair
    bir kuramı yok' demişsiniz. Kur'an'da her şey yazıyor, açıp
    okuduğunuzda göremiyor musunuz? Müslümanların başka
    kurama ihtiyaçları var mı?
    Kur'an'da ne yazıyor? Yaratılışa dair, dışarıdaki gözlemlerinizle
    örtüşebilen nasıl bir ilham alıyorsunuz? Evrenin oluşumu, yıldız-
    ların teşekkülü, kalbimizin atışı, depremlerin mekanizması, ku-
    antum fiziği gibi konularda Kur'an'dan ne öğrenebiliyorsunuz? Ba-
    tılı bilim adamları bir şeyleri keşfettikten sonra "Bu gerçek, 1400
    yıldan beri Kur'an'da var zaten!" diye tembellik yapmak dışında,
    Kur'an'dan nasıl bir bilgi elde edebiliyorduk şimdiye kadar?
    Kur'an bir bilim ve teknoloji kitabı değildir. Elbette "hayat ve ha-
    kikat" kitabı olması açısından gerçeklere birçok atıf bulunur ve
    bulunacaktır ama Kur'an'ın temel işi fizik, kimya, biyoloji konu-
    larında "tüyo vermek" değildir. Kur'an, insanın insan olması için
    inmiş bir rehberdir ve bu rehberin her yerinde de "akıl" ve "araş-
    tırma" önerilir. Ama biz her nasılsa Kur'an'a bakarak bunu göre-
    meyecek kadar körleşmişiz ...
    • (İslam'la evrimin ters düşmediğini savunmak) jön-İslam-
    cılıktır; hatta o da değil, yeni bir din yaratma çabasıdır.
    Şimdiye kadar çamur atmaya çalışmışlar, becerememişler,
    "Biz en iyisi mayasını bozalım" durumudur, bilinçli ya da
    değil ... Din sahibinindir, koruyacak olan da O'dur.
    Burada sadece şu ayeti söyler ve çekilirim: "Ne zaman onlara: 'Al-
    lah'm indirdik/erine uyun' denilse, onlar: 'Hay1r, biz, atalanmızı üzerinde
    bulduğumuz şeye (geleneğe) uyanz' derler. (Peki) Ya atalarmm akit
    bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara, 170)
    Bu ayetin sadece müşrikler için bir şeyler söylediğini düşünen-
    lerdenseniz, müthiş bir yanılgı içinde olduğunuzu söylemeliyim.
    Aman dikkat!




    "lnsan, hayreti ölçüsünde bilgedir ... "
    Mehmet Salah
    152

    İki başlı bebekler doğduğu zaman hayret ediyoruz, normal bir in-
    sanın dünyaya gelmesi çok sıradanmış gibi...
    Bungee-jumping gibi uç sporları yapanlara hayret ediyoruz, ta-
    vanda yürüyen sinek basit bir iş yapıyormuş gibi...
    Belgesellerdeki hayvanlara hayret ediyoruz, sanki sokaklardaki
    kediler ve köpekler çok sıradanmış gibi. ..
    Bilgisayar dünyasındaki gelişmelere hayret ediyoruz, hepsinin çık-
    tığı yer olan beynimiz çok basitmiş gibi...
    Kocaman gökdelenlerin inşasına hayret ediyoruz, asırlık çınarlar
    çok sıradanmış gibi...
    Bir ressamın benzetmesine hayretler ediyoruz, doğadaki asılları
    çok basitmiş gibi. ..
    Çiçekli ağaçların güzelliğine hayret ediyoruz, ezip geçtiğimiz di-
    kenler çirkinmiş gibi ...
    Ölüme hayret ediyoruz, yaşamak çok sıradan bir "hak"mış gibi...
    153

    Nefes aldığının farkında olan insan, o nefesin boş laflarla tüke-
    tilemeyecek kadar kıymetli olduğunun farkına daha kolay varır.
    155

    "Her şeyi ezbere bilmek, bilmek demek değildir."
    Montaigne
    162

    Falanca mankenin son sevgilisini, en son parfümleri, en son tekno-
    lojik ürünleri vs. takip etmeyi kendimize esas iş edinirken Bertrand
    Russell, Mevlana, Dede Korkut gibi akil insanların haklı serzeniş-
    lerini anlama gayretini "diğerlerine" bırakıyoruz.
    164

    Kendini bilen insan "parayla satın alınabilecek kadar değersiz" şey-
    lerin peşinde ömrünü tüketemez. Kendini bilen insan ...
    165

    "lnsan zihni, yeni bir fikre bedenin
    yabancı bir proteine davrandığı gibi
    davranır, onu reddeder. .. "
    Peter Medawar
    168

    "Bilmediğini bilmek en iyisidir.
    Bilmeyip de bildiğini sanmak tehlikeli bir hastalıktır."
    Lao-Tzu
    226

    Ne çare ki insanoğlunun tarihi, tarihin hemen her döneminde, elin-
    deki bilgiyi "nihai" zannetme yanılgısına düşmesinden kaynakla-
    nan büyük hatalar zincirinden ibaret gibi görünüyor ...
    275


