• Yeni keşfettiğim bir yazar olan Jane Casey’in ilk romanı Ölümün Soğuk Sesi yorumu ile sizlerleyim.

    Kısaca romanın konusundan bahsedeyim. Sarah Finch küçük bir kızken abisi “Anneme yakında döneceğimi söyle.” diyerek Sarah’ın yanından ayrılıyor. O andan sonra abisi kaybolur ardından hiç iz bırakmadan. Sarah büyüyüp İngilizce öğretmeni olur. Evlerinin yakınında bir okulda öğretmenlik yapar. Öğrencisi Jenny’in kaybolması üzerine Sarah kendini Jenny’in ailesine yardımcı olmak iç güdüsüyle olaylara dahil eder. Kitabın arkasında belirttiği için rahatça söyleyebilirim ki bu ilgi ona bir suçlamayı da beraberinde getirir.

    Tek kelimeyle kitap için söyleyebilirim ki sürükleyici! Kurgu güzel, karakter olarak iki elin parmağını geçmeyecek kadar kişi var. Ve genel olarak polisiye kitaplarında eksik olduğunu düşündüğüm duygu aktarımı çok iyi bir şekilde verilmişti.

    Bir gün Müge Anlı’yı izlerken anneannem ‘Kayıp annesi olmak çok zordur. Evladın ölmüş olsa en azından yerini bilirsin. Ama kayıp evladın için her gün ölürsün.’ demişti. Bu cümlelerin kurguya dönmüş haliydi bu kitap. Bir evlat kaybolur ve o aile artık eskisi gibi olamaz. Ebeveynler ya birbirini ya da kendilerini suçlar, diğer çocuklar kayıp kardeşlerinin gölgesinde yaşar. Sarah’ın abisinin kayboluşundan sonra yaşadığı çocukluğu okumak üzücüydü. Kaybolan çocuktan sorumlu kişiler sadece bir çocuğun hayatını değil, ailesinin de hayatını çalar. Kitapta Charlie’nin kaybolduğu 1992 ile günümüzün anlatıldığı bölümler var. Bir bölüm günümüz bir bölüm geçmiş şeklinde sırayla anlatılmış.
    Bu olayı bir polisin gözünden okusaydım bu kadar güzel olmayacağını düşünüyorum.

    Charlie’nin dışında Jenny’in hayatı da aslında pedofili, çocuk hakları, aile içi şiddet, ergen ilişkileri, gazetecilik ahlakı hakkında çok çarpıcı gerçekleri gözler önüne seriyor. Bu kitapta bir çocuğun hayatının nasıl çıkmaza sürüklendiğini, aile içi ilişkilerinin insanların hayatları boyunca taşıyacağı izleri nasıl oluşturduğunu polisiye bir gerilimin içinde okuyoruz.

