İnanç ile bilgi arasındaki kopukluk, günümüzdeki zihinsel kargaşanın çok belirgin özelliği olan bölünmüş bilincin bir belirtisidir. Sanki iki ayrı insan, aynı konu üzerinde, ikisi de kendi bakış açısından, iki ayrı düşünceyi ileri sürmektedir. Ya da aynı insan yaşadığı şeyi iki farklı kafa yapısıyla resmetmektedir. "İnsan" yerine "modern toplumu" koyarsak, ikincisinin de zihinsel bir ayrışma, yani nevrotik bir sarsıntı geçirdiğini kolayca görebiliriz. Bu durumda, bir tarafın inatla sağa, diğer tarafın sola çekiştirmesi işleri hiç kolaylaştırmamaktadır. Her nevrotik psişe vakasında, kişinin kendisine de büyük acı veren durum işte budur.
Eğer bir bireyi anlamak istiyorsam, ortalama insan hakkındaki tüm bilimsel bilgileri bir yana atıp, tüm teorileri gözardı ederek tümüyle yeni ve önyargısız bir tavır benimsemek zorundayım. Anlamak işine ancak tam özgür ve açık bir kafayla yaklaşabilirim. Şimdi, ister bir başka insanı anlamak, ister kendimizi tanımak söz konusu olsun, her iki durumda da tüm teorik varsayımları bir kenara bırakmak zorundayım.
Bireyi tanımlayan şey evrensel ve kurallı değil, eşsiz olma niteliğidir. Birey, aynı şekilde tekrarlanan bir birim olarak değil, tek ve benzeri olmayan ve son tahlilde başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak ve bilinemeyecek bir şey olarak düşünülmelidir. Teorik varsayımlara dayanan hiçbir benlik bilgisi yoktur ve olamaz da, çünkü kendini tanımanın nesnesi tek bir bireydir, göreceli bir istisna ve kuraldışı bir fenomendir.