    "Birçok şey gibi maalesef kitaplar da artık kısa vadeli birer tüketim
    maddesi haline geldi, getirildi. Ne yapalım? Popüler kültür bizi buna
    zorluyor, modern çağ böyle istiyor! Ne istiyor? 'Kitaplar kapanır
    kapanmaz içindekiler unutulsun' istiyor."
    Cemil Meriç
    279
  • ve İslam inancı üzerine yaptığım konuşmalar, yazdığım ya-
    zılar re katıldığım televizyon programları sonrasında çoğu olumlu
    olmak üzere birçok tepki alıyorum. Geri dönüşlerin önemli bir kıs-
    mında bazı temel kafa karışıklıklarını yansıtan itirazlar var. Ge-
    nel bir cevap olsun diye onlardan önemli bulduklarımın bazılarını
    burada sizlerle paylaşacağım. Elbette buradaki soru ve cevaplar
    yüzyılları aşkın bir zamandır içinde bulunduğumuz bu düşünce
    cenderesini kırmaya yetmeyecek fakat bana faydası olduğunu dü-
    şündüğüm bir akıl yürütme zincirinin, bu konuda gelen sorulara
    verdiğim cevaplarla daha kolay anlaşılabileceğini ve izlenebilece-
    ğini düşünüyorum. Şimdi sizi, internet üzerinden bana ulaştırılan
    bazı sorular ve onlara vermeye çalıştığım cevaplarla baş başa bı-
    rakayım:
    • Evrimi mi, yaratıhşı mı savunuyorsunuz?
    Benim dünyam bu iki seçenekten ibaret değil ve bunlar birbirinin
    zıddı, birbirini dışlayan şeyler değil. Yani soru, özü itibariyle ha-
    talı. Ama Allah'ın her şeyi belli bir oluş ve sürece bağlı olarak ya-
    ratmayı murat ettiğini çok iyi biliyorum. Hayatınızda bir tek bitki
    diktiyseniz, bir kez bir bebeğin büyümesini izlediyseniz, siz de Sün-
    netullah'ın bu kısmını yakinen gözlemlemişsiniz demektir. Unut-
    mayınız, sizi de (eğer inanıyorsanız) Allah yaratmıştır ama dokuz
    aylık bir gebelik sürecinde şekillenmenizi beklemek zorundaydınız.
    Bu bekleme, sizin ait olduğunuz maddi alemin bir kuralıdır ve Ya-
    radan'ı bağlamaz.
    • Evrimin olmadığı tek bir proteinden bile anlaşılır ...
    Tek bir proteinden, "hiçbir şeyin rastgele olamayacağı" anlaşılır, o
    da insafı olana! Aynı şey bir kar tanesinden, bir damla sudan, ge-
    lip geçen bulutların şeklinden de anlaşılır. Eğer istenirse ... Ama
    bir proteine bakarak canlıların "nasıl yaratıldığı" anlaşılmaz. İşte
    orada biraz "bilim" bilmek lazım ...
    • Evrime dair ne tip kanıtlar var? Nasıl bu kadar eminsi-
    niz?
    Emin değilim. Bakınca tek gördüğüm şey bu olduğu için aklıma
    sebepler dairesinde "başka" bir açıklama gelmiyor. Canlıların bir
    şekilde akraba olduklarını görebiliyorum. Ama bunun Darwin'in
    dediği gibi olduğunu da hiç zannetmiyorum. İşin içinde bambaşka
    süreçler var ve bilimsel olarak daha bu mevzuu anlamanın başında
    olduğumuzu düşünüyorum. Ayrıca Müslüman bilim adamlarının
    bu konularda söyleyecek çok sözleri olduğunu da düşünüyorum.
    Yeter ki bu anlamsız reddiye psikolojisini üzerimizden bir atalım ...
    • Evrim teorisi doğru ise neden ara geçiş fosilleri yok? Yani
    bu sorudan bıkmış olabilirsiniz ama gerçekten de ara form·
    ların olmaması ve bunun açıklanmaması beni şaşırtıyor.
    Canlılar arasında çok çeşitlilik ve benzerlik var fakat ne·
    den çok bariz farklar arasında türler yok, bunu anlayamı·
    yorum. Mesela şu, şu türden türedi gibi bir bilgi var mı?
    Canlıların bulunduğu ortam ve şartlara göre değişimini an·
    layabiliyorum fakat canlıların türden türe geçişi arasında
    kopukluk olduğunu düşünüyorum. Birebir türden türe ge·
    çiş olduğuna inanmıyorum. Mesela at ile eşeğin birleşimin·
    den katır oluyor ama katır neslini devam ettiremiyor.
    Hayır, bu tip sorulardan henüz bıkmadım, zira her seferinde masa
    başı anti-evrim anlayışının bana da ne kadar zaman kaybettirdiğini
    aklıma getiriyor bu itiraz ... Klasik olacak belki ama ara form bul-
    mak isteyen sadece "Google"a baksa yeter. Mesela Wikipedia'da
    şöyle bir madde var: Ara Geçiş Fosillerin Listesi.16 Buradaki hay-
    vanlar bugün soyları tükenmiş ve bildiğimiz tüm canlıların özel-
    liklerini kısmen taşıyan ama günümüzde benzerleri olmayan can-
    lılar. Ara form dendiğine "sakat ve yarım" uzuvlar içeren canlıların
    anlaşılması, evrim biyolojisinin bilinmemesinden kaynaklanan bir
    yanlış bakış açısıdır. Eksik ve sakat bir hayvan, fosil bırakacak ka-
    dar zaten yaygınlaşamaz, yaşamını sürdürüp üreyemezdi. Dolayı-
    sıyla, bulunan hayvanların tamamı "mükemmel" canlılardı, yani ya-
    şadıkları ortamlara milyonlarca yıl boyunca hayatta kalabilecek
    şekilde uyum sağlama yeteneği olan (kendilerine öyle yetenekler
    bahşedilmiş) hayvanlardı. Fakat elimizi insafımıza koyup da mü-
    zede gezerken "tüylü dinozor" diye bir canlı gördüğümüzde "Ne
    oluyor?" diye soramıyorsak, bir sorun var demektir.
    Microraptor gui'ye17 bakalım ... Milyarlarca yıllık bir canlılık sü-
    reci ... Yaşayan canlıların %99.5 kadarının soyu tükenmiş ... Kalan
    canlı türlerinin sayısı bugün milyonlarla ifade ediliyor. İnsan bu
    "tür"lerden sadece biri... Burada düşünenler için ibretler yok mu-
    dur? Her şeyden daha önemlisi, "evrim" ile sorunu olan birinin,
    elinde daha iyi bir açıklama yahut fikir olmalı ... Yoksa sorun ne-
    rede? "Hepsi yaratıldı" demek, hiçbir şey dememektir. Her zerreye
    hakim olan bir Allah kavramına inanılıyorsa, zaten esen her rüz-
    gardan titreşen her bir moleküle kadar her şey her an yaratılmak-
    tadır. Varsa, biyolojik evrim de bundan ayrı değildir ...
    Anne karnında safha safha gelişen insan, "yaratılmıyor" mu
    yani?
    Yaşadığımız sorun aslında materyalist dünya görüşü ile inancımız
    arasında. Ve biz "evrimi" bir yana ittiğimiz, onun üzerinde aklet-
    meyi bıraktığımız için Allah muhtemelen bu muhteşem tefekkür
    vesilesini bizim elimizden alarak, bizden daha çalışkan olanların
    eline verdi. "Onlar" da bu verilerle istedikleri gibi oynuyorlar, bize
    uzaktan seyretmek düşüyor. Evrimin "kendi kendine oluş" mesele-
    siyle ilgili sorun yaşamayı elbette anlıyorum. Bilimsel olarak nasıl
    olduğuna dair fikrimiz olan herhangi bir şeyden, "kendi kendine"
    ve "rastgele" oluyor anlamını çıkartmak eblehliktir. Böyle bir olu-
    şun "rastgele mi, yoksa amaçlı mı" olduğu, bilimin tespit edebile-
    ceği bir şey değildir. "Anne karnındaki embriyo genetik kodlarla
    kendi kendine oluşuyor" saptamasına küsüp embriyolojiyi boşla-
    mıyor, kadın-doğum hekimlerine güvenmeye devam ediyorsak,
    canlılığın bu dünyadaki yaratılışı meselesine de farklı muamele
    etmemiz anlamsız.
    Bu mesele hepimizin belli bir zihinsel seviyeyi aşması için gerekli.
    "Şöyledir" veya "böyledir" deme kolaycılığından ve Allah'ın kitabı
    adına bilmişlik taslayanlardan özellikle uzak durarak, Allah'ın
    "kevni" ayetlerinden bihaber insanların bilime dair mevzularla il-
    gili masa başı fetvalarına sırtımızı dönerek, kainattaki en büyük
    gizem üzerinde düşündüğümüzün bilinciyle, derinlemesine düşün-
    meye değer. Üzerinde tefekkür edilen şeyin, milyarlarca yıl süren
    ve halen devam eden, eşref-i mahlukata bu alemi hazırlayan ve
    büyük kısmı gayb perdesi altında gizli kalmaya mahkum bir des-
    tan olduğunu unutmamalı. İmtihan büyük ve halen devam ediyor ...
    • Allah'ın yaratmak için evrime mi ihtiyacı var? İnsanı yok·
    tan var edemez mi?
    Allah'ın yaratmak için hiçbir nedene ve hammaddeye ihtiyacı yok-
    tur. Fakat buna rağmen Kur'an-ı Kerim'de insanın yaratılışından
    bahsederken "çamurdan", "sudan" ve "bitki gibi yerden bitirmek-
    ten" bahsedilir. Bunların tamamı hem "hammadde"lerdir hem de
    "dünyevi hammaddeler"dir. Bu maddeler aynı zamanda (modern
    biyolojinin de bildirdiği gibi, insan da dahil) "tüm" canlıların or-
    tak maddesel temelidir.
    Yine, Allah her bir anı yeniden yaratır ve icat eder. Fakat bu dün-
    yadaki tüm yaratımları bir sebepler perdesi ardına gizlediğinden
    de sıklıkla bahseder. Her şeyi "Hak ve hikmete uygun" bir biçimde
    yarattığının garantisini vererek, kendi koyduğu fizik kanunlarıyla
    bu evrendeki yaratma (halk) sürecini -kısmen- anlaşılabilir süreç-
    lere bağlar. Kainatta olan her şey, adına fizik dediğimiz bir neden-
    ler silsilesine bağlıdır. Bu nedenlerin büyük bir çoğunluğunu he-
    nüz anlamaktan uzağız, ancak çok küçük bir kısmını biliyoruz ve
    çoğunu belki de hiç bilemeyeceğiz. Fakat buradaki her şey, fiziksel
    olarak "bilinebilir" temellere dayanır. Bunu bizzat Allah, Kur'an-ı
    Kerim'deki yaratılış ayetlerinde ifade eder (6 günde yaratma, ça-
    murdan halk etme vs.). Demek ki Allah, kendisinin böyle bir şeye
    ihtiyacı olmamasına rağmen, bize bir şeyler anlatmayı murat ediyor.
    Sorun şu: O'nu (c.c) sağlam bir kafayla dinleyebiliyor muyuz?
    • insanın yaratılması için Allah neden milyarlarca yıl bek-
    lemek zorunda olsun? Bu dediğiniz her şeye kadir bir Ya-
    ratıcı inancına aykırı değil mi?
    Sorunuzu değiştirip şöyle sorayım: "Allah neden bir kediyi (yahut
    tek hücreli bakteriyi) yaratmak için milyarlarca yıl beklemek zo-
    runda olsun?" Eğer sadece bu "çevirme" işlemi soruyu yeterince
    saçmalaştırmadıysa, ilave açıklamalarım da olacak:
    Bu evrendeki her şey gibi zaman da bir yaratıktır, yaratılmıştır.
    Allah'ın bize bildirdiği üzere, Allah zamandan ve mekandan mü-
    nezzehtir, onlarla kayıtlı değildir. Şu satırı okurken geçirdiğiniz
    birkaç saniye, sizin anne karnında geçirdiğiniz dokuz ay veya şim-
    diye kadar yaşadığınız ömür ne ise, milyarlarca yıllık yaratılış sü-
    reci de "zamandan münezzeh bir Yaratıcı için" aynı mesabededir,
    yani bir "hiç" hükmündedir.
    Kur'an-ı Kerim' de "kün fe yekun (Ol der ve o da olur)" ifadesinde
    "Hemen olur" gibi bir mana yoktur. Bu kainatta "oluş", yani "yara-
    tılış", bir sürece bağlanmış, fizik kanunlarına tabi kılınmıştır. Bu
    süreç, sadece zamana bağlı biz yaratıkları bağlar; zamanı yara-
    tan için böyle bir "bekleme" zorunluluğundan bahsetmek abestir.
    Kur'an-ı Kerim'de defaatle bahsedilen bu "zamansızlık" ve "zama-
    nın göreceliği" kavramını fizikçiler yüz yılı aşkın süredir bilirler ama bugünün Müslümanları ne hikmetse bunu bir türlü anlaya-
    mıyorlar. Bilgiden uzak kalmak bize nelere mal oluyor, görebili-
    yor musunuz?
    • İnsanı yaratan Allah'tır ve Kur'an'da nasıl yaratıldığı açıkça
    yazılmıştır. İnsanın çamurdan yaratıldığım ve ruh üflene-
    rek dünyaya gönderildiğini biliyoruz. Siz hala insansılar-
    dan, maymunlardan bahsediyor, bunu da Kur'an'la tevil et-
    meye çalışıyorsunuz. Neyin peşindesiniz?
    İslam inancına göre insanı ve her şeyi, hatta şu andaki her bir oluşu
    yaratan Allah'tır. Eğer sadece insanı yarattığını düşünüyorsanız,
    dinimiz farklı olmalı. Allah, Kur'an-ı Kerim'de "İnsan, henüz adı anıl-
    maya değer bir şey değilken üzerinden çok uzun bir zaman geçmedi
    mi?" (İnsan, 1) diyor. Eğer okursanız, insan diye bir "varlığın", he-
    nüz adına "insan" denemez durumdayken üzerinden çokça vakit
    geçmiş olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Çamurdan/balçıktan/
    sudan yaratılış ayetleri insanın yaratılışına ilişkin "açık" olarak
    hiçbir şey anlatmaz. Zira Kur'an, bir biyoloji kitabı değildir. Eğer
    dediğiniz gibi "açık ve aşikar" bir anlatım olsaydı, Allah'ın -haşa-
    bir heykeltıraş olduğunu (Hicr 26), nefes alıp verdiğini (üflemek;
    Hicr 29), iki eli olduğunu (Sa'd 75) ve daha birçok "tuhaf" şeyi an-
    lamamız gerekirdi. Kur'an'ı okurken lütfen biraz daha dikkat ...
    Sorunun son kısmına gelince, hakikat dışında hiçbir şeyin peşinde
    değilim, bunu herkese de tavsiye ederim.
    • Milyarlarca yıldır hiç değişiklik göstermemiş canlıların
    fosillerine ne diyeceksiniz? Evrime en büyük darbe bizzat
    karşınızda duruyor.
    Bu ilginç itiraz, son birkaç yıldır dillerde gezer ve kusura bakma-
    yın ama bu, sevmediğiniz bir adamın başkaları tarafından yapıl-
    mış bir heykeline çekiçle vurarak "Onun fikirlerini çürütüyorum"
    demeye benziyor. Evrim kuramlarının "Milyarlarca yıldır değiş·
    meyen hiçbir canlı yoktur" dediğini yahut "Her canlı değişerek
    başka bir tür olacaktır" dediğini nereden duydunuz? Bunu hangi
    evrim biyolojisi kitabından okudunuz? Evrim biyolojisinin böyle
    bir dayatması yoktur.
    Genel geçer evrim anlayışında, canlılarda meydana gelen değişik-
    likler, ortama uyum sağlamalarını ve üremelerini kolaylaştırıyorsa,
    o canlılar daha çok hayatta kalır ve kuramsal olarak milyonlarca
    yıl boyunca biriken bu değişimler, bir noktadan sonra farklı bir
    türün ortaya çıkmasına vesile olabilir (bunu görebilen hiç kimse
    yoktur şimdiye kadar). Fakat bir canlı türü, mesela bir akrep türü,
    yaşadığı ortamlarda gayet başarılı bir şekilde hayatta kalabilecek
    teçhizata sahipse meydana gelen değişimler onu etkilemez, biyo-
    lojik olarak başarılı olduğu için soyunu sürdürmeye devam eder.
    Kaldı ki "Milyarlarca yıldır değişmemiş" dediğiniz canlıların bir-
    çoğunu eğer genetik ve moleküler açıdan inceleyebilirseniz, eski
    kalıntılarla bugünkü örnekleri arasındaki farkları daha açık bir
    biçimde görebilirsiniz.
    Günümüzde yaşayan binlerce çekirge yahut yumuşakça türünden
    öyleleri vardır ki dışarıdan bunların "farklı canlılar" olduğunu ayırt
    etmeniz mümkün değildir fakat bunlar aslında insan ve goril gibi
    farklı türlerdir, birbirleriyle çiftleşemezler ve genetik yapıları te-
    melden farklıdır. İşte bu yüzden, sırf görünüşlerine bakarak "Mil-
    yarlarca yıldır değişmemiş canlı buldum" demek, biyolojik açıdan
    çoğu zaman safsatadan öteye gitmez.
    Yine tekrarlayayım; tüm bilimsel, özellikle de biyolojik açıklama-
    lar gibi Evrim Kuramı'nda da elbette büyük boşluklar vardır. Fakat
    Evrim Kuramı, henüz hakkıyla göremediğimiz bir gerçeğin meka-
    nizmasını açıklamaya çalışır: Canlılar "aynı" hammaddeden, aynı
    programla yapılmıştır. Bu gerçeği -ne kadar gözünüzü kapatsanız
    da- bir gün siz de görmek ve "nedenine" kafa yormak zorunda ka-
    lacaksınız. Tabii eğer "anlamak" gibi bir niyetiniz var ise ...
    • Evrimle (yani bilimle) inancı bağdaştırmaya çalışmak ta-
    mamen zaman kaybı. İkisi farklı şeylerdir. Harcadığınız
    vakte yazık.
    Tamamen "size öyle geliyor". Siz bu işle vakit harcamazsınız, olur
    biter. İslam'da "din bilgisi" ve "dünya bilgisi" diye bir ayrım yok-
    tur. İster bilim adamı ister ilahiyatçı olsun, tüm inananlar "Allah'ın
    ayetleri" üzerinde bir şekilde çalışır. Bu da din ve bilimi "aynı ger-
    çekliğin" paydaşları yapar. Din ve bilimi ayıran şizofreni, Batı ve
    Kilise kaynaklıdır ve şahsen benim, bu ruh hastalığıyla herhangi
    bir bağlantım yoktur.
    • Neden sadece evrimi konuşuyoruz? Diğer teorilerden ne-
    den bahsedilmiyor?
    Müsaadenizle, sorunuza bir soruyla karşılık vereyim: Canlılar dün-
    yasına şöyle bir bakınca (ama gerçekten bakınca, masa başında
    veya İnternet önünde otururken değil) başka ne tür bir alternatif
    görüyorsunuz? Bilim adamlarının dediklerini bir kenara bırakın,
    etrafınıza ve canlılara kendi gözünüzle baktınız mı hiç? Bakabi-
    lirseniz, "akrabalık" dışında hiçbir şey göremeyeceksiniz. Eğer ta-
    biata inceleyip de bunun dışında bir şey görebilen varsa buyurun,
    ömür boyu o görüşü savunmaya hazırım.
    Burada, "Hepsini Allah yarattı" argümanı son derece kolaycılığa
    kaçmaktır, sizi de beni de Allah yarattı ama milyonlarca insan
    neslinin gelip geçmesini, anne ve babamızın tanışmasını, o sperm
    ve yumurtanın birleşmesini ve dokuz aylık bir hamilelik sürecini
    beklememiz gerekti. Bu dünyada, bizzat Allah'ın koyduğu kanun-
    lar gereği, hiçbir şey "pat" diye olmuyor. Sebepler arkasına gizle-
    niyor. Gizleniyor ki iman edenle etmeyen ayrılsın ...
    Özetle: Dünyayı anlamadan onun hakkında konuşmasak çok daha
    iyi olur. Bir ara evrime alternatif olarak "akıllı tasarım" mevzu-
    unu hepimiz çok sevdik. Neydi bu? "Canlılar alemindeki bazı şey-
    ler daha basit bileşenlerine indirgenemez, dolayısıyla 'indirgene-
    mez karmaşıklığa' sahiplerdir. Böylece ancak akıllı bir tasarımcı
    tarafından tasarlanmış olabilirler" şeklinde özetlenebilecek bir id-
    dia idi. Bunu sevdik ama argümanın hemen peşinden gelen sorunu
    çok azımız gördük: Bir şey "indirgenemez karmaşıklık" özelliği
    göstermiyorsa, "akılsızca" mı tasarlanmıştır? Yahut kendi kendine
    mi olmuştur? İslam inancında bu kainatta kendi kendine olan her-
    hangi bir şeye yer var mıdır? Elbette yoktur! Dolayısıyla, akıllı ta-
    sarımı kabul ettiğiniz anda, onun zıt anlamlısı olan "akılsız var
    oluşu" da kabul etmeniz gerekir. Ben böyle saçma bir şeyi kabul
    edemem. Dolayısıyla, en azından bir Müslüman için, akıllı tasarım
    bir safsatadan ibarettir. Zira İslam inancına göre bu kainatın her
    bir atomu, kuarkı ve her bir zerresi, ancak "akıllı ve amaçlı bir ya-
    ratımla" var olabilir.
    • Evrimle ilgili görüşleriniz İslam'a ne gibi bir katkı sağlı-
    yor? Bence İslam'a güç verme açısından tam bir fiyasko.
    İslam'a güç kazandırılmaz, İslam hakikat ise bütün güç onundur.
    Derdimiz, aklımıza ve idrakimize güç vermek olmalı. O zaman her
    şeyimiz güçlenir. Bugün zayıf olan İslam değil, Müslümanlardır. Bi-
    lim ve bilgi ile bağlantısını tekrar kurmadan da bu zafiyetten asla
    kurtulamayacaklardır.
    • Madem bütün canlılar evrim geçirdi, bugün neden evrim
    göremiyoruz?
    Evrim, eğer jeolojik kayıtların doğru olduğunu kabul ediyorsak,
    milyarlarca yıldır devam eden bir süreçtir. Çok yavaş ilerlemekte-
    dir ve birkaç yıllık hayatımızda gözlenebilir bir olay değildir. Can-
    lılar bugün de çarpıcı bir hızda değişir ama "bir canlının bir başka
    canlıya dönüşmesi" anlamında anlaşılan makro evrim, eğer var ol-
    duysa bile, insanlığın bugüne kadar olan toplam macerasıyla bile
    izlenebilir bir süreç değildir.
    Tekrarlayalım: Bir "evrim" vardır. Fakat bu evrim (gerçek yara-
    tılış öyküsü), Darwin'in Evrim Kuramı'na tıpatıp uymak zorunda
    değildir. Hala nasıl olduğunu bilmiyoruz. İlk hücrenin nasıl ortaya
    çıktığına dair hiçbir açıklamamız yok. Dolayısıyla, bilimin bu ko-
    nuda söyleyebilecek çok fazla bir sözü yok. Ama aynı şey "kütle-çe-
    kim" meselesi için de geçerlidir. Halen boşluktaki cisimlerin birbi-
    rini "neden" çektiğini bilmiyoruz. Ama böyle bir çekim var ve bunu
    görebiliyoruz. Nedenini, nasılını bilmememiz, onu reddetmemizi
    gerektirmiyor. Dolayısıyla, "canlıların birbirine bu kadar benze-
    diği bir dünyada, sırf mekanizması bilinmiyor diye ortak yaratı-
    lışı inkar etmek" akılla bağdaşır bir durum değildir.
    • Evrime dair Kur'an'dan nasıl bir kanıt gösterebiliyorsu-
    nuz?
    Bilimle ilgili mevzulara Kur'an'dan kanıt aranmaz. Bu yaklaşım,
    yöntem olarak tam bir felakettir. Kur'an-ı Kerim, ana mesajı itiba-
    riyle insana her zaman dünya üzerindeki yaratılmışları örnek ve-
    rir. Bunların "yaratılış ayetleri (kevni ayetler)" olarak zikredilmesi
    boşuna değildir. Allah, Kur'an'da, etrafımızdaki canlı ve cansız ya-
    ratıklara (kuş, arı, inek, incir, zeytin, dağlar, yerler, gökler vs.) sü-
    rekli olarak dikkatimizi çeker ve "dünya hakkında bir şeyler öğ-
    renmeye" yönlendirir. Eğer siz, Kur'an'ın açık bir emri olan "ilim
    yapmayı ve dünya hakkında bilgi toplamayı" bırakıp bu tip bilgi-
    leri Kur'an'da ararsanız, Kur'an'ın temel mesajına taban tabana zıt
    bir iş yapmış olursunuz. Kur'an bize cennetin ve Rıza-yı İlahi'nin
    yolunu gösterir, bilimsel konularda kopya vermez. İnsanlar ara-
    sındaki yarış ise hakça bir yarıştır ve Allah hiçbir kuluna (ateist
    de olsa, bilmem ne de olsa) farklı ve adaletsiz muamele etmez. En
    azından İslam'a göre bu böyledir.
    • Ateist ve maddeci bilim adamlarının kuramlarını neden
    böyle içtenlikle savunuyorsunuz? Bu nasıl Müslümanlık?
    Şöyle: Siz hiç son 300 yıldır, tabiatı gezip de "Allah bu canlıları na-
    sıl yaratmış" diye bakınan yahut moleküler biyoloji laboratuvar-
    larında yaratılışın sırlarını merak eden bir Müslüman bilim ada-
    mıyla tanıştınız mı, ismini duydunuz mu? Son 10-15 yılda sayıları
    tek tük artsa da, İslam inancına sahip bilim adamlarından böyle
    "zor" mevzularla ilgili neredeyse hiçbir katkı göremezsiniz. O za·
    man biz kimin çalışmalarını ve bulgularını konuşacağız?
    Ampulü, bilgisayarı, kozmolojik bilgileri, kuantum fiziğini ve diğer
    birçok bilgiyi ekseri "ateist" bilim adamları yahut mucitler icat et·
    miş olmasına rağmen bunları itirazsız kullanıyorsunuz. İş evrime
    gelince, nedense Darwin ve diğer evrim biyologlarının materya-
    listliği aklımıza geliveriyor. Onlar maddeye bu kadar ehemmiyet
    verip araştırmasalardı, haliniz nice olurdu farkında mısınız? Al-
    lah adildir. Çalışana karşılığını verir. Batıl itkilerle de olsa Batı
    dünyası, madde üzerindeki çalışmalarının karşılığını aldı ve al-
    maya devam ediyor.
    İslam dünyası ise kendisine bizzat emredilen "ilim" konusunu başka
    medeniyetlere terk ettiği için bugün ziyadesiyle tokadını yiyor. Biz
    kendi halimizi değiştirmedikçe Allah da bizim durumumuzu de-
    ğiştirmeyecektir ve bize bunu peşinen söylemektedir (Ra'd, 11).
    Ateist ve inançsız bilim adamlarının çalışmalarından rahatsızsa-
    nız buyurun üniversiteler, okullar, laboratuvarlar emrinizde, he-
    men başlayın. Yoksa susalım, zira ayıp oluyor ...
    • Canlıların birbiriyle olan benzerlikleri ve ortak yönleri ol-
    ması çok doğal. Zira bu, hepsinin tek elden çıktığını, aynı
    yaratıcının eseri olduğu belgeler. Tıpkı Mercedes marka
    tüm otomobillerin aynı üretici, mühendis, tasarımcı tez-
    gahından çıkması gibi. Evrime delil olamaz.
    Bininci kez söyleyeyim: Yıldızlar ve gezegenler de aynı yapıda ve
    maddedendir, onlar da mı müstakil olarak ve "pat diye" yaratıl-
    mış? Gezegenlerin, yıldızların birbirinden nasıl oluştuğunu görü-
    yorsunuz, bu Allah'ın kudretine gölge düşürür mü? Canlılar ara-
    sında bu kadar benzerlik varken olası bir akrabalığı hangi kanıta
    dayalı olarak reddediyorsunuz? Size 8000 farklı çekirge türünün
    ayrı ayrı yaratıldığını düşündüren "kanıt" nedir? Bana ve evrime
    kanıt sormadan önce kendinize soruyor musunuz "Kanıtım ne?"
    diye? Kur'an demeyin, zira orada öyle bir şey yok.
    • İslam kaynaklarında bütün canlıların ayrı ayrı yaratıldığı
    açıkça belirtiliyor. Siz neye dayanarak hem Müslüman hem
    de evrimciyim diyorsunuz?
    Öncelikle "Evrimciyim" diye bir şey söylediğim vaki değildir, bu
    benim mesleğim değil. Ayrıca evrimci diye bir şey de yok, evrim
    biyoloğu falan var belki.
    İkinci olarak, canlıların ayrı yaratıldığı nerede belirtiliyor? Kur'an-ı
    Kerim'de bu yönde hükümler olması bir yana, tam aksi yönde ("Bü-
    tün" canlıların sudan yaratılması, hepimizin "tek bir" nefisten ya-
    ratılması, bitki gibi yerden bitirme, bir damla sudan yaratma vs.
    gibi ifadelerle) birçok beyanat bulunur. Lütfen, Kur'an'ı "ezberle-
    tilmiş dublajlarla" seslendirmeyi bırakın ve açıp okuyun. Çünkü o,
    size de inmiş bir uyarıdır ...
    • Müslümanların 'yaratılışa ve canlıların oluşumuna dair
    bir kuramı yok' demişsiniz. Kur'an'da her şey yazıyor, açıp
    okuduğunuzda göremiyor musunuz? Müslümanların başka
    kurama ihtiyaçları var mı?
    Kur'an'da ne yazıyor? Yaratılışa dair, dışarıdaki gözlemlerinizle
    örtüşebilen nasıl bir ilham alıyorsunuz? Evrenin oluşumu, yıldız-
    ların teşekkülü, kalbimizin atışı, depremlerin mekanizması, ku-
    antum fiziği gibi konularda Kur'an'dan ne öğrenebiliyorsunuz? Ba-
    tılı bilim adamları bir şeyleri keşfettikten sonra "Bu gerçek, 1400
    yıldan beri Kur'an'da var zaten!" diye tembellik yapmak dışında,
    Kur'an'dan nasıl bir bilgi elde edebiliyorduk şimdiye kadar?
    Kur'an bir bilim ve teknoloji kitabı değildir. Elbette "hayat ve ha-
    kikat" kitabı olması açısından gerçeklere birçok atıf bulunur ve
    bulunacaktır ama Kur'an'ın temel işi fizik, kimya, biyoloji konu-
    larında "tüyo vermek" değildir. Kur'an, insanın insan olması için
    inmiş bir rehberdir ve bu rehberin her yerinde de "akıl" ve "araş-
    tırma" önerilir. Ama biz her nasılsa Kur'an'a bakarak bunu göre-
    meyecek kadar körleşmişiz ...
    • (İslam'la evrimin ters düşmediğini savunmak) jön-İslam-
    cılıktır; hatta o da değil, yeni bir din yaratma çabasıdır.
    Şimdiye kadar çamur atmaya çalışmışlar, becerememişler,
    "Biz en iyisi mayasını bozalım" durumudur, bilinçli ya da
    değil ... Din sahibinindir, koruyacak olan da O'dur.
    Burada sadece şu ayeti söyler ve çekilirim: "Ne zaman onlara: 'Al-
    lah'm indirdik/erine uyun' denilse, onlar: 'Hay1r, biz, atalanmızı üzerinde
    bulduğumuz şeye (geleneğe) uyanz' derler. (Peki) Ya atalarmm akit
    bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara, 170)
    Bu ayetin sadece müşrikler için bir şeyler söylediğini düşünen-
    lerdenseniz, müthiş bir yanılgı içinde olduğunuzu söylemeliyim.
    Aman dikkat!
  • 2000 yılının Şubat ayıydı. Soğuk hava kararmış, sulusepken yağan kar, tipiye dönmüştü.

