Uzun bir aradan sonra dönebildiğim okumalarıma Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'unu bitirerek başlıyorum.
Türk Edebiyatı'nda köy yaşamını anlatan, türünün ilk örneklerinden biri olan bu kitabı açıkçası beklediğim gibi bulmadım. Sabahattin Ali her ne kadar teknik olarak güzel bir iş çıkarmış olsa da birçok yerde kullanılmayan ve okuru olay akışından uzaklaştıran betimlemeleriyle, roman içerisinde geçen bazı konuların kullanılmayıp kenara atılmasıyla (Örneğin Dünya Savaşı'ndan onca kez bahsedilmesine rağmen hikayeye hiçbir etkisinin olmaması gibi) ve karakterlerin birçok noktada addedilen özelliklerini yansıtmamasıyla beni hayal kırıklığına uğrattı.
Açıkçası Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan kitaplarında bu gibi konuların üstesinden daha iyi geldiğini düşünüyorum yazarın. Elbette bu kitabın hem yazarın ilk romanı olması, hem de bu türde yazılan ilk eserlerden olmasını unutmamak gerek.
Her zaman yaptığım gibi olumlu eleştirilerimi de son kısımda yapayım: Sabahattin Ali kitabın birçok kısmında dönemin Anadolu'sunun çerçevesini güzel çıkarmış. Bu çerçevenin içini de okura anlattığı olayların örgüsü gayet güzel düşünülmüş bir şekilde doldurmuş. Ah bir de okurken birçok noktada "Ne alaka ya?" cümlesini söyleme zorunluluğunda kalmasaymışım, işte o zaman benim için çok güzel bir roman olurdu Kuyucaklı Yusuf.
Jack London'dan okuduğum ilk kitabı olan Vahşetin Çağrısı kesinlikle normalin dışında kendine has özellikler barındıran bir kitap.
Neredeyse tüm kitabı Buck adlı köpek arkadaşımızın gözünden okuyoruz ve dürüstçe söylemeliyim ki beklediğimden çok daha iyi bir deneyim sunmayı başarmış London. Hani kitaba ilk başladığımda bu ne ya köpek gözünden roman mı olur demedim değil. Ama okudukça gerçekten bu düşüncemin yanlışlığını farkettim.
Kahramanımız Buck'ın hisleri, değişimi, özüne dönüşü çok içten ve güzel bir şekilde anlatılıyor kitapta. Bir yandan Buck'un sahipleri değiştikçe Buck da değişiyor ve evriliyor roman boyunca.
Eserin eksik gördüğüm noktalarından biri bazı kısımlarda Buck dışındaki karakterlerin isimleri ve ne yaptıklarını takip etmenin zorlaşması ve ayrıca bazen betimlemelerin gereğinden çok derinleşebilmesiydi diyebilirim.
Fakat ne olursa olsun oldukça kısa olan bu roman bence vakit bulununca okunulmalı. Okuruna güzel farklı bir ufuk açacağı kesin.
İslam Siyaset Üslubu kitabını okumadan önce beklentim İslami olarak siyasetin ve devlet yönetiminin nasıl olması gerektiği gibi belki yer yer felsefi ve siyaset bilimi içeren bir kitap okumaktı açıkçası.
Fakat okurken karşılaştığım ise orta halli bir öğüt kitabından öteye geçmedi. Siyaset ve devlet yönetimi hakkında olan içerik belki de %25 i geçmez. Peki içerisinde barındırdığı başlıklar ve öğütler nasıldı derseniz onlar için de muazzam şeyler söyleyemeyeceğim malesef. Bazı güzel noktalar olsa da benim için vasatın üstüne çıkamadı bu kitap.
Tabi ki okuyunca hoşuna gidecekler olacaktır. Ama sizlere tavsiyem beklentinizi siyaset değil de daha çok gündelik hayat öğütlerine indirgeyerek okumanız olacaktır.
Bu seferki incelememi kendime çok güvenerek yapamayacağım malesef, çünkü Tiyatro alanında okuduğum eser sayısı bir elin parmağını geçmez. E tabi zamanla okudukça ne kadar doğru düşündüğümü ben de göreceğim.
Macbeth, Shakespeare'in trajedi eserlerinden biri, İskoçya'da geçen hikayenin baş karakteri Macbeth'in cadıların kendisine söylediği gelecek hayalleriyle krallığı gasp etmesini konu alıyor.
Okurken oldukça keyif aldığım ve en kısa zamanda canlandırılmış halini izleyeceğim bir eser oldu Macbeth. Güç ve koltuk hırsının eskiden iyi olan bir adama neler yaptığını gözler önüne sermiş oldu bana Shakespeare. İnsanın bu amaçtan dönmemek için de ne kadar canice eylemlere başvurabileceğini görüyoruz tiyatro boyunca.
Ben kitabın sonunda iyiler kazandı diyemiyorum, çünkü cadıların verdiği kehanette, Duncan'ın oğlu Malcolm'un değil, Banquo'nun soyundan gelecek çocukların krallığa sahip olacağı belirtiliyor. Yani kan ve savaşın bitmeyeceği ima ediliyor gibi hissettirdi bana bitiş kısmı.
Zaten insanlığın da bugüne kadar kaderi hep böyle olmamış mıdır? Zalimlerle adalet için savaşıp yerine başka zalimlerin geçmesini izlemedik mi tarih boyunca? Bu da kitabın aklıma getirdiği tartışılması gereken başka bir soru aslında.
Vakit ve tiyatroya ilgi varsa kesinlikle okunur diye düşünüyorum Shakespeare'in bu eseri.
Tek kelimeyle "harika".
Çocukluğun Sonu kitabını elime alırken hiç böyle bir his, böyle bir okuma yaşayacağımı beklemiyordum. Arthur C. Clake'ın okuduğum ilk kitabı olmasına rağmen isminin ünü dolayısıyla güzel bir bilimkurgu okuyacağımı tahmin ediyordum. Buna rağmen kitap bittikten sonra iki gün etkisinden çıkamayacağımı beklemiyordum. Bunun günümüz dünyasında bir kitap ile başarılabilmesinin ne kadar zor olduğunu da not olarak ekleyeyim.
Kitabın başından sonuna kadar hikayenin akışı üstel biçimde ilginçleşiyor ve tempo kazanıyor, öyle ki kitabın ikinci yarısını nefes almadan okuyorsunuz. Ve okumanız bittiğinde de ağzınız açık bir şekilde kala kalıyorsunuz.
Romanı okurken bir yandan insanlığın geleceğini, geçmişini, psikolojisini irdeliyor, bir yandan da zihnin ufuklarını zorlayan bir bilimkurguyla hayal dünyanızı zorluyorsunuz. Hem bilimi, hem kurgusu çok güzel düşünülmüş, güzel eleştirilere ve önerilere sahip olan bir kitap kendisi.
Kitabın başyapıt olmasındaki tek engel Clarke'ın ırkçılığı malesef. Bazı yerlerde bana bu kadar da olmaz dedirtcek derecede ayrımcı görüşler gördüm ve bu kadar güzel bir kitap okurken bile can sıktı diyebilirim.
Bence bilimkurgu okuyacaksanız kesinlikle okunması gereken ilk kitaplar arasında. Benim için de şu an için ilk üçe girer hatta. Okuyun okutturun.