242. sayfa
Prens Andrey, aydınlık 25 Ağustos akşamında, alayın konuşlandığı mevkinin en ucundaki Knyazkov köyünün yıkık dökük bir barakasında, dirseğine dayanarak uzanmış, yıkık duvardaki bir yarıktan çit boyunca uzanan, alt dalları budanmış, en az otuz yaşındaki huş ağaçlarını; yulaf yığınları sağa sola dağılmış tarlayı; askerlerin mutfak olarak kullandıkları, yanan kamp ateşlerinin dumanlarının görüldüğü çalılıkları seyrediyordu.
Gözüne sığ görünen hayatının ağırlığını ve kimseye bir faydası olmadığını hisseden Prens Andrey o anda, yedi yıl önce Austerlitz Savaşı’nın hemen öncesindeki gibi heyecanlı ve tedirgindi.
Yarınki çarpışma için gerekli emirleri vermiş ve almıştı. Yapacağı başka bir şey kalmamıştı. Ama düşünceler, en basit, en açık ve bu yüzden en korkunç düşünceler onu rahat bırakmıyordu. Yarınki savaşın şimdiye kadar katıldıklarının kesinlikle en dehşetlisi olacağını biliyordu ve ölüm ihtimali hayatında ilk kez, herhangi bir dünyevi meseleyle bağlantısız olarak, başkalarını nasıl etkileyeceğini düşünmeden, yalnız kendisiyle, kendi ruhuyla ilgili olarak basit, korkutucu bir kesinlikle kendini göstermişti. Eskiden onu azap vermiş, onu meşgul etmiş her şey, düşüncelerinin ulaştığı yükseklikten vuran soğuk, beyaz ışıkla, gölgesiz, perspektifsiz ve ayırıcı kenar çizgileri olmadan, bir anda aydınlanmıştı. Bütün hayatı ona, büyülü fenerin49 camının içinden yapay bir aydınlatmayla çıkan, uzun süredir seyrettiği görüntüler gibi gelmişti. Şimdi o acemice boyanmış resimleri birdenbire cam olmadan, parlak gün ışığında görmüştü. Hayatının büyülü feneri başlıca resimlerini gözünün önüne getirirken, onlara şimdi bu soğuk, beyaz gün ışığında, ölüm düşüncesiyle bakarken kendi kendine, “Evet, evet,
49 Tarihteki ilk projeksiyon cihazı. (ç.n.)
243. sayfa
işte onlar, beni