• 224 syf.
    Bir zamanlar 1K’da üyeler arasında çekiliş yapılıyor. Rastgele iki kişi birbirine kitap hediye ediyordu. Şimdi yapılıyor mu bilmiyorum. Ben bir kere katıldım. Şansıma çıkan kişi ile aynı şehirdeydik. Buluşup çayımızı yudumlarken kitaplar üzerine sohbet edip, hediyeleşmiştik. Sonra siteden gidince muhabbetimiz koptu. İşte o sırada elime gelmişti bu kitap. Uzun beklerken artık okuma vakti geldi deyip okumaya başladım. Kpss ve sonrasında gezim sayesinde ara vermiştim. Geçtiğimiz günlerde tekrar başlayıp iyice süründürmeden bitirebildim.

    Kitap ilk başta Jack London’un Beyaz Diş kitabını çağrıştırdı. Orada da ana karakterimiz hayvandı. Bu kitapta da ilk başta öyle sandım. Fakat gidişat öyle olmadığını gösterdi. Her yerde Gülsarı karşımıza çıkıyor olsa da hikâye ondan çok Tanabay’ın hayatına yoğunlaşıyor.

    Kitabımız aslında birkaç saatlik zaman diliminde geçiyor. Tabi bu sırada yıllarca geriye dönüyoruz. İhtiyar’ın yolculuğu sırasında canını teslim etmek üzere olan yaşlı atına baktıkça geçmişe dönmesiyle ilerliyor. İhtiyar Tanabay’ın çocukluğu, gençliği, yaşlılığına kadar geçen hikâyesine tanık oluyoruz. Tanabay’ın başına gelen her şeyin sebebi aslında kimseye HAYIR diyememesi. Kendisi ülkesine bağlı, bir ideolojiyi saplantı haline getirip kardeşinin gözyaşına bakmayan, o zaman doğrunun sadece komünizm olduğunu düşünen birisi. Demirciyken yılkıcı olmasıyla hayatı değişir. Koyunculuk yapmaya başlamasıyla da tüm işler sarpa sarar. En yakın dostu Çora ile arası açılır. Pişmanlıklar yaşar. Hayat bir dönemliğine önemini yitirir.

    Cengiz Aytmatov’un şuana kadar okuduğum her kitabında olduğu gibi acıyı, zorlu bir yaşamı hissediyorum. Alıntılarda bunu destekliyor. “İnsanı yaşlandıran yıllar değil, çile idi.” Diyor. Her zaman her zorluğa rağmen yaşama azmi aşıladığını da görüyorum. Mesela kitapta “İnsan denen varlığa, yalnız bir kez verilen cana, nasıl kıyardı?” sözüyle de yaşamın kıymetinden bahsediyor. Aralarda aşka da değinmeden geçmiyor. Sadece Tanabay’dan bahsediyor dersek eksik kalır. Gülsarı’nın yaşadığı zorlukları da bize gösteriyor.

    Bilmediğim kelime sayısı çoktu. Bazılarını buraya yazayım: Yorga, şekpen, menduvana, üyir, baybişe, yılkıcı, kolhoz, kulun, cabağı, tulpar vs… Kelimelerin bir kısmının anlamları kitapta verilmiş.
  • Bir gün M. Kemal Sivas dışındaki devlet çiftliğine hükümet görevlisi Fevzi Paşa ile görüşmek için gitti ve Ziraat Çiftlik Mektebi müdürüyle çiftçilik ekonomisi üzerine uzun uzun konuştu. Büyükbaş hayvan sürüsüne bin lira yatırım yaptığı takdirde ertesi yıl ne kadar kar edebilirdi. "Elli lira," diye yanıtladı müdür, "tabii amortismanı düştükten sonra." "Çok az," diye yanıtladı Mustafa Kemal ve "Daha karlı bir iş var mı?" diye sordu. "Koyunculuk var Paşam, daha karlı, fakat bir hastalık gelirse zayiatı büyük olur." Yanlarında bulunan Kazım Karabekir söze karıştı, "Paşam sizi Erzurumlular fahri hemşehri ilan ettiler. Erzurum'a gelirseniz, Ruslardan kalma birçok elektrik malzemesi var. Elektrik işleri üzerinde çalışırız." "Şeker pancarı yetiştirmek daha karlı," dedi mektep müdürü,. "Eğer bir şeker fabrikası kurulursa, süt inekleri için daha fazla yem sağlayabiliriz." Mustafa Kemal. "Bakalım şu işleri hayırlısı ile bir intac edelim, [sonuçlandıralım]" diyerek konuşmayı sona erdirdi.