    Tek eleştirim kitabın yazım yanlışlarına ilişkin. Ciddi göze çarpan yanlışlar vardı. Yayınevine selam ve sevgi ile
  • Hasta bölümündeki dördüncü günümde, şef doktor hızla içeri girdiğinde ve benden tifüs hastalarının olduğu bir başka kamptaki medikal işler için gönüllü olmamı istediğinde, gece vardiyasma daha yeni başlamıştım. Arkadaşlarımın ısrarcı önerilerine karşı ve arkadaşlanmm hemen hemen hiçbirinin yardım önermemesi gerçeğine rağmen, gönüllü olmaya karar verdim. Bir çalışma partisinde kısa süre içinde öleceğimi biliyordum, fakat ölmek zorundaysam, en azmdan ölümümde biraz anlam olmalıydı. Bir doktor olarak denemenin ve arkadaşlanma yardım etmenin, bir bitki gibi yaşamaktan ya da sonunda hayatimi o sıralar olduğum gibi üretmeyen bir işçi olarak kaybetmekten şüphesiz, amacıma daha fazla anlam katacağmı düşündüm (Frankl, 1992, ss. 59-60).
    Richard S. Sharf
    Butun heyat boyu bunu etmek lazim deuilmi ki?Tesadufdur,beyem ruhi bunalim keciren her bir insan “ozumu yararsiz,hec kime lazim olmayan biriyem” kimi qeleme verir?Insanin dunyada var olma meqsedi faydali olmaqdir,yoxsa suur neye yarar?
  • Bugün de geçti yalnızlıklar bırakarak
  • Gezegenin kaderi iki yüz çokuluslu şirkete bağlı, bir bakıma bu şirketlerin 'sahipleri', gezegenin de 'sahipleri' oluyor; insanın hangi ülkeler olduğunu merak etmemesi mümkün mü?
    "...beş 'gelişmiş' kapitalist ülke (Amerika Birleşik Dev­ letleri, Japonya, Fransa, İngiltere, Almanya) kendi aralarında en büyük 200 çokuluslu şirketin 172'sine sahip bulunu­ yorlar; bu kadarı bile, ülkeler arasındaki eşitsizlik dere­cesini gösteriyor..." (Le Monde Diplomatique, Mart 1994) Başka türlü söylersek, önce özelleştirip sonra küreselleştirilince, bazı 'enayilerin' sandığı gibi 'dünyadaş' olmuyorsun, 'sis­ tem'in bu beş büyük devletinden birisinin ya da birkaçının 'man­ dasına' ya da 'himayesine' girmiş oluyorsun; bunda senin payın, elbette 'enayi payı'dır da, onların payı asla küçümsenemez: "...80'li yıllarda görülen büyük ekonomik durgunluk bile, en büyük bu iki yüz çokuluslu şirketin başarılarını etkileyemedi; yayılmacılık eğilimleri, 1982'den 1992'ye satış toplamlarının 3.000 milyar dolardan 5.900 milyar dolara yükselmesinden anlaşılıyor..." (Le Monde Diplomati­ que, Mart 1994)
    Sizce yeterince açık değil mi?
    Attila İlhan
    Sayfa 39 - Bilgi Yayınevi
  • Bülbülü Öldürmek sanırım geçen yaz bir yükselişteydi, birçok platformda paylaşıldı ve konuşuldu. O zaman benim de ilgimi çekmişti ama biraz zaman geçmesini, unutulmasını istedim. Bekledim bilhassa.
    Hafta başında kütüphanenin önünden geçerken aklıma düştü ve girip aldım hemen. 1992 baskı eski bir kitaptı, biraz da deforme olmuştu; elimden geldiğince tamir ettim ve zarar vermeden geri teslim etmek için iyi baktım kitaba.
    Başlarken beni çok etkilemeyeceğini biliyordum, beklentimi normal tuttum; bence anlattığı konu güzeldi, ele alınışı beraber bahsedilenler ile akılda kalıcı güzel bir kitaptı. Avukat bir babanın küçük bir yerleşim yerinde-Maycomb- aralarında 4 yaş olan kızı ve oğlunu yetiştirme sürecinde beyaz-siyah ırk ayrımını, cinsiyetler arası yaptırımı, özveri ve bağlılığı işliyor kitap. Bu konular üzerinde çokça konuşulup çokça yazılabilir bence.
    En etkileyici kısmı avukatın dedektif gibi çalıştığı süreçti ama fazla abartılmış gibi geldi, dizilerdeki bekleme/duraklama sahneleri vardı sanki. Ana karakterimiz avukat-Atticus- şehirde kötü gözle bakılan siyahilerden birinin şehrin yardımlarıyla hayatta kalan alkolik babanın kızını istismar davasına bakıyor. Davayı oldukça basite indirmeleri bir yandan olumluydu bence bir yandan da can sıkıcı. Daha fazla ayrıntı vermek istiyorum ama belki ipuçlarından yola çıkıp kendinizi kitabın son sayfasını okurken bulursunuz. Okursanız bir mesaj uzağınızdayım, aklınızda bulunsun
  • 1992 yaz başında, Drina Nehri'nde yine, Foça'da ve Vişegrad'da öldürülen insanların cesetleri yüzdü. Tanıklar, 30 bin nüfuslu Vişegrad'da, kaçabilenler dışında genç erkek nüfusun tamamının kurşuna dizilerek Drina Köprüsü'nden nehre atıldığını anlattılar.
    Tanıl Bora
    Sayfa 150 - İletişim
  • Prof. Dr. MEHMET EMİN AY

    1963 yılında Van’da doğdu. Öğrencilik yıllarında babasından Kur’an-ı Kerim' in tilaveti ve kıraati ile ilgili dersler aldı. Van İmam-Hatip Lisesi’nden (1980), ve U.Ü. İlahiyat Fakültesinden (1984) birincilikle mezun oldu. Üniversite öğrenciliği yıllarında hafızlığını tamamladı. Bu yıllarda kıraat ve makamlar konusunda Halis Albayrak, Fatih Çolak ve Mustafa Öztürk gibi Kur'an üstatlarından istifade etti. 1984-1988 yılları arasında TRT’de (TV-1 ve ’TV-2) radyo ve televizyon konuşmaları ve Kur’an-ı Kerim tilaveti yayınlandı. 1992 yılında gittiği Özbekistan ve Kazakistan’da din eğitimi kurumlarında gözlemler ve incelemelerde bulundu ve “İstanbul’dan Buhara’ya” adlı bir belgesel filmin çekimini gerçekleştirdi. Yine aynı yıl “Bursa Evliyaları” adlı belgesel video filminde metin yazarlığı, müzik ve seslendirme görevlerini icra etti. Zaman zaman, yurtiçi ve yurtdışında, alanıyla ilgili konferanslar veriyor. Halen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Din Eğitimi alanında yayınlanmış altı eseri bulunan Mehmet Emin Ay, Arapça ve İngilizce biliyor.

    Yazarın Timaş’ta Yayınlanan Kitapları

    • Biricik Peygamberim

    • Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım?