Cümlelerim dağ gibi, harflerimde yitik var...”
Merhaba ^^
Eğer geçmişin o tozlu, o buram buram samimiyet kokan sayfalarında kaybolmak isterseniz, huzurlu bir köşede oturup okuyabileceğiniz bu kitaptan birazcık bahsedeyim diyorum.
Kitabı okurken kendimi odamda değil de, sanki köyde, eski bir döküm sobasının kenarına büzülmüşüm gibi hissettim. Hani dışarıda buz gibi bir hava vardır ama içeride sobanın üzerinde güğüm fıkırdar, mandalina kabuklarının kokusu odayı sarar ya... İşte tam olarak öyle, o kadar korunaklı ve o kadar bizden bir hissiyat. Sanki başımı babaannemin dizine koymuşum da, o bana o paha biçilemez eski zaman hikâyelerini, o kadim yaşanmışlıkları anlatıyor gibiydi.
Yazar, o koca tarihi ve geçmişin gündemini hikâyeye öyle muazzam, öyle ilmek ilmek dokumuş ki... Bizi alıp o bembeyaz karların altında yüreğimizi buz tutturan Sarıkamış’ı ele alıyor, vatan toprağı için can veren şehitlerimizi dâhi es geçmiyor. Ardından Cumhuriyet’in ilk yıllarının o taze heyecanı olsun; 80’lerin o çalkantılı, fırtınalı günlerindeki gündem olsun bir neslin bunlardan nasıl etkilendiğini işliyor. Yaşanan acılar, tarihin satır başları, o dönemin insanı o kadar gerçekçi ki, sayfaları çevirirken zaman algınızı yitiriyorsunuz.
Üstelik bütün bunları, nesilden nesile aktarılan bir soyağacı üzerinden okuyoruz. Avşin ve Şirzad’la başlayan o köklü hikâyede ardından gelen torunların torunlarını görüyoruz. Karakterlerin birbirine olan bağları ve yazarın soyları nesiller boyu birbirine bağlama şekli inanılmaz bütünleştirici..
Kitapta insan doğasına, kaderin sillesine ve hayatın tam göbeğine dair nokta atışı tespitler var.
Gelelim altını çizdiğim birkaç cümleye:
İnsanın kendi hayatının iplerini eline alması, o sorumluluğu sırtlanması gerektiğinden bahsettiği özdeyişlerden yalnızca
Henry Fielding (1707-1754), İngiliz roman, oyun ve de makale yazarı. Aynı zamanda hukuk eğitimi de almış olan Fielding bir dönem yargıçlık da yapmıştır. Metinlerinde hiciv ve mizahi unsurlar öne çıkıyor. Kendisinin en meşhur eseri ise okumuş olduğum Tom Jones isimli romanıdır.
Tom Jones, ilk olarak 1749 senesinde yayımlanıyor. Yani üzerinden tam 277 sene geçmiş. O sebeple bu metin için tam bir klâsik diyebiliriz. Fielding, bu romanının her bir bölümünün girişinde okura hitap eden samimi bir üslup kullanmış. Zâten metin içinde de ara ara okura sesleniyor :) Ayrıca dil olarak mizahı da sık sık kullanmış. Bu da keyifli bir okuma deneyimi sağlıyor. Bazı yerler gerçekten çok komikti.
Eserin hikâyesi ise oldukça alaka çekici. Gayrimeşru bir bebek bir soylunun odasına bırakılıyor ve Tom Jones'un hikâyesi buradan başlıyor. Son derece akıcı bir metin. Yalnız Tom Jones karakteri için çok iyi şeyler söyleyemeyeceğim, kendisinden pek haz etmedim. Ayrıca romandaki hemen her karakter parayı çok seviyor, yani karşılarına bir para fırsatı çıktı mı yelkenleri suya indiriveriyorlar. Ayrıca aşkları ve namusları da hayret edilecek cinsten. Meselâ bir karakter için şu ifadeler geçiyor: "Son derece namuslu bir adamdı; fakat aşk meselelerinde ahlâkı bir hayli düşüktü... kadınlara karşı mazur görülemeyecek bazı hainliklerde bulunmuştu." Yine meselâ diğer bazı karakterlerde de görüyoruz ki verilen söze sadık kalmakmış, şerefmiş, haysiyetimiş hiç ehemmiyeti yok. Varsa yoksa şahsî menfaat. Böylece İngilizlerin -çoğunlukla- ne cinste bir millet olduklarını anlamış oluyoruz.