    İstanbul’un Cihangir’inde, ikinci romanım Cimri Kirpi üzerinde çalışıyordum. Telefon çaldı. Arayan Metin Kurt’tu. İtalya’da oynanacak Roma-Galatasaray, Avrupa Şampiyon Kulüpler Şampiyonası maçını seyretmek için Şişli’de bir birahaneye davet ediyordu.

    Maç başlamadan önce Metin’in verdiği adrese, Özkosova Birahanesi’ne doğru yola çıktım. Birahane, Şişli Camii’nin arkasında, merdivenlerle inilen basık bir mekândı. Şiddeti artan tipinin eşliğinde, kaymamaya dikkat ederek indim.

    Futbol karşılaşmalarının şifreli televizyon kanallarında yayınlanmasından sonra birahanelere gidenler o ortamı çok iyi bilirler. Birahaneler, minyatür bir stadyum, bir arena tribünüdür. Özkosova Birahanesi de öyleydi. Zemin katın merdivenlerinden inip loş ortamına ilk adımımı attığımda, kesif sigara dumanıyla birlikte kızartma yağı ve alkolün iç bayıltan kokusunun karışımından kaynaklanan iç bayıltıcı bir ağırlık üzerime çöktü.

    Dirseklerini bara dayamıştı. Üzerinde yine eski günlerde olduğu gibi bir parka, mavi beyaz çizgili bir gömlek, dumanından sararmış parmakları arasındaki elinde yarıya kadar içilmiş bir sigara... Gözleri, üzerinde televizyon bulunan vitrinde boş yabancı içki şişelerine fon olmuş aynaya sabitliydi.

    Küskün, ilgisiz, birilerine bakması zül, biraz da kendini zorlayarak başını hafifçe yana döndürdü; hep kısık gözleri beni gördüğünde, kenarları kırışarak gülücüklere boğuldu.

    Konuşulan olağan cümlelerden sonra maçı, önüme bırakılan bir bardak birayı yudumlayarak izlemeye başlamıştım.

    Bir süre sonra televizyon ekranı flulaştı ve çok gerilere, doğduğum ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği Bursa yeşilinin titremleri arasına daldım.
    ***
    70’li yılların başıydı. O zamanlar “Yeşil Bursa” diye anılan ve uzmanların yetmişe yakın yeşil çeşidini keşfettiği bir kentti Bursa... Şimdiki gibi ovası talan edilmiş, beton yığınıyla doldurulmuş değildi. Meşhur lodosunun getirdiği yağmuru yağdığında, damlalar evlerin damlarına eşit düşerdi. Evimizden baktığımda neredeyse Mudanya’yı görebilecek kadar netlikteydi ufuk!..

