Edebiyat, yalnızca bireylerin değil, toplumların da içsel serüvenini kayda geçiren en sadık tutanak olduğunu düşünüyorum. Türk edebiyatının sosyal gerçekçi damarının en gür kaynaklarından biri olan Orhan Kemal, Cemile romanında bizi tam da böyle bir tefekkürün ortasına, 1934 yılının makineleşen dünyanın pamuk tozları arasına davet ediyor.
İlk bakışta, on beş yaşındaki dürüst Boşnak kızı Cemile ile onurlu fabrika kâtibi Necati’nin nahif aşk öyküsü gibi gelebilir kitap. Ancak yazarın ustalığı, sıradan görünenin ardındaki toplumsal panoramayı sezdirerek çizebilmesinde yatar. Orhan Kemal’in kendi gençliğinden izler taşıyan Necati karakteri üzerinden, iki gencin kavuşma çabasından çok, emeğin ve sınıf çatışmasının sert coğrafyasını adımlıyoruz. Varlıklı Deveci Çopur Halil’in, Cemile’nin aşkını altın bileziklerle satın alabileceğini sanması, aslında gücün ve sermayenin insani değerleri metalaştırma arzusunun en çıplak yansıması olarak gördüm.
Romanın gizli başrolü ise ne Cemile’dir ne de Necati; asıl başrol, uğultusu hiç susmayan dokuma fabrikasıdır. Ortaklar arası güç savaşları, Kadir Ağa’nın bitmek bilmez hırsı, İtalyan mühendis Sinyor Orlando’ya duyulan taşralı öfke ve nihayetinde haklarını ararken kapı önüne konup açlığa terk edilen işçiler... Tüm bunlar, tarım toplumundan sanayi toplumuna sancılı bir geçiş yapan genç cumhuriyetin mikrokozmosunu oluşturur. Yazar, ne patronları karikatürize birer kötü adama dönüştürüyor ne de işçileri kusursuz azizler olarak resmediyor bize; o, insanı tüm zaafları, hırsları ve erdemleriyle, sokağın doğal akışı içinde yansıtıyor. Cemile, emeğin sömürüsüne karşı insanın haysiyet arayışını anlatan, usulca dokunmuş bir direniş anlatısı olarak çıkıyor karşımıza.