Utopia kelimesi hem “hiçbir yer” hem de “iyi yer” anlamına gelen bir kelime oyunu. Bu küçük ayrıntı, kitabın bütün ironisini taşıyor. Yazara baktığımızda bu oyun daha da anlam kazanıyor. Thomas More devletin tam içinde yer alan bir hukukçu, bir siyasetçi ve sonunda idam edilen bir adam. İktidarı içeriden tanıyan birinin böyle bir ada tasarlaması tesadüf gibi görünmüyor bana; bilinçli bir meydan okuma gibi duruyor.
Hiçbir yerde olan o memleket, ada, kıyılar elbette kurgu. Ama eleştirilen zihniyet son derece gerçek. Edebiyatın sevdiğim tarafı tam da bu: Harita sahte ama insan doğası fazlasıyla tanıdık.
Ütopya artık yalnızca bir kitap adı değil; bir yazın türünün adı. Thomas More’u değerli kılan şeylerden biri de bu kavramı literatüre kazandırmış olması.
Eğer Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları baskısını okursanız, kitap bittikten sonra Mina Urgan’ın kapsamlı incelemesiyle karşılaşıyorsunuz. More’dan sonra yazılan ütopyalar, daha önce Platon (Eflatun)’un Devlet eseriyle yapılan karşılaştırmalar ve ilginç anekdotlar metni genişletiyor. O noktada şunu fark ediyorsunuz: Thomas More kolay çözümlenebilecek bir karakter değil.
Ruhunda ve hayatında ütopyasını bir şekilde yaşamış bir adam. İnsanların inanmadıkları şeylere yalan yere yemin etmemeleri, vicdan özgürlüğü uğruna kendini feda etmiş biri.
Kitabın bir yerinde, Ütopyalıların savaş sistemlerini, dinlerini, törenlerini, yasalarını ve törelerini düşündüğünü; çoğunun gerçekleşmesi zor şeyler gibi göründüğünü söyler. Asıl şaşırtıcı olanın ise bu garip devletin parasız ve ortak yaşam düzeni olduğunu belirtir. Bu fikir daha sonra farklı düşünürler tarafından genişletildi. Karl Marx’ın sistematikleştirdiği kolektif mülkiyet anlayışının 20. yüzyıldaki uygulamalarına, örneğin Sovyet deneyimine baktığımızda, ideal ile pratiğin ne kadar
UtopiaThomas More · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202024,7bin okunma