    Binaların, ağaçların altında kaldığı Bursa’da, gençlerin toplumun dar sosyal çevresinde yer edinmesinin yollarından biri de futboldan geçiyordu. Gençler var olmanın, toplum içinde bir yer edinmenin biçimini yeşil zeminli arsalarda arıyorlardı. Arkadaşlarımın hepsi futbol oynuyordu. On altı yaşımı doldurmamış, yeni amatör lisansa sahip bir topçu adayıydım! Ne zaman bir araya gelsek futboldan konuşuyor, dolayısıyla futbolla yatıp futbolla kalkıyorduk. Bir anlamda dünyamız futboldu.

    Futbolu kendi kendimize öğrenmeye çalıştığımız Acemler semti, ortaları kelleşmiş, irili ufaklı doğal çim arsalarla bezeliydi. O zamanlar tesislerden yoksun Türkiye’nin gençleri için sınırları birbirinden böğürtlen kümeleriyle ayrılmış irili ufaklı bu alanlar büyük bir nimetti.

    Topa vurmayı, ikiye bir yaparak verkaçla adam geçmeyi, tekme atmayı ve yemeyi, kafaya çıkmayı, düşmeyi, kademeye girmeyi, kambura yatmayı, maçların sonunda sopa yemeyi, atmayı, velhasıl o zamanın futboluyla ilgili öğrenebileceğimiz temel olan her şeyi o yeşil boş arsalarda öğrendik.

    Aramızdan çok ünlü futbolcular çıktı. Milli formayı giyenler oldu. Futbolculuğu bir meslek olarak görmeyip sadece spor olarak yapanlar bile amatör kulüplerde başarılı oldular. Çok yetenekli arkadaşlarım vardı içlerinde. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik şartlar, nasıl ki hayatın her alanını hükmü altına alıyorsa, spora yansıması onları da etkiledi. Şanssızdılar ve beyin güçlerinin adale güçlerine galip gelememesinden daha yolun başında silinip gittiler. Profesyonel olup Birinci Türkiye Ligi’nde top koşturan arkadaşlarımdan kimi, futbolu bıraktıktan sonra kentin ileri gelen sanayicilerinin himayesinde iş kurdu ve iş adamlığına küçük adımlar attı. Kimi yüksek tahsili tercih etti. Kimi kahvehane açtı, kimi birahane, meyhane... Kimi paranın, kimiyse içkinin esiri oldu.

    Bazılarının Bursa’nın yerel televizyonunda ara ara kentin gözbebeği futbol takımının şimdilerde ligde düştüğü aczin acısını paylaşmak için spor programlarına çıktıklarını görüyorum (2002-2003 sezonu). Senelerce ter döktüklerinden, büyük kulüplerin ağırlıklarınca para sunmasına karşın doğup büyüdükleri kentten ayrılmadıklarından, buna rağmen eski takımının maçlarını izlemek için stadyuma gittiklerinde bilet ücretini ödemeden içeri alınmadıklarından, serbest giriş kartlarına sahip olmadıklarından ve her şeye karşın bir kez bile olsun tecrübelerine danışılmadığından şikâyet ediyorlardı.

    Zamanında çarşıda ve anacaddede önü kesilerek el sıkışmaktan zor yürüyen, sağdan soldan çekiştirilerek bir çay, bir kahve içmesi, yemek yemesi için baş köşeye oturtulmak istenen ve dünyayı sadece bir meşin yuvarlağın yüzeyi kadar küçük sanan; sakat kalmış ya da başka bir nedenden futbolu bırakmış bazılarımızın, yaşamın yükü altında nasıl ezildiğini eski arkadaşlarımdan öğreniyor ve üzülüyorum.

    O yıllarda, Bursa Çekirge Meydanı’ndan yukarıya çıkan yokuşun ortasında –şimdi genişletilen yol yüzünden yıkılan eski kervansarayla birlikte– Park Otel, çeşitli federasyonlara ait milli takımların kamp yaptıkları, halka açık çay bahçesiyle bütünleşmiş bir tesisti. A Milli Futbol Takımı, 1974 Dünya Kupası elemeleri için İtalya’yla Napoli’de yapacakları karşılaşma için bu otelde, Teknik Direktör Coşkun Özarı nezaretinde kampa alınmıştı. Milli Takım daha önceki maçında Batı Almanya’yla 1-1 berabere kalmış, bütün gözler bu maça çevrilmişti.

    Milli Takım’ın as futbolcusu Metin Kurt’u ders çalışmak için gittiğim Park Otel’in çay bahçesinde tanımıştım. Yanımızdaki masada tek başınaydı. Dikkatimi çeken, onun diğer futbolculardan farklılığıydı. Çünkü kitap okuyordu. Diğer futbolcular, kendilerine hayran ve onlardan daha hızlı koşacağını iddia eden saf bir gence eşofman giydirmiş eğleniyor, tutacakları kronometreyle iddiaya girerek, Çekirge Meydanı’nda tur attırmaya ikna etmeye çalışıp kendilerince dalga geçiyorlardı.

    Tanışmamız, bir ara Metin Kurt’un başını kitaptan kaldırarak bana, “Bu çocuk saf gözüküyor ama eşofmanı alıp kaçarsa ne olacak?” demesiyle başladı.

    Gülüştük ve konuşmaya başladık.

    Kitaplara olan düşkünlüğümüzün aracılığı, işte o günden bu yana, otuz beş yıldır dostluğumuzu sürdürmekte.

    İtalya maçı gelip çatmıştı. O zamanlar kitle iletişim araçları zamanımızdaki kadar yaygın değildi. Bursa Çekirge Meydanı’nda, yukarı Çekirge’ye çıkan yolun hemen yanı başında, sonradan inşa edilen Kervansaray Oteli’nin hemen üzerinde, ahşap altıgen geniş tek kahvehanede tavana yakın bir köşeye asılmış siyah-beyaz televizyondan maçı seyretmek için toplanmıştık. İlk kez bir futbol maçı naklen veriliyordu.

    Kapısına kadar maçı izlemeye gelenlerle dolu kahvehanede önlerde kendime yer bulamamış, arka duvarın hemen önünde ahşap bir sandalyenin üzerine çıkarak, yarım saat sonra başlayacak maçı beklemeye başlamıştım. Uyuşan bacaklarımı dinlendirmek için sandalyeden aşağıya bile inemiyordum. Oraya sıkışıp kalakalmıştım.

    Nihayet maç başladı. Başlar başlamaz da onurlu mağlubiyetlerle övünmeye alışık Milli Takımımız yine bildik oyun tarzına bürünüp, “Cümle cemaat ileri, cümle cemaat geri...” parolasıyla, olimpiyat ölçülerine göre yapılmış futbol arenasında sadece kendi sahasını kullanıyordu. Cümle cemaat gerideydi ve nedendir bilinmez bir türlü ileri çıkamıyordu. On bir futbolcumuz kendi ceza sahası içinde adeta Kanije Savunması yaparak geri çekilmişti. İlk yarı, meşin yuvarlak bir türlü orta çizgiyi geçip İtalyanların ceza sahasına düşmeden çekilen derin “Oh!..”larla bitmişti. Hava almak için dışarı çıkanlardan fırsat bulan ben de uyuşan bacaklarımı dinlendirmek ve maçın heyecanından karnıma giren ağrıyı biraz olsun dindirebilmek için sandalyeden inmiştim.

    İkinci yarı da birincisi gibi dalga dalga gelen kâbuslarla başladı. İtalyanlar kalemizi meşin yuvarlakla ablukaya almış, dövüp dövüp duruyor, kalecimiz Sabri Dino, kale çizgisinden dışarıya bir adım bile atmadan devleştikçe devleşiyor, geçen her dakikada yedi metre, otuz iki santim uzunluğundaki üç direğin içini daha da kaplıyordu.

    Direklerin ve Sabri Dino’nun ellerinin gole izin vermediği anların birinde maçın başından itibaren gözümüzün alışamadığı bir şey gördük. O da ne! Siyah-beyaz ekranın içinden forma rengi beyaz üzerine kırmızı bandı koyu görünen bir futbolcu top sürerek kendi sahamızdan çıkma cesareti gösteriyordu.

    Ceza sahamızın sağından şimşek gibi çıkan Metin Kurt, taç çizgisine kadar geldi ve iki ayağı arasında mekik dokuyarak sürdüğü topla önüne çıkanı geçerek, santra çizgisine on metre kala taç çizgisinden içeri girdi ve müthiş bir şut çıkardı. Meşin yuvarlak zamanın en büyük kalecilerinden Dino Zoff’un bakışları arasında üst direği yalayarak dışarı gitti. Milli Takımımızın sahasına odaklanmış İtalyan televizyon kameraları bu görüntüyü son anda yakalayabilmişlerdi. O an çığlıklar arasında sandalyeden düşmüş, kendimi ezilmekten zor kurtarmıştım.

    Bu pozisyon, o gün maçı izleyen bir İtalyan seyirci tarafından unutulmuş olabilir ama biz, Milli Takımımızın pozisyon fukaraları için asla...

    Maç golsüz bitti. İtalyanlar şaşkın, Milli Takımımızın oyuncuları sarmaş dolaş sahadan ayrıldı.

    O zamanın basını, maçın kahramanı olarak kuşkusuz kalecimiz Sabri Dino’yu ilan etti. Ekibimizin rakip sahada yakaladığı tek pozisyonda Metin Kurt, ki birkaç metre geriden ya da hırs ve karın adale gücünü biraz daha yavaşa ayarlayıp o şutu atmış olsaydı, skor levhasını lehimize değiştirmesi kaçınılmazdı. Çünkü o ana kadar kalesine bir kez olsun top gelmeyen Dino Zoff’un gözleri, adaleleri, dolayısıyla tüm benliği böyle bir hareketi beklemiyordu. Kısacası, konsantrasyonunu kaybetmiş, müsabakanın dışındaydı. Futbol oynayanlar ve en azından biraz anlayanlar, doksan dakikanın içinde bir anın değerini çok iyi bilirler. Şut anında topa vurma... Bu, belki bir andı ve her şey o belirsiz, o ne olduğu çözümlenememiş en küçük noktanın, bugüne kadar keşfedilmiş en küçük madde olan atom çekirdeğinin içinde oluşmuştu. İstemsizdi, bir “tik”ti seğiren... İstem dışı bir hareket, beynin komutasının dışında, antrenmanlarda yüzlerce eşgüdümlüsünün sadece bir tanesinin topa dokunuşuydu o an. Bir anda oluyordu futbolda her şey ve o anı yakalamak için yapılan çalışmalar, sürekli tekrarlar müsabakaya egemen oluyordu; tıpkı bire bir, kıyasıya, ölümüne mücadele eden antikçağ gladyatörleri gibi. İnsanoğlu garip bir yaratık! Beyninin nasıl hafızası varsa, adalesinin de hafızası var.

    Metin’in yarım dakikayı bile doldurmayan ve sonu o anla biten aksiyonu –bir futbol maçı için– öylesine ani olmuştu ki... Bu, belki de o maçın kahramanını değiştirebilecek bir andı.
    ***
    Birahanede geçmişe gitmişken, manidar “Gol!..” nidalarıyla kendime geldim. Roma takımı, günümüz spikerlerinin deyimiyle Galatasaray’a bir gol bulmuştu! Seyircilerden çıkan yer yer küfürler, “çık çık” çekmeler ve el kol hareketleri birahane tribününde kaçınılmazdı; kural değişmedi ve bütün bu aksiyonlar, olağan gürültünün dışında, birahanenin kokusuyla bardakların içine doldu ve bardaklar hüzünlü alkolü yanık midelere bir kez daha akıttı.

    Silkindim ve barın fonundaki aynaya, önündeki cam raflara dizilmiş kimisi boş kimine boyalı su doldurulmuş yabancı içki şişelerine baktım. Issız bir çayırın ortasında sisler içindeydim. Uyumuş muydum? Gözlerimi ovuşturdum. Önümdeki biradan bir yudum daha alırken bu mayhoş esrikliğimi, gittiğim hatıralara ve ortama bağladım.

    Metin Kurt’un yüzüne baktım. “Gol yedik!” dedi. Bunu belki de yüzümdeki ifadenin mahmurluğundan söylemişti. Sözlerine devam etti: “Olacağı belliydi zaten. Az adamla yakalandık. Topun nerede olduğu önemli değil, kaç adamla yakalandığın önemli...” “Evet!” dedim, sanki maçı izliyormuşçasına.

    Metin Kurt, biraz daha yorum yaptı. Yüksek çıkan sesi, barda yanımda oturanların dikkatini çekmişti. Kimi aynadan, kimiyse ileri ve geriye kaykılarak bakmaya başladı. Bizden gençtiler ve Metin Kurt’un futbol oynadığı zamana yetişememiş kuşaktandılar. Yüzlerinde, “Ne kadar da çok biliyor”un, belki de daha fazlası bir ifade vardı. Metin Kurt da bunun farkındaydı ve eleştirilerine devam etti. Ona ait bildiğim en önemli özelliklerinden biri de modern futboldan anlamasıydı, tıpkı oynadığı zamanlardaki gibi...