Ayrıca metinde bir başka dikkat çekici hususta şu ki: Karakterler ağızlarından çıkan kesin sözler ile mutlaka sınanıyor. Meselâ Amca Mr. Nightingale başka bir kızı namussuzlukla suçlarken kendi kızının asla böyle bir şey
Bir ailenin parçalanışı üzerinden Güney Afrika'nın siyasi geçmişini, içim parça parça okudum. Ah Amor, ne zor o yaşta anneyi toprağa koymak, ne zor hiç bağın yokmuş gibi davransan da tek tek etrafındakilerin gittiğini görmek ve ne acı sen gittiğinde arkada bir tek kişinin bile kalmadığını bilmek...
Peki ama kitabın ana karakterleri kimdi? Hissedilmeyen varlığı ile her şeyi bilen ve varlığı ile olayların şekillenmesini sağlayan Salome mi? Kimi zaman Amor'un yazgısını onun yazgısına döndürüğünü düşündüğüm kişi de olsa, çoğu zaman Güney Afrika'nın ta kendisi oldu Salome benim için. Paylaşılamayan birçok şeyi simgeliyordu... Herkesten her şeyden önce oradaydı. 4 ölüm gördü.
Hastalık - Kaza - Cinayet - İntihar
Bu dört ölümle ülkenin 10 yılda bir değişen siyasi yüzünü gördük. Salome' in cenazelerdeki görünürlüğünün artması toplumsal değişimi gösterse de, tıpkı aile bireylerini değişen ölüm sebepleri gibi ülkede olumsuzluklarla çevrildi.
1600ler başlayan sömürü düzenin yüzyıllar sonra o topraklara yarattığı etkiyi o kadar güzel tarif etmiş ki yazar. Sayfa 273'de her iki kadın için 'Hem yakındır hem değildiler. Yapışıktılar ama ayrıydılar. Bu ülkeyi bir arada tutan o tuhaf ve basit birleşmesinden biriydi bu da işte.' O iki kadının gerçekliği sanki ülkenin,siyahlar ve beyazların gerçekliğiydi.
Sonunda Amor'un artık kendini normal hissetmesi dışında benim de kendimi iyi hissettiğim tek bir satırı olmadı bu kitabın. İçim sıkılırken, büyük bir zevkle okudum.
Bu Ülke ile tanıştığımda henüz 16 yaşındaydım. Hayranlıkla ve büyük bir iştahla okumuş, bilmediğim kelimelerin anlamlarını çıkarmış, yeni kavramlar öğrenmiş, bahsettiği düşünürler hakkında bilgi edinmiş ve kütüphanede çok uzun zaman geçirmiştim. 24 yıl aradan sonra eski dostum Bu Ülke’ye ve bana hocalık eden Cemil Meriç’e “merhaba” demek isteği doğdu içimde. Nereden öğrendiğimi unuttuğum birçok düşünce ile karşılaştım. Meriç’in ezberlediğim cümlelerine tesadüf etmenin mutluluğunu yaşadım. Kabul etmem gerekir ki 16 yaşındaki şaşırmak için fırsat kollayan o kız çocuğu değilim artık ama Samson’u, Hürmüz’ü, Tantalos’u nereden öğrendiğimi hatırlamak keyifliydi.
40 yaşına basmış yetişkin Zeynep’le Meriç’in fikir ayrılıkları var evet. İyi ki de var, onu olduğu gibi benimsemek kendime ve okuduğum nice büyük düşünüre haksızlık olurdu ama bu durum, Meriç’in bu ülkenin gelmiş geçmiş en büyük aydınlarından birisi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. O kendisini ülkesine adamış bir fikir işçisi, çok büyük ve ışığı ile aydınlatan, gölgesinde serinleten bir hoca.
Onun entelektüel kapasitesini “Light, much more light” cümlesi ile tarif etme cüretini gösteriyorum. Çünkü biliyorum ki kendisi ışığa daha yakın olabilmek için masanın üstüne sandalye koyup kitap okuyan, yokluk içindeyken bile yılmadan kendini yetiştiren bir büyük insan.
Talihsizlik ki gözlerini erken denilebilecek bir yaşta kaybediyor. Okumaya gönül vermiş, hayatını ilim ve irfana adamış bir insan için ne büyük yaradır bu, tahmin etmek pek de güç değil.
