Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar, zandan başka bir şeye uymuyorlar ve onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar(...)
Bir İntiharın Gölgesinde Mutluluk Arayışı: Osamu Dazai ve Yeşil Bambu
Bazı kitapları sadece kelimeleri takip ederek okuyamazsınız; yazarın hayatını, ruhundaki yaraları ve son nefesine giden yolu bilmeniz gerekir. Osamu Dazai’nin Kapra Yayıncılık’tan çıkan "Yeşil Bambu" adlı eseri benim için tam da böyle bir deneyim oldu. Kitabı bitirdiğimde anladım ki; bir yazarı tanımak, onun satır aralarına gizlediği o hayal kırıklıklarını keşfetmenin tek yolu.
Dazai’nin yaşamı, sürekli bir kaçış ve veda provası gibi. Defalarca denediği intihar girişimleri ve en sonunda eşiyle birlikte bir kanalda son bulan yaşamı, kitaba bakış açımı tamamen değiştirdi. Geride bıraktığı küçük çocukları ve yarım kalan hikayesiyle Dazai, aslında bize yazdığı o küçük masallarda kendi yabancılaşmasını anlatmış. Kitap boyunca yazarın yaşamından izler sürmek, her öyküye daha derin ve daha hüzünlü bir anlam kattı.
Kitabı okurken kendime şu soruyu sordum: Neden hepimiz mutluluğun peşinde bu kadar çok koşuyoruz ve onu hep dışarıda arıyoruz? İnsanoğlunun kendine yaptığı en büyük kötülük belki de bu. Mutluluk aslında içimizde bir yerde saklı, onu keşfetmemiz gerekiyor. Ancak Dazai’nin karakterlerinde —ve bizzat kendi hayatında— bunun tam tersini görüyoruz. Her zaman bir arayış, hayata dair bitmek bilmeyen şikayetler ve bir isyan hali... Çözümü kendi içinde aramak yerine dış dünyada veya sonlarda aramak, insan ruhunun en büyük çıkmazı.
Kitaba adını veren "Yeşil Bambu" öyküsü beni en çok etkileyen kısım oldu. Bir insanın kargaya dönüşmesi, eşiyle olan geçimsizliği ve sürekli hayatından şikayet etmesi... Bu hikaye, aslında insanın kendi kimliğinden kaçışını ve çevresiyle olan uyumsuzluğunu o kadar güzel simgeliyor ki! Dazai, Japon edebiyatının o eşsiz mistik havasını kendi karanlık düşünceleriyle
Böyle mi yaşıyorduk o zamanlar? Ama her zamanki gibi yaşıyorduk herhalde. Herkes öyle yapar çoğu zaman. Her ne oluyorsa her zamanki gibi oluyor. Bu bile her zamanki gibi, şimdi.
Yaşardık, her zamanki gibi, aldırmadan. Aldırmamak cehaletle aynı şey değildir, üstünde çalışman gerekir.
Hiçbir şey bir anda değişmez: Derece derece ısınan bir küvette farkına varmadan haşlanarak ölürsünüz. Elbette gazetelerde öyküler vardı, hendeklerde ya da ormanlarda bulunan cesetler, ölesiye dövülmüş ya da