    Yanımdakilerden biri laf attı. Diğeri, atılan sözü destekledi. Barın arkasında duran birahanenin sahibi önce Metin Kurt’u, ardından laf atanları süzdü. Çentik attığı adisyonu bırakarak onlara eğildi ve bir şeyler söyledi. Sustular. Bu kez bakışlar merakla birlikte farklılaştı.

    Metin Kurt’a baktım. Kısık gözleri yine her zamanki gibi gülümsüyordu. Hüzünlendim.

    Başımı televizyona kaldırdım. Roma Futbol Takımı Teknik Direktörü ve zamanında dünyanın en büyük kalecilerinden Dino Zoff, iki elini yumruk yapmış, keyfi yüzündeki gülücüklere karışmış, çıktığı kulübesine zafer nidalarıyla geri dönüyordu.

    Romalı Gladyatör çıktığı arenada bir zafer daha kazanmıştı. Zamanında biri İtalya’nın, diğeriyse Türkiye’nin yeşil zeminli arenalarında mücadele etmiş, ter akıtmış iki gladyatörünü dikkatle izliyordum.

    Milyonların seyrettiği televizyon ekranında muzaffer gladyatör Dino Zoff, “oyunu” kuralına göre oynamış ve Dünya’nın en büyük futbol takımlarından birinin başına geçmişti. “Oyunu” kuralına göre oynamamış, geleceğini, dolayısıyla yaşamını futbolcu kardeşlerinin sendikal hakları uğruna verdiği mücadeleyle sosyalizm adına yitirmiş gladyatör Metin Kurt ise, Özkosova Birahanesi’nde yanımdaydı.

    Ona son bir kez daha baktım. Her zamanki gibi kirli sakallı başı hafifçe öne eğikti. Kısık gözlerinin kırışık kenarlarına son görüşmemizden bu yana birkaç çizik daha eklenmişti. Sararmış parmakları arasında hiç sönmeyen sigarasına bir yenisini uç uca ekleyerek yakmaya çalışıyordu.

    Başlayan her şey gibi bu maç da bitmişti.

    Vecdi Çıracıoğlu
    2007
  • Gazali’ye göre akıl ve nakil karşısında beş farklı tutum Vardır. Şöyle ki:

    1. Nakli esas alanlar: Bunlar ister usul ister furu’ olsun nakli bilgileri tartışmasız kabul eder. Açık çelişkiler konusunda yorum yapmazlar. “Allah her şeye kadirdir” derler.

    2. Aklı esas alanlar: Nakli, akıllarına uyduğu müddetçe kabul ederler. Akıllarına ters gelen bir şey işittiklerinde peygamberler'ın avamın seviyesine inmek için bu tür anlatımlara başvurmak zorunda olduklarını, bazen bir şeyi olduğundan daha farklı anlatma ihtiyacı duyduğunu söylerler.

    3. Aklı esas alıp nakli ona tabi kılanlar: Bunlar akla fazla vurgu yaparak nakle itina göstermemişlerdir. Zahiren akla ters olanları cemetme gereği duymamışlardır. Kur’an ve kolay yorumlanabilecek mütevat'ır hadisler dışında zahiren akla muhalif gözüken her şeyi reddetme yahut ravileri yalanlama cihetine gitmişlerdir. Bu düşüncenin en tehlikeli yanı şeriatın nice hükümlerinin bize ulaşmasında medyun olduğumuz sika ravilerden gelen nice sahih hadisin inkarına yol açmasıdır.

    4. Nakli esas alıp aklı ona tabi kılanlar: Bunlar aklî konularla fazla meşgul olmamışlardır. Bunların nezdinde muhal olan şeyler çok değildir. Te’vile ihtiyaç duymadıklarından birçok nassı yorumlama zahmetine katlanmamışlardır. Nitekim Allah’ın zatına cihet isnad etmenin muhal olduğunu bilmeyenler “fevk ve istiva” gibi yön ifade eden kelimeleri yorumlamaya gerek görmemişlerdir.

    5. Hem aklı hem de nakli esas kabul edip aralarını cemedenler: Bunlar akıl ile nakil arasında gerçekte bir çelişki görmezler. Aklı tekzib eden, nakli de tekzib etmiş olur. Zira nakl'ın doğruluğu ancak akılla bilinir. İşte bunlar hakikat üzeredirler. (Bk. Kanunu'!-te’vi1, Duneşk, 1992. s. 15-18)
  • 264 syf.
    ·1 günde·8/10
    #okudumbitti #kitapyorum
    #sabahinilkisiklari
    #eylülayı 17.kitap

    Herkese Merhaba Size güzel bir yorum ve bol alıntı ile geldim.Siz okurken bende yeni başlayacağım kitabı seçeyim
    Oncelikle +18 bir kitap olduğunu belirteyim,kitlesi belli olsun.
    Erkek bir yazarın,kadının iç dünyasını ve duygularını doğru bir dille aktarması hoşuma gitti.Fakat bazı olayları açık açık anlatması fazla geldi.Bir kadının hayatının bu kadar mahremine girmekte gerekmezdi yani.iki insanın arasındaki her ayrıntıyı yazmış maşallah.
    Gayet yalın ve akıcı bir dile sahip olan kitap edebi değer taşımayan ama kadınlara ve hayata dair anektodlar içeren,alıntılar yapabildigim,okunmasa birsey kaybettirmeyen ama okununcada yargılarımızı cebimize koymamızı söyleyen bir kitaptı.

    KONUSU:Elena evliliğinden sıkılmıştır,daha doğrusu eşinin kendisini kadın gibi hissettirmemesinden.Her zaman eşi ve evliliği için çaba gösterirken,kendisinin değerli olduğunu unutan Elena'nin karşısına bir gün ona kadınlığını ve değerli olduğunu hissettirecek bir adam çıkar.Elena bir yandan evliliği bir yandan duyguları arasında sıkışır.
    Gerisi kitapta...

    #ALINTILAR

    ✏'Her zaman başkalarının doğru kabul ettiği şeyleri yaptın. Bir kez olsun hata yapmayı göze al. Bir hatanın açtığı boşluk, büyümek için attığın bir adım olacaktır.'

    ✏'Hatanın tek başına anlamı yoktur; o hatada sonra bizin ne olduğumuzun, neye dönüştüğümüzün önemi vardır. Belki bu hata seni geliştirir, daha mükemmel yapar. Kim bilebilir ki?'

    ✏Eğer gelecek bir umuda değil de bir tehdide dönüşmüşse insanın yaşadığı anı oluşturabilmesi için çok büyük bir enerji gerekir.

    ✏...Aşk insanın göğüslemeyi göze aldığı bir risktir. Işte bu yüzden gerçek aşk yalnızca cesur olanların harcıdır.

    ✏...Bildiğim tek şey, gittikçe daha sık çekip gitmeyi düşünmeye başladığım. Nereye gitmek istediğimi bilmiyorum. Sadece yaşadığım her şeyden, hayatımdan, kendimden, sahip olduğum ve dönüşmeye başladığım şeylerden uzaklasmak istediğimi biliyorum.

    ✏Bence her kadın onu elinden tutup kendi iç dünyasına götürecek, tek bir sarılışıyla ona bütün hayatını geri verecek kadar yetenekli bir adamla karşılaşmalıdır.

    ✏Ben üzerimde bir kot pantolon, topuksuz ayakkabılar ve makyajsız bir yüzle de kadınım.

    ✏"... Birine bağlanmanın verdiği acının büyüklüğü beni şaşırtıyor. Seni seven birini darmadağın edebilme gücünü hissetmek... Bu benim kabul etmeyi başaramadığım bir sorumluluk."

    ✏Ama belki de yitirilmiş hayallerden daha kötüsü de vardır. Artık hayal kurmayı istememek gibi..

    ✏"Evlenirken aşk için yemin edilmez; o yeminin amacı aşk bitse de bir arada kalmaya devam etmektir. Zavallılar! Yalnızlıktan korkuyorsunuz, değil mi? Yalnız yaşlanacak olma düşüncesi ödünüzü koparıyordur. Oysa zaten yalnızsınız ve işin kötüsü, bunun farkında bile değilsiniz"

    KITAPLA KALIN
  • 240 syf.
    "Düşünce ve yazıda özgür olmak isterim, dünya davranışımızı yeterince sınırlıyor."

    Wolfgang Van Goethe

    __________

    Osman Şahin'in okuduğum ikinci kitabı oldu. İlki otobiyografik öğelerin ağırlıkta olduğu Kolları Bağlı Doğanlar kitabıydı. Selam Ateşleri- Ay Bazen Mavidir kitabında birbirine yer yer tema, konu veya ele alınan duygu bağlamında benzer öğeler yer alıyor. Aynı zamanda birbirinden oldukça farklı öğeler de bulunuyor. O halde, 1993 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmış kitaptan en beğendiklerimden kısaca bahsedeyim.

    Selam Ateşleri, Toroslarda bir Yörük söylencesine dayanır. Zaten yazarın küçüklüğü bir Yörük köyünde geçmiş. Çok sevdiği bu kültür de hikaylerinde kullandığı temel öğelerden birisi olmuş. Çok da güzel olmuş. Hikâyenin merkezinde Torosların en ünlü nalbantı Bercis usta ile güzel Yörük kızı Simber bulunur. Bercis Usta bir gün atına nal takdırmak için gelen Simber'e tutulur ama açılamaz ilk başta. Bunun yerine onun atının nalına çentik atar. Günler sonra aynı atın nalında bir çentik daha görür. Bu, Simber'in de gönlü Bercis Usta'da demektir. Nihayetinde Bercis Usta ile Simber kaçarlar. Kaçarlar kaçmasına da, bu töreye karşı gelmek anlamına gelir. Bedirhan Ağa peşlerine düşer. Simber'i yakalarlar. Ama Simber, kendisini kınayan obasına karşı durur, af dilemez. Sorar gözlerinden öfke akan obasındaki kalabalığa doğru "Bir kadın ile erkek arasındaki gönül alışverişi, güneş kadar doğal, yağmur kadar gerekliyken, niçin hesabı sorulsundu kendisinden?"(s.23) Böylelikle yerel bir gibi gözüken ve Torosların bir Yörük obasında geçen hikaye, evrensel bir mesaj taşıyan bir hikayeye dönüşür: aşk ve toplumsal bağlar arasında sonu bitmez, sadece şekil değiştiren çatışma. Hikâyenin başında yazar, uzun bir tasvir yapar. Bu tasvirin merkezinde bir mağara bulunur. Bu mağara aynı zamanda bir metafordur: çağlara açılan kapıdır. Bir nevi yerelden evrensele taşınan hikayenin simgesidir. Nitekim hikayede somut bir işlevi de bulunur. Bunu hikayeyi okuyunca kendiniz görürsünüz.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Bir kitabın yakılması, bir düşünce uğruna hapse atılmak, her zaman cahil bir kuşağın çağın dahilerine ödediği vergi oldu."

    Voltaire
    __________


    Bayan Ali hikayesinin merkezinde Zekiye ile oğlu Ali bulunur. Zekiye henüz altı aylık evliyken kocasını kaybeder ve kısa süre sonra doğan oğluna kocasının ismini verir. Zekiye hayattan "...hiç memnun olmayan, aksine ona diş bileyen, doyumsuz, mutsuz…" bir kadındır. Arkadaşı yoktur. Evden dışarı kolay kolay çıkmaz. Kendini ev işlerine vermiş ve bunu öylesine şiddetli, ciddi yapar ki görenler evi temizliyor da zihninde dolanan tilkileri kırpıyor zanneder. Kendisine talip de çıkmaz kendisi de yeni birini istemez. Nitekim kendi kadınlığını da beğenmez. Sonuçta tüm sevgisini oğluna aktarır. Aktarır aktarmasına da her şeyin fazlası zarardır. Ali, "bir oğlan çocuğu değil de, saksıda çiçekti sanki". Öyle ki Zekiye, oğlunu uyarır: kız çocukları kirletilirse de ileride onlara bir koca bulunur ama erkek çocuğu kirletilirse ona ebediye ne kız bakar ne de bir yerde tutunabilir. İyi de Zekiye durduk yere neden böyle uyarır oğlunu diye sorar yazar. Çünkü ortada hiçbir şey yok. Zekiye'nin uyarma nedeni, hayatta hiç kimsesi olmamasıdır, yani duyduğu derin yalnızlık etkilidir. Bununla birlikte, kocasına tıpatıp benzeyen oğlunu sevdiği vakit aynı zamanda kaybettiği kocasını da seviyor olmasıdır. Hikayede bu yönde detay verilmiyor ancak Zekiye'nin garip bir insan olması ve genel özelliklerini ele alıp düşününce Ali'ye aynı zamanda sapkın bir sevgi beslediği tahmininde de bulunabiliriz. Ve bir gün Zekiye ölür ve Ali bir başına kalır. Bu ölüm sırasında benim en çok beğendiğim unsur, Ali'nin annesinin mezarı başındayken aynı zamanda bir rahatlama duygusu hissetmesidir. Bu işte son derece gerçekçi bir öğedir. İnsan ne siyah ne beyazdır; hayat romantik değildir. İşte Ali'nin annesi yeni ölmüşken hissettiği bu rahatlama duygusu bize bunu anlatır. Hemen ardından da vicdanı sızlar, kendine kızar. İki uçta gidip gelme durumu aslında Ali'nin hayatı boyunca sürer: "öteden beri iki duygu çarpışırdı içinde; biri içli, yumuşak, kadınımsı bir duyguydu ve görünmeyi istediği asıl kimliği oydu. Öbürü ise, erkek arkadaşları gibi görünerek, her koşulda onlara benzemeyi isteyen, sunturlu küfürler eden, bol cigara içen, gösterişli, kaba erkeklerin dünyasıydı…"(s.38) Arada bazı olaylar olur ve bunların neticesinde Ali evine kapanır, hakkında söylentiler alır yürür. Kendisine 'Bayan Ali' denmeye başlanır. İntiharın eşiğine gelen Ali, başka bir çözüm yolu bulur: güçlü mü güçlü, dölü kuvvetli bir boğa alır. Bu boğaya kendi ineklerini dölletmek için köylüler sıraya girerler. Ee tabi, 'bayan' lakabı da unutulur. Hikâyenin sonunda 'hassas' insanların hoşlanmayacağı bir paragraf vardır. Ali'nin boğasının köylülerin inekleriyle çiftleşme sahnesi gerçekçi şekilde anlatılır. Şimdi denilebilir ki "ne gerek var?". Anlatayım neden gerek var: Boğa aynı zamanda bir metafordur. Bunu hemen bir arka sayfadaki cümlelere dayanarak söylüyorum: "Boğaların görkemli görünümleriyle, kendi gö­rünümünü birleştirerek kendi erkeksi güçsüzlüğü­nü örtmeye çalışan Ali de, inekleri kendisi döllemiş gibi kabarır, bıyıklarını burar, gümüş saplı kırbacını köylülerin sırtına vurarak boğaların gücü aracılığıy­la bir erkeklik dersi vermeye başlardı onlara: "Ne sandınız ya? O ineklerin yerinde siz olsanız, siz de iki büklüm olurdunuz…"(s.56) Kadın olmak isteyen ama olamayan, gururu iki paralık olan ama yaşamak için erkek olduğunu göstermesi gereken ama kadınlara karşı cinsel istek duyamayan Ali, kendisinin yerine bir boğanin cinsel gücüyle tatmin olur. O boğa, sanki kendisidir, boğanın altındaki inekler de, toplumun kendisine cinsel istek duyman gereken cinsiyet olarak zorunlu tuttukları kızlardır. Aynı zamanda böylelikle köylülerden intikamını da almaktadır.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır. O kadar."