Arkadaş ortamlarında bir tiradı seslendirir gibi söylediğim şu pasaj 24 yıl geçse de benim için eşsiz bir anlama sahip:
“Kendimizi tanımak… Ruhumuzun mahzenlerinde bizden habersiz yaşayan bir alay misafir var. Berhanenin bazen bir bazen birkaç odası aydınlık. Işık binanın üst
Bu ÜlkeCemil Meriç · İletişim Yayınları · 202425,3bin okunma
Başkalarını nasıl gördüğümü biliyor musun? Nereden bileceksin ki... İnsan sadece kendi gözleriyle yanılır. Bulanık bir aşk yaşamıştım bir zamanlar. Beni yanılgılara sürüklemişti. Hayatın anlamını bulduğumu düşündürtmüştü. Sen inanmazdın, ama bir şey demezdin. Suskunluğunu hiç bölmedim o yüzden. Sen sustukça, ben insan aklının olmadığı bir yere gitmek isterdim: Dünyayı anlamlandıran bakışın olmadığı, ağaçlarının iç boşluğuma doğru büyüdüğü... Şehrin ve hayatın onları sıkıştırdığı köşeden kaçarak, hayal kurarak, düşünerek, mücadele ederek çıkmaya çalışan ya da çıkmak zorunda kalan bu insanlar, yazının içinden imdat istercesine sesleniyor. Görülmek, sayılmak, bilinmek için... Farklı anlatım biçimlerini araştırdığı bu kitabında Murat Gülsoy, biçare hallerimizin koridorlarında gezinmeye devam ederken, zihnin yangın yerinden kurtarılmış parçaları irkiltici, düşündürücü bir çerçeveyle sunuyor bize.
(Tanıtım bülteninden )
"...Unutmamak için yazıyorum.Arzu'yu,çocukluğumu,heyecanlarımı,korkularımı, deliliklerimi...Heden bilmiyorum, unutmak ölümden daha çok korkutuyor beni."(s.29 )
74 Mercedes
"...Kimi zaman işi şakaya boğmak acıları aşmanın bir yolu değil midir?" (s.150 )
Bize Kuş Dili Öğretildi
"...Soruların azalmasıymış yaşlanmak..."(s.193 )
In Medıas Res
"...Korkunun panzehiri acıymış, sen ölünce anladım..."(s.197 )
In Medıas Res
"...Hatasızlık noktası doğrunun en büyük düşmanıymış." (s.273 )
Yaşamsal Geometri/Kare
Murat Gülsoy'un, okurken oldukça keyif aldığım, birbirinden farklı ve özgün öykülerinin/ deneysel metinlerinin yer aldığı bu güzel öykü kitabını okumanızı öneririm.
#muratgülsoy #muratgulsoy #muratgülsoykülliyatı #canyayinlari #canyayinları #CanYayınları #canyayınları #öykü #öykücü #öyküoku #öyküler#öyküokumayıseviyorum #öykükitabı #öyküokuyorum #öykü
Güneşi Uyandıralım, Brezilyalı yazar, Jose Mauro de Vasconcelos'a ait bir eserdir.
Eser, Şeker Portakalı serisinin ikinci kitabıdır. 1974 yılında yayımlanan eser, 273 sayfadan oluşmaktadır.
Kitabın konusu Zeze'nin okul yaşamı, eğitimi ve yaşadığı travmalarıdır.
Zeze, biraz daha büyümüş ve dini eğitim veren bir okulda öğrenim görmektedir. İlk kitap ile karşımıza çıkan Zeze bu kitapta biraz daha yalnız, içine kapanık ve kırılgan bir çocuk görünümü çizer.
Eser ilk romana kıyasla daha karmaşık yapıda denebilir. Bunun sebebi ise daha fazla olağanüstü içerik barındırmasıdır. İlk kitabın sonu ve bu ikinci kitabın başlangıcı arasında çok büyük farklar var ve bunu ipucu olduğu için söyleyemiyorum. Bu öyle bir başlangıç ki acaba bir yerimi atladım, yanlış mı hatırlıyorum ? diye kendime soramadan edemedim ama kitabın ilerleyen sayfalarına doğru ilerledikçe olayı kavramam çok uzun sürmedi. Siz de okurken bunu fark edeceksiniz. İlk roman malum her okuru paramparça edecek türden bir sonla bitti ama bu ikinci romanda o kadar baskın bir üzüntü göremediğimi söyleyebilirim.
Zeze karakterini yazar öyle bir anlatmış ki onunla empati kurmamak imkansız. Onun çektiği yalnızlığı, anlaşılmamasını, zorunda olduğu şeylere katlanırken ki halini gördükçe ona çok üzüldüm.
Eser ilk kitap gibi yine bol diyaloglu, geçişler ani ve bol geri dönüşlü diyebilirim. İlk kitabı okuduğum hazzı hep bu kitapta da arasam da yer yer bu kitabı okurken sıkıldığımı söylemeden edemeyeceğim. Eserin son kısımlarında birazcık görsem de üçüncü ve son kitapta da bunu tekrar yineleyeceğim. Eserin son kısmı Çavdar Tarlasında Çocuklar romanını andırıyor desem yanlış olmaz.
Küçük Zeze'ye ne olduğunu ve nasıl bir gelişim ve değişime uğradığını merak mı ediyorsunuz ? O zaman bu kitabı okumaya ne dersiniz?
Bu kitabı
Güneşi UyandıralımJosé Mauro de Vasconcelos · Can Yayınları · 202342,8bin okunma