Türkiye'ye gelen ve Dolmabahçe yakınlar demirlenen ABD 6. filosunun protesto gösterileriden 6 gün sonra, 16 Şubat Pazar günü Taksim meydanı, adeta solcuların kıyımına şahitlik edecekti.
16.06.26
Ben o iğneden yine de vazgeçmedim, paslı da olsa benimdir, dedim. Bir gün yokluğu geçirdim iğnemden, yokluğu işledim. Bir gün kavgayı, bir gün yalnızlığı, bir gün sevdayı, sonra ayrılığı, sonra hasreti işledim. İğnemin metal deliğinden acıyı geçirdim, kederi geçirdim. Katran karası ipleri tuttum ucundan, dudaklarımın arasında ıslattım, gözümü kısıp kör bir delikten uzattım ipi, işinin ehli terziler gibi besmeleler çekip iki ucunu eşitledim. Ama sonunu düğümlemedim. Her nefes alışımda bir iğne battı kumaşın üzerine, her nefes verişimde bir iğne çıktı üzerinden. Acımı ince bir işçilikle, tek tek, nakış nakış, sabırla işledim. Kanayan güller mi bitmedi üzerinde, kurumuş çiçekler mi, solmuş menekşeler, dağılmış laleler, perişan bahçeler mi, hiç bilemedim. Gün gelip bitecek. İpek de olsa, çuval da olsa her kumaş bitiyor sonunda bir gün. Batacak tek bir noktası kalmayana kadar işledim yokluğunu. O gün geldiğinde, iğnemi sıkıca tutup var gücümle çektim. İpin düğümsüz ucu kayıp gitti kumaşın üzerinde. Bütün bu nakışlar, bütün bu işler, bütün bu tuttuklarım söküldü bir anda. Geriye delik deşik bir ipek kumaş kaldı elemimden. Adına yürek dediler, nasıl böyle param parça olduğunu bilmediler Sökülme bir kez başlayınca ardını alamıyorsun, her gün bir yerin açılıyor. Önce gözlerin, sonra ellerin, sonra aklın, sonra için açılıyor. Görmediklerini görmeye, hissetmediklerini hissetmeye başlıyorsun. Sonunda o mertebeye eriştim. Her sabah, bıkmadan usanmadan her sabah penceremden girmeye çalışan güneşin ucundan tuttum nihayet bir sabah. Sensizliğin örekesinden geçirdim, bütün ışığını ellerimle eğirdim. Kırmızıdan sarıya geçen sırma bir ip gibi doladım ışıklarını çile çile. Her gün bir yumak güneş attım evin bir köşesine. Beni terk ettiğin gün, gelip yığıldığım yatağın etrafını küçük güneş
Sayfa 107·Kitabı okudu
Reklam
17 Haziran’ın taşıdığı o muazzam yük, 16 Haziran kadar ağırdı. Çocuklukta her gün bir ton çeker.
Sayfa 186 - Timaş Yayınları·Kitabı okudu
Mütareke sonrasında İstanbul peşpeşe müdahalelere uğruyor ve işgal ediliyordu. İşgal kuvvetlerinin öteye beriye astıkları onur kırıcı pankartlar şairin oturduğu Çengelköyü civarına kadar gelmişti. Şaşkınlıktan, şartların iyice kötüleşmesinden ve ümitsizlikten manda idaresini savunacak kadar savrulanlar veya düşmanla ittifak yollarını arayanlar bile türemişti. Said Halim Paşa, Abbas Halim Paşa, Süleyman Nazif gibi Akif'in yakın olduğu bazı zevat İngilizler tarafından payitahttan apar topar alınıp Malta'ya sürgün edilmişti. Necit seyahatindeki arkadaşı Kuşçubaşı Eşref de Malta'da sürgündü... 16 Mart 1920 günü hilafet merkezi İstanbul'un doğrudan ve müstevli askerlerin rencide edici nümayişleriyle işgal edilmesi ve halife-padişahın âdeta göz hapsine alınması Akif için Milli Mücadele'ye katılmak için daha köklü kararlar almasına sebep oldu. Şeyhülislamlık'ın yayınladığı 11 Nisan 1920 tarihli Milli Mücadele aleyhtarı sert fetvadan birkaç gün sonra Eşref Edip'e, "Artık burada duracak zaman değildir, gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı tenvîre [aydınlatmaya] ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar [rivayetlere göre davet Mustafa Kemal Paşa'dan Ali Şükrü Bey vasıtasıyla gelmiştir]. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara'ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin işlerini derle topla, Sebilürreşad klışesini al, arkamdan gel. Meşihat'tekilerle de temas et, Harekât-ı Milliye aleyhinde [yeniden fetva çıkarmak gibi] bir halt etmesinler" diyecek ve oğlu Emin'i yanına alarak Üsküdar Özbekler Tekkesi üzerinden Ali Şükrü Bey'le gizlice yola çıkacaktır. Sabah erkenden yolcuları evden yola koyan Ömer Rıza'nın beyanına göre yanına aldığı tek şey Celâleyn tefsiridir¹⁵⁹. Coğrafi konumu sebebiyle hem bir şekilde toplanan/teslim edilmeyen silahların kaçırılması hem
Sayfa 122 - İstanbul Zaim Üniversitesi Yayınları
Tarih
Bir defasında Hemedânî Hazretleri'ne: -Bu devir geçer ve gerçek şeyhler ahirete göçerse selâmete ulaşmak için ne yapalım?" diye soruldu. Hemedani -rahmetullahi aleyh-: "-Hak dostlarının eserlerinden her gün sekiz varak (16 sayfa) okuyunuz." diye cevap verdi. Ferîdüddîn Attâr bu sözden ilham alarak Tezkiretü'l-Evliyâ isimli eserini kaleme aldı.
Sayfa 255 - Altınoluk Yayınları, İstanbul - 1433 / 2012·Kitabı okuyor
Tasavvuf
Legion d'Honneur nişanıyla şövalyelik unvanına layık görüldü. On yıl önce verdiği tepkiden fark ı olarak Renoir, 16 Ağustos'ta nişanı kabul etti. Arkadaşlarının çoğu ve ailesi, sonunda Renoir isminin resmen tanınmasından çok memnundu, fakat bu tür şeyleri küçümseyen Monet farklı düşünüyordu. Monet'ye yazdığı iki mektupta Renoir kendini şöyle savundu: "Bana bu nişanı vermelerine müsaade ediyorum. Emin ol ki sana doğru ya da yanlış yaptığımı söylemiyorum, ancak bu küçük kurdele parçası arkadaşlığımızın önünde bir engel olmamalı." Üç gün sonra Renoir Monet'ye tekrar yazd : "Bu unvanın senin için nasıl bir fark yarattığını merak ediyorum. Sen davranışlarında hayranlık uyandıracak kadar tutarlısın, ama ben ertesi gün dahi ne yapacağımı hiç bilemedim." Arkadaşlıklan yara almadan devam ettiğine göre anlaşılan Monet, arkadaşını kendi değerleriyle yargılamadı.
Reklam
Reklam