    Oscar Wilde
    __________


    Güvercin Artık Dönmeyecek, benim kitapta en beğendiğim hikayedir. Kolları Bağlı Doğan'ın uzun giriş hikayesindeki sarsıcılık ve gerçekçilik bu hikayede bulunuyor. Aynı düzeydeler diyebilirim. Her iki hikayede de insan psikolojisi çok iyi yansıtılmıştır.Korku- gerilim türünde çektiği filmlerle tanınan ünlü yönetmen A.Hitcock en iyi filmler, en kötü kitaplardan çıkar manasında bir söz söylemiş. Bu hikayeyi görse bence, "bu hikaye, benim sözümdeki istisnadır," diyebilirdi. Bu arada Hitcock'la da alakalı çok ilginç bir bilgiyi incelemenin sonunda vereceğim. Şimdi gelelim hikayeye.

    Bir kere girişte realizm ve naturalizm akımlarının dünyada önde gelen isimlerine taş çıkartacak harika bir tasvir var. Zira, bu doğa tasvirleri diğer çok sayıda hikayesinde başat bir unsurdur. Hatta kısaca bahsedeceğim bir hikayesinin direkt baş aktörüdür. Bu harika tasvirden sonra yine bir köye misafir oluyoruz. Kahramanımızın adı Meço'dur. Meço tek kelimeyle yapayalnız bir insandır: "gece gibi karanlık, az konuşan, kaygısız, gizlerle dolu, hırçın, yalnız biridir." Bir defa evlenmiş onda da haftasına varmadan karısı evi terk etmiş, çünkü karısına şiddet uygulamış. Ne malı var ne mülkü… Ve "şefkatli sözler söyleyecek bir tek arkadaşı, dostu, sırdaşı yoktur." Gece kavramı özellikle vurgulanır. Bu, aynı zamanda hikayedeki bence üç metafordan birisidir. Gece, Meço'nun karanlık yüzüdür, genel manada ise insanın kötü yanını temsil eder. Bundan dolayı gece olunca Meço, huysuzlanmaya başlar, "bir yakınını yitirmişçesine üzülür, ruhu sarsılır, bakışları değişir, ağır kasvetler çöker yüreğine," ve bastırmaya çalıştığı cinsel açlığı ortaya çıkar. Güneş ise Meço'nun nispeten iyi yanı, genel olarak da nispeten iyilik veya olağan durumdur. Kısaca Meço sorunlu bir tiptir. Garip davranışları, huyları vardır. Herkesten uzakta bostan bekler. Bu sırada ineklerin yaylanmasını izler.

    UYARI: Paylaşacağım alıntıya 'hassas' insanlar bakmasın.

    Bu huylardan birisi şudur: #86239961 Şimdi denilebilir ki, "ne gerek var buna?" Gerek var. Bunu birazdan anlatacağım ama önce böyle olaylar hiç yaşanmıyor zannedilme durumuna ben bizzat tanık olduğum iki garip olay anlatacağım. Ben köy nedir bilmem, çok ufakken yazları gidermişiz, o kadar. Akrabaların deyimiyle "şeherliii çocuğuyum" ben. Ama şehirde de oluyor garip olaylar. Bunlardan ilki, üniversitede okurken kaldığım yurtta birkaç ay sonra oda arkadaşım olacak yakın arkadaşım D'nin kaldığı odaya çıktım, çünkü arkadaşım çok acil gel diye mesaj atmıştı. Çıktım, arkadaşım baya gülüyor ve şaşkın. Bana elinde bir su şişesi gösterdi. Peçeteyle tutuyor, dokunmaktan çekinmiş. Biraz dikkatli bakınca su şişesinin ucu kesilmiş, içine sünger konulmuş, ucunda dar bir gedik bırakılmış. Biraz daha dikkatli bakınca o gedik ve gediğin çevresinde meni kalıntıları bulunuyor. Meğer, arkadaşım D'nin mülayim, sessiz sakin, gayet dindar oda arkadaşı kendisine su şişesi ve süngerden bir vajina yapmış. Bir hafta güldük. Yanlış anlamayın. Ben ne kınıyorum ne yargılıyorum. Bunda kötü bir şey yok. Ha tuvalete gitmiş eliyle mastürbasyon yapmış ha yapay vajinasına penisini sokmak suretiyle yapay seks yaşayarak tatmin olmuş. Bunlar normal, yaşanıyor. İkinci olay, bu dediğim yurttan bir önce kaldığım yurttayız bu sefer. Daracık odalarda altı kişi kalıyoruz. Neyse ki dört kişiyiz. Az önceki olaydan tanıdığınız yakın arkadaşım D de yanımda. Bir de Ü var. Bu Ü, abartmıyorum hayatımda gördüğüm en garip insan. Kendisini çok da severim. Bir saat durun yanında güle güle ölürsünüz. Neyse oturuyoruz. Bir anda "D ve K, kulaklıklarınızı takıp, benden öteye döner misiniz, lütfen," dedi ama o Elazığlı, güzel bir şivesi var. D alışmış çünkü o benden iki üç hafta önce bu yurda taşınmıştı. O güldü, bir saydırdı, kulaklığı takip duvara döndü. El ettim ne oluyor manasında, D "Otuz bir çekecek …" dedi. Beni bir gülme aldı, bir gülme aldı anlatamam. "Ü, abicim tuvalet var, banyo var, git orada hallet işini. Bizim yanımızda yapılır mı bu, hadi gözü kararttın, nasıl kendini rahat hissediyorsun da yapıyorsun, insanın şeyi kalkmaz abi dedim," Ü, bana mısın demedi. Bir de güzel ve komik konuşuyor ki, gel de kır adamı. Adamın ranzası bir arkamda, yani önünde yatıyorum. Hem iyi hem kötü. İyi yanı görme ihtimalim yok, tabi yastığı ona göre koyarsan. Kötü yanı tam önünde olunca sanki beni s…muş gibi olması. Neyse sonra bir gün yine konuşuyoruz. Yemeği çok kaçırmışım, geğiriverdim. O bizim yanımızda otuz bir çekmeye çekinmeyen Ü, demesin mi "İnsanların içinde geğirilir mi," diye. Hem de çok ciddi. Beni şimdi yazarken bile gülme aldı. O gün yerlere yatıyorum güle güle. Bunun üzerine oturduk iki saat, insanların yanında otuz bir çekmek mi daha ayıptır yoksa insanların içinde geğirmek mi, bunu tartıştık ciddi ciddi. Hazır anlatmaya başladım iki tane daha garip olay anlatayım. Yaşanmıyor canım bunlar. Lisedeyiz. Lisede yurtta kalıyoruz. En büyük heyecan kaynağımız olan aktivite yurttan kaçmak ve sigara içmek. (KAMU SPOTU: Sigara sağlığa zararlıdır.) Bir gece yine kaçtık. Okul ilçenin dışında, arada tarlalar var. Sonra hal var, ondan sonra şehir merkezi. Biz gece gider, şehir merkezinde gece gündüz açık, kahvaltılık şeyler de satan bir dükkana uğrarırız yahut lahmacuncuya gideriz. Lahmacun da bizim lisede bir metafor olmuştur. Düzene karşı gelmenin simgesidir, lahmacun deyip de geçmeyeceksin arkadaş. Neyse, o gece sanırım kahvaltılık bir şeyler aldık. 70'lik bazuka yani votka, üç beş tane de bira aldık (KAMU SPOTU: İçki sağlığa zararlıdır ve pahalıdır.) Geçtik halin çıkışındaki parka, burası da mekan olur bizim. Yiyoruz, içiyoruz. Arkadan da arabesk açtık, gören de dünya kadar dertleri var sanır. Ama bir dünyamız da hepi topu okul-yurt- hocalar izin verir, harçlığımız yeterse çarşıydı. Böyle dar hayatın da derdi kendine göre oluyor. Neyse kafalar güzel, yanımıza ilçenin ve yerelde de parkın müdavimlerinden başıboş Kürt C. geldi. Adı böyle anılır, başka bir amacım yok belirtirken. C dememin nedeni de ismini tam hatırlayamadım. Ama baş harfi C'ydi. Neyse bunun derdi gücü kavga, dövüş vesaire. Yanımıza oturdu, bir şey demeden aldı iki birayı içti. Tabi, bir şey demiyoruz. Bir yandan da anlatıyor, "Şu tepeye çıkacaksın, füzeleri yollucaksın kaymakamlığa, karakola," bir de gülüşü var ki o esnada, ben şerefsizin önde gideniyim diyor adeta. Sinirleniyoruz ama bir yandan da korkuyoruz. Belki şimdi döveriz bunu ama uzun süre çarşıya bir daha çıkamayız. Neyse bir bir buçuk saat oturduk. Yurda dönüyoruz. Arka bahcedeki duvara geldik ki yangın merdivenlerinde bizim E, anadan doğma çıplak halde göbek atıyor. Bizi bir gülme aldı ama bir yandan da acaba kafalarımız güzel olduğu için biz mi yanlış görüyoruz diye şüphedeyiz. Neyse atladık girdik yurda. E'yi yatağına yatırdılar. Üstüne de bir şey giydiremediler. Öylece yattı. Diğer olay için yeniden üniversitedeyiz. Gündüz vakti, hafta sonu. Sahilde belediyeye ait tuvaletler var. Çok da sıkıştık arkadaşla, hızlı hızlı geldik. İki kapı da kapalı. Ama birini tıklayinca iki kişinin kıpırdanmasını duyduk. Fısıldaşıyorlar. Neyse biraz uzaklaştık ama çok sıkıştığımız için gitmedik. Gülüyoruz güpegündüz burada yapılır mı diye. Kapı açıldı bir erkek bir kız iki ergen genç koşarak uzaklaştı ama erkeğin ayağı kaydı düştü. Arkadaş gidip kaldırdı. Umarım prezervatif kullanmışsındır deyince çocuk yıllardır bu işi yapıyor gibi yüksek deneyimli gülüşü atarak, "tabi abi, ne sandın beni," dedi ve gitti. Yine güldük. O kadar deneyimli ama bir yer bulamamış. O da ayrı bir gariplik. Ben bu olaylara şehirde yaşarken tanık oldum. Benim tanık olmadığım daha nice gariplikler her gün yaşanıyordur. Şimdi ben bunları anlatıyorum diye şehirlileri nasıl kötülemiş olmuyorsam, bir yazar da köyde yaşanılan garipliklere hikayelerinde yer veriyor diye köylüleri kötülemiş olmuyor. Siz kabul etseniz de etmeseniz her gün bir yerlerde garip olaylar yaşanıyor. Sırf bunları okuyunca köylüler hakkında kötü düşünecek varsa o hayattan zerre bir şey anlamamıştır veya yaşamıyordur bence.

    Devam edelim: Meço bir gün yine bostandayken, ablasının kızı Ayşe ile onun arkadaşı Güvercin kendisine yemek getirirler. Güvercin, Ayşe ile ayni yaşta olmasına karşın vücut olarak daha çok olgundur. Meço da onu izler ve cinsel açlığı yavaş yavaş uyanır. Yine uyarıyorum, 'hassas' insanlar bakmasın: #86241355 Öncesinde Güvercin'i kucağına alır, öper ve kız ürker kendini geri iter. Meço ona güven verici şekilde davranınca çocuk aklıyla kötü bir şey yok sanır ve Meço'nun kuşlarını görmek ister. Ayşe evine gider, Meço sen git, Güvercin sonra gelecek der. Sonuçta yukarıdaki alıntıda anlatılanlar yaşanır. Şimdi denilecek ki bunları anlatmaya "ne gerek var?" Gerek var. Çünkü yazar böyle takdir etmiş. Karpuz için de öyle. Ama bununla birlikte, yazarın mensup olduğu edebi akım olan realizm ve spesifik olarak da toplumcu realizmde yazar ne görüyorsa kendisini geri çeker, soyutlar ve olduğu gibi aktarır. Bu ekolun yani realizmin ilk ve önemli temsilcilerinden Stendhal'e kulak verelim mi:
    "A efen­dim, ro­man de­di­ğin uzun bir yol üzerinde do­laş­tı­rı­lan bir ay­na­dır. Bir ba­kar­sın, gök­le­rin ma­vi­li­ği­ni, bir ba­kar­sın yo­lun iri­li ufak­lı çukurların­da bi­rik­miş ça­mu­ru gö­rür­sün. Son­ra da kalkıp hey­be­sin­de bu ay­na­yı ta­şı­yan ada­mı ahlak­sız­lık­la mı suç­la­ya­cak­sı­nız? Ay­na­sı çamuru gös­te­ri­yor di­ye ay­na­ya ka­ba­hat bulmak olur mu? Böy­le ça­mur çu­ku­ru bu­lu­nan yo­la, da­ha doğ­ru­su su­yun ak­ma­sı­nı kok­ma­sı­nı, ça­mur çukur­la­rı oluş­ma­sı­nı ön­le­me­yen temizlik müfettişi­ne ça­tın."(#86297411) Bence gayet açık. Ama hala ne gerek var diyenler varsa, bu hikaye başından sonuna kadar izleyebileceğiniz çoğu gerilim filminden çok daha başarılı bir gerilim yaşatır insana. Üstelik bunu oldukça zor bir tür olan hikayede gerçekleştirir. Hikâyenin daha başındaki son derecede gerçekçi tasvirlerle olayın geçeceği köyde kendimizi buluruz. Meço'nun karakterini ve ruh halindeki değişimleri adım adım anlar ve hissederiz. Yazar, Meço garip bir insan deyip bıraksa ve karpuz örneğini vermese, onun gariplik düzeyini nasıl anlayacağız? Yazarın kafasında anlatmak istediği bir gariplik seviyesi var. Onu bu şekilde yansıtmış. Üstelik yazar demeçlerinde, yaşadığı köylerde veya muhitlerde tanık olduğu ve duyduğu birçok garip veya değil olayları tek tek not aldığını ifade etmiş. Ve yazar olduğu vakit de kentlerdeki aydın sınıfa, taşradaki hayatı olabildiğince gerçekçi bir şekilde duyurmak istediğini ifade etmiş. Görüyorum ki çok da başarılı olmuş ve hala oluyor. Ancak sorun şu, duyurduğu kentlerde artık aydın kalmadı. Temel sorunlardan birisi de bu. Aynı şekilde tecavüz sahnesini iki cümleyle geçse yine aktarılmak istenilen duygular, hisler, gerçekçilik tamamen havada kalacaktı. Yazar kafasında bu hikayeyi bu düzlemde kurmuş. Bu nedenle kalkıp da başka türde birtakım yazarlar nasıl yapmışsa o da öyle yapsaymış demek ne edebiyattan anlamaktır ne de objektif akılcı bir yaklaşımdır. Bir kere adı üstünde onlar başka tür edebi akımlar, türler. İkincisi yazardan yazara olayları ele almak, aktarılmak istenilen olgular, aktarılma gerçekçilik seviyesi vesaire gibi etmenler değişiklik gösterir. Bu etmenler çerçevesinde zihninde bir plan yapar ve buna yönelik yazar. Sen kalkıp da öyle olmasaydı dediğin nokta veya noktalar o hikayeyi oluşturan birbirine bağlı etmenlerden, unsurlardan bir tanesidir. Bunu kaldırıp atarsan hikaye havada kalır. Amaca ulaşılamaz. Yazarın kurguladığı, planını yaptığı hikaye yirmi vagonluk bir trense bunlardan beşini, onunu, on beşini kesip atmak demektir. Bir hikaye kısa gözükür ama onun ardında haftaların, ayların ve yılların emeği vardır. 'Hassas' insanlar rahatsız oluyor diye atilamaz, sansüre uğratılamaz. Çocuklar denilecek. Birincisi bu kitap çocuk kitabı değildir. İkincisi dünya artık global bir köy olmaya doğru gidiyor ve oluyor. Artık yasakçı, aşırı korumacı bir eğitim anlayışı tutunamaz. Sen çocuğu televizyonlarda çıkan saatte uykuya göndersen o bilgisayarindan, tabletinden veya telefonundan yine girer nete. Nette erişim engeli koydun diyelim. Vpn'den girer. Hem de istediği siteye. Peki napacağız, komple interneti keseceğiz, çocuklarımız zarar görmesin diye tüm ülke Kuzey Kore gibi olacağız. Olduk diyelim böyle olmak o çocuklar için faydalı olan mıdır. Bambaşka bir eğitim anlayışı, bambaşka bir yaklaşım gerekiyor. Ne bu anlayış ve yaklaşım diyebilirsiniz. Ben de tam olarak bilmiyorum. Bir şeyler gözlemliyorum. Düşünüyorum, sorguluyorum yasağın, aşırı korumacı tutumun bu devirde işe yaramayı bırak, ters teptiğini görüyorum. Yakın gelecek ise bambaşka olacak, belli. Biz hala hikaye veya kitap sansürlemekten bahsediyoruz ciddi ciddi. Bundan önce çocuklarımızı, Bayan Ali hikayesindeki Ali gibi yetiştirmesek keşke. İlla onla birebir olacak diye bir şey yok ama hepimiz biliyoruz ki, pek çok aile çocuğunu Ali veya ona benzer yetiştiriyor. Bir şey diyeyim mi, çocuklarınıza asıl zararı bu verir. Sonra çocuklarınıza kendi vücudunu tanıması için yardımcı oluyor musunuz. Pedagojik okumalar yapıyor musunuz, eğitimler alıyor musunuz. Sünnet düğünleri yapıyor ve hala oralarda penisinden kesilen bir parça nedeniyle onun üstün cins olduğu hissini mi veriyorsunuz. Karşı cinsine yabancı mi büyütüyorsunuz yoksa. Kadın erkek astronotlar yeni gezegenleri beraber keşfederken yoksa siz kız ve erkek çocuklarını hala her alanda ayırmaya ve birbirlerine karşı yabancılaşmalarina mi neden oluyorsunuz. Çocuğunuza cinsel eğitim veriyor musunuz. Yoksa hala kendilerini leylekler mi getirdi zannediyorlar. Yabancılara veya yakınlarına karşı yani onların kendi cinsel bölgelerine dokunmamalari gerektiği yönünde uyarıyor, eğitiyor musunuz. Çocuklarınız cinsel içgüdüleri ve hormonları artış gösterdiği yaşlarda gelip sizinle bunları paylasabiliyorlar mi. Mesela ilk defa gece boşalan erkek çocuğunuz, gelip sizinle bu deneyimini -ki bu şok edici bir deneyimdir- paylaşabiliyor mu, ya da kızınız aynı şekilde. Peki erkek çocuğunuzun sevgisiyle tanışıyor musunuz bilhassa kızınızın… Ben söyleyeyim mi, bu toplumdaki ailelerin çok büyük bir çoğunluğu yapmıyor bunları. Cinsellik her an bir yerlerde yaşanılan ama konuşulması, adının anılması zinhar yasak olan hatta ona dair her şeyin yasak olduğu, erkek ile kızın kesinkes birbirinden ayrı büyümesini olabildiğince sağlamaya çalışan, erkekleri üstün ırk gibi büyüten ama kızları ise her an tecavüz edilme pardon pardon jargonuyla söyleyelim, her an namuslarinin kirletilme tehlikesiyle fanustaki bir çiçek gibi büyütmeye çalışan, erkeğe sonsuzca özgürlük verip kızı eve veya toplumda belli yerlere ve saatlere ve is kollarına hapsetmeye çalışan ve erkeği kadının koruyucusu, muhafızı ve üzerinde yüksek hak sahibi olarak yetiştiren dolu aile var. Bu ve daha nice benzer nedenlerden dolayı bu toplumun büyük çoğunluğu cinsel açlık çekiyor. Ve cinsel açlık, doğru ve etkili eğitim verilmeyip otokontrolunu sağlamakta zorlanan veya başka sorunları olan insanlarla buluşunca ortaya dehşet verici olaylar çıkar. Şimdi bu olaylardan birini gerçekçi bir şekilde hikayeleşirdi diye Osman Şahin mi suçlanmalı, sapık veya sapkın olarak o mu görülmeli. Neyse…

    Peki bu sahneleri ve TABİKİ hikayenin bağlamı içinde okurken ne hissettim: Tecavüz olgusundan son derece tiksinme, korku evet korku, o çocuğun korkusu, çaresizliği, ve òte yandan Meço'nun korkusunu, sonra onun kötülüğünü hissettim, bilhassa gece olunca o kötülük tüylerimi dikenleştirdi. Köpeğini de öldürdü ardından, korktu ve hakimdi üzerinde kötülük. Kötülük ayrı bir şey değil ayrıca o kendisiydi. Her insan iyiliği de kötülüğü aynaya baktığında görebilir zaten. Ama insan hep iyiyi kendinde kötüyü de başkalarında görmek ister. Hatta bazı kötülükleri tamamen yadsimak, unutmak ister. Ama bu tarz hikayeler, dur unutma der, unutursan yadsırsan bunları önlem alamazsın, kamuoyu yaratamazsın ve en önemlisi bunlara karşı hayret duygunu yitirir kanıksarsın uyarısında bulunurlar. Hikâyenin teması şu alıntıda gizli aslında: "Cesedi parçalara böldükten sonra mı atsaydı orma­na yoksa? O zaman parçaları kurtlar, çakallar yer bitirirler, sabaha kıymığı kalmazdı. Böylece çocu­ğu kurtların, çakalların parçalayıp yedikleri kanısı uyanırdı herkeste. Tam çakalca bir düşünceydi bu. Kötülük, insanı binbir kurnazlığa sürükler derler. O kurnazlıkla tekrar girdi çardağına."(s.95)

    Bu hikaye hakkında son diyeceğim: karpuz vardı hani, Meço'nun kendini tatmin etmek için kullandığı, hikayenin sonunda ahali suçlunun Meço olduğunu anladığı sırada Meço'nun sırtına karpuz ve kavunlarla dolu bir şey koyuyorlar. Bu sayede kaçamıyor. İşte bence karpuz burada vurgulanan ve kasten konulan bir öğedir. Karpuz, Meço ve onun gibilerin cinsel açlığıdır. O cinsel açlık insanın sırtına yüklenecek en ağır yüktür. Otokontrolü yoksa ve birtakım kötü özellikler, olaylar da buna eklenirse cinsel açlık hiç umulmayan anda iplerinden boşalabilir. Bu toplum malesef düz duvara tırmanan pek çok insandan oluşuyor. Bu sorunu çözmenin yolu, bu veya herhangi bir hikayeyi, kitabı sansürlemek veya yasaklamak değildir. Keşke o kadar kolay olsaydı.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur. Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır. Hepsi bu."

    Oscar Wilde

    __________


    Köstebek adlı hikayede kahramanımız bir köstebektir. Köstebek korkusundan sürekli toprağı kazar. Bir yol yapar, durur sonra ya bu yoldan düşmanları gelirse, başlar ikinci yola, o biter, kısa bir rahatlama, sonra ya buradan da başkaları gelirse, bu sefer başlar üçüncü yola. Böyle böyle tüm Köstebekler birbirlerinden ayrı korkarlar ve kazarlar. Nihayetinde, o korktukları düşmanla bir araya gelemeyip ayrı ayrı kazarak darmaduman ettikleri toprak içinde karşılaşırlar. Bu düşman güneştir ve onun ışıkları delik deşik olmuş toprakta şimdi Köstebekler üzerindedir. Peki neden bir araya gelemez bu Köstebekler aynı şeyden korktukları halde? Bu soruyu kendimize soralım. Çünkü hepimiz birer 'köstebeğiz'!

    __________

    "Bir insan, ahlak dersi verdiğinde, sizin gözünüzdeki değerini düşürüyor ve gülünç hale geliyor."

    Friedrich Nietzsche

    __________


    Adı Berdan adlı hikayede kahramanımız Toroslarda akan bir sudur. Yazarın doğa tasvirlerinin zirveye çıktığı hikayesidir. Berdan suyu akarken Bolkar dağlarında asırlık kültürün, yaşanmışlıkların kokusu gelir burnumuza. Bu edebi şölenin içinde aynı zamanda yazar bize şunları anlatmak ister: "Doğumundan ölümüne kimseye bir yararı olmayan, dünyaya bir kazık çakmadan yaşayan, bedava soluk alıp veren, ölen kimi asalak insanlara benzemez o." (S.217)

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce suç olmaz, ya olursa eğer, en büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olabileceğini düşünmektir."

    Sabahattin Eyüboğlu
    __________


    Çan, hikayesinde kahramanımız bir kurttur. Bu kurt bir avında sağlam kayaya toslar ve insanların elinde düşer. Bu kurttan çok çekmiş Oba halkı, assak mı kessek mi diye tartışırken Obanın bilge kişisi gelir ve farklı bir fikir öne sürer: bu kurdun bir yerine çan takalım. Avlanarak yaşayan bir hayvana verilebilecek en 'insani' ceza budur. Ve bu yapılır, ardından da kurt salınır. Gider gider ama çan yüzünden bir türlü avlanamaz. Bu kurdun akıbetini siz okuyunca görürsünüz. Benim diyeceğim ise, bu hikaye insanın hayvandan farkı olan yüksek aklını oldukça vurucu ve anlamlı şekilde anlatır. Evet, kurdu aklıyla alt eder insan ama bu alt etme ne kadar insani'dir. Ya da daha doğrusu, insani nedir?

    Diğer hikayeleri de beğendim. Ama en beğendiklerim bunlardı. Kitap gayet güzel arkadaşlar. Hikayelerde tabiat tasvirleri, insan tasvirleri, karakter yaratımi, insan psikolojisini aktarım, öyküleme tekniği tek kelimeyle harika. Hikayelere art niyet barindirmadan bakılırsa, yazarın edebi açıdan çok yönlü oluşunu rahatlıkla görebilirsiniz. Herkese tavsiye ederim. Pardon, herkese değil. Nitekim artık herkesin her kitabı okumamasi gerektiğini düşünüyorum. 'Hassas' insanlar okumasin. Sağduyulu, akılcı, hemen gaza gelmeyen ve edebiyat nedir, edebi kuramlar nedir ve özellikleri nelerdir bunlara dair birazcık okuma yapmış, hayata farkli açılardan bakabilen herkese tavsiye ediyorum.

    Durun, henüz bitirmedim. Hani başlarda Hitcock hakkında bir sürprizim var demiştim. Sıra onda.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Sansür, geçerli anlayışları ve var olan kurumları ve yasaları birilerinin sorgulamasını engellemek için var. Bütün ilerleme geçerli anlayışların sorgulanmasıyla ve var olan yasaların ve kurumların değiştirilmesiyle gerçekleşir. Sonuç olarak ilerlemek için gerekli olan ilk şey sansürün kaldırılmasıdır."

    Bernard Shaw
    __________

    Size tarihte yasaklanmış bazı kitaplar ve yasaklanma nedenlerini yazacağım. Hazır mıyız, aldık mi popcornlarımızı, başlayalım o halde:

    Bizim Köy, Mahmut Makal'in aynı Osman Şahin'in amaçlarıyla yazan bu yazarımızın 1950 tarihli kitabı, ANADOLU KÖYLERİNİ FAKİR ve SEFİL YANLARINI GÖSTEREREK komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye'de yasaklanmış. Cidden, hani şu Heidi, Ömercik ve Ayşecik'in el ele tutuşup oyun oynadıkları hiçbir sorunu olmayan ülkemizde. Hayret doğrusu.

    Lolita, V.Nabokov: Müstehcen olduğu gerekçesiyle Fransa, İngiltere, Kanada, Yeni Zelanda, Güney Amerika ve Arjantin'de yasaklanmış. Hani kitabı okumasam, Çernobil patlamasından arta kalan artık nükleer madde zannedeceğim. Ama 'hassas' insanlar okumasın.

    Sırça Köşk eseriyle devlete başkaldırdığı gerekçesiyle yasaklanan Sabahattin Ali'yi geçiyorum. --- Atsız bunu beğendi.

    Renkahenk/ Can Yücel: Bu şiir kitabı yine Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğu ülkemizde 1980 yılı gibi insan haklarının, özgürlüğün ve demokrasinin şaha kalktığı bir dönemde, müstehcenlik suçlamasıyla toplatılması çok garip. Herhalde toplayıp ihtiyacı olan insanlara, okullara falan gönderdiler.

    Yengeç Dönencesi/ Henry Miller: Naptin sen, söyler misin dostum? Sus, konuşma terbiyesiz seni! Bu var ya bu, romanında müstehcen şeyler yazmış. ABD'de 30 yıl kitabı yasaklı kalmış. Oh olmuş, pis 'sapık'. O zamanlar çocuk olup bu kitabın gadrinden uzak büyüyen o Amerikalilar ne kadar ahlaklı oldular.

    Alice Harikalar Diyarında/ Lewis Carrol: Yok artık! Senin ne işin var dostum, müstehcenlik mi yok yahu olur mu öyle şey. Değil, iyi bari. Neden ne peki. Hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı, ileride çocukların (bak yine çocuklar, yasaklar zaten ya çocuklar ya da toplumun arı, namusu bahane edilerek yapılır ve bir de devlete hakaret) hayvanlarla insanlara eşit düzeyde yaklaşacağı gerekçesiyle. Bunu kim düşünmüş dostum. Çin'in Huan eyaleti. Bu Çinliler garip insanlar..

    Candide/ Voltaire: Aa dostum, yukarıda sözünü kullandım ama altına ismini yazdım ve mail attim, adresin şuydu değil mi: papayadalgapapaya@gmail.com Pikaresk romanın, dur ben söyleyeyim, kesin müstehcenlik. Biliyorum abi ben malımı. Bu kafa hiç değişmez. İster 18. yy olsun ister 27. yy. Nerde oldu bu olay? ABD.

    Canterbury hikayeleri/ G.Chaucer: Sen ucuz yırtmışsın. Sadece ABD'de posta servisi, taşımak istememis. Sebep tabiki MÜSTEHCENLIK.

    Pınar Kür hanim, siz baya belalı bir isimsiniz, cok belli. Bu ne arkadaş, Bitmeyen Aşk, Yarın Yarın, Asılacak Kadın kitaplarınla TOPLUMUN AR duygularını darmaduman etmişsin. Hak etmişsin yasaklanmayi. Bak şimdi topluma, mis mis!!

    Nazım,
    Kaan,
    Nazımm,
    Kaan valla bir şey yapmadım ben.
    Hadi geç bu işleri Nazım, sen bir 'hain'sin. Başka söze gerek yok. YASAK.

    Sudaki İz/ Ahmet Altan: Müstehcenlik. Heralde iz derken…

    Madame Bovary/G. Flaubert: Bak burası çok önemli arkadaşlar. Fransız halkının ahlakını bozuyor diye yasaklanmış, yazarı da yargılanmış. Neden? Çünkü kadın kocasını aldatıyor. Haklı, dünyada ilk defa bir kadın kocasını 1856 yılında Fransa'da Flaubert'in romanında aldatmıs. Bundan önce hiçbir kadın aldatma olgusu nedir bilmiyormus. Bu romanı okuyan kadınlar bir anda kocalarini birbirleriyle değiştirmeye başlamışlar. Bence bu yüzden bu kitabın ülkemizde de yasaklanmasi gerekiyor. Zaten çok boşanma vakalari oluyor.

    Binbir Gece Masallari/ Anonim: 1926-50 arası ABD'de müstehcen diye yasaklanmis. İran ve Afganistan'da halen yasak. Zira bu ülke kadın hakları konusunda dünyada birinciliği buna borcludur. İkinci sırada kalan Mısır ise bunları kiskanarak yasaklamaya çalışıyormus. Yalnız ben ANONİM olmasından kıllanmıştım. ANONİM'lere dikkat ediniz arkadaşlar.

    Don Quite/ Cervantes: Engizisyon tarafından BURAYA DİKKAT, "Hayırseverligin değersiz kılınması nedeniyle yasaklandi." Ah canım benim, sen ne şirin bir mahkemesin, ne tatlısın, Bruno'yu ve daha nicesini de bu ve benzer ŞİRİN ve TATLI nedenlerle mi yaktin sen, aferin sana. Senin sayende kitap eksiksiz olarak ancak 19. yy'da basilabildi. Kına yolladim sana canım benim.

    Minyeli Abdullah/ Hekimoğlu Abdullah: Bu ilginç. İnançlardan dolayi zorluklara maruz kalmış bir insan konuymus ve 1969'da şu bizim Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğun ülkemizde yasaklanmış. Serbest kaldıktan sonra 84 baskı yaparak rekor ülkemizde rekor kırmış. Bak yasak bir de zararlı dersiniz. YASAK REKOR KIRDIRIR.

    Bir Avuç Gökyüzü/ Çetin Altan: Abi, Orhan Pamuk okurken duydum ismini, sen baya sivri dilli bir abimizmişsin. Bizim Uganda'da en sevilmeyen insan tipidir. Ne olursan ol böyle olmayacaksın. Yazık etmişsin kendine. 1974 tarihli bu roman müstehcenlik iddiasıyla yasaklandıgında yurt dışında 9 dile çevrilmiş. --- AB: Hain!!!!

    Yatak Odasında Terör/ Sade: bir şey demeye gerek yok.

    Suç ve Ceza/ Dostoyevski: Haydaaa. Hayırdır? Ne iş? Kumar masasında kaybettin de kitaplara el mi koydular. İsa'ya söyle de kurtarsin. Neyse ne oldu anlat. Rusya'da "gerici" diye yasaklanmış. Polonya'da ise "kötümser" diye yasaklanmış. Bir kere demiştim Suç ve Ceza'yi da şundan şundan yasaklayalım o halde diye, cidden yasaklamıslar ya.

    Ulysses/ J.Joyce: Seni henüz okumadan kötü ünün geldi bana. Yazıklar olsun. 1930'da MÜSTEHCENLIK nedeniyle ABD, İngiltere ve Avustralya'da yasaklandı. Kusura bakma, seni okuyarak ahlakımı bozamam. Sonra namusum kirlenir, evde kalırım.

    Cesur Yeni Dünya/ A.Huxley: 1932 yılında yazılan roman aynı yıl İrlanda'da yasaklandı. Neden? Patates mi? Yok değil. Geleceğin dünyasında eğlence amaçlı SEKSIN (Uganda'da bu kelimeyi duyanın tüyleri diken diken olur) toplum tarafından doğal karşılandığını anlatması nedeniyle. Ee doğal değil mi zaten? Yalnız bu gerekçe bizde tutar.

    Bir Zevk Kadının Anıları/ J. Cleland: Gerekçeye gerek var mı? İsimden belli. Bak şimdi kitaptan zarar gelmez diyen arkadaşlar, bu kitabı genç kızlarımız okusa ne olur? Cinsel iştahlari zirve yapar, sonra nolur? Toplum temelinden ÇATIR ÇATIR çatlar.

    Da Vinci Şifresi/ Dan Brown: Hristiyanliga hakaretten Lübnan'da yasaklandı. İyi bari. Genelde İslam'a hakaretten yasaklaniyor günümüzde. Böylelikle farklılık olmuş.

    Bülbülü Öldürmek/H.Lee: Bu bomba. Irkçılığa karşı yazılan bu kitap ABD'de "ırkçılık ve küfür" nedeniyle yasaklanmış. Yorum yok. Neden ABD'nin yanına kıvrılıyoruz sürekli belli, MÜSTEHCENLIK gibi konularda ikimiz de 'Hassas'ız.

    Hamlet/Shakespeare: Sen ne alaka? Etiyopya'da 1978'de yasaklanmış. Olmak ya da olmamak bütün mesele bu Etiyopya kralı 7. Quaoehrkaamyspeje

    Acun gibi sizi beklettim ama kusura bakmayın. Zaten pek bekleyen de olduğunu sanmıyorum.

    SÜRPRİZİMİZ: A.Hitcock'un efsane filmi Psyco'nun uyarlandığı kitap(hak gecmesin,aynı adlı kitabın yazarı Breat Easton Ellis),1991'de bir seri katilin cinayetlerini çok detaylı anlattı gerekçesiyle Avustralya'da yasaklanmis.

    BONUS: Türlerin Kökeni/Charles Darwin: Evrim Kuramıni öğretmek ABD'de 1925-67 arasında yasakmış. Boşuna akıllı tasarımcılık ABD'de doğmadı ve sık sık onun yanına kıvrılan bize de boşuna gelmedi.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce yasakları her zaman toplum zararıdır. Yasaklanan düşüncenin bütünü ya da bir kesimi doğruysa doğrudan, yanlış ise doğrunun daha belirgin biçimde ortaya çıkmasından yoksun kalan bir toplum yoksullaşacak, yeni tezlere ulaşamayacak, olduğu yerde duracaktır."

    Sami Selçuk
    __________


    Son olarak şunu bir düşünelim derim: "Şu çocuk dünyaya getirme işi şimdi olduğu gibi bir zorunluluk veya bedensel zevkin eşlik ettiği bir şey de­ğil de tamamen düşünüp taşınarak akılla yapılan bir iş olsaydı acaba insan soyu gerçekten varlığını sürdürmek ister miydi? Bir insan gelecek nesle onu hayat yükünden kurtaracak kadar şefkat ve merhamet beslemez miydi? Ya da böyle bir yükü onun üzerine yükleme sorumlulu­ğunu soğukkanlılıkla üstlenmeyi istemeyecek kadar ona yakınlık duymaz mıydı?" (#49878322)


    İyi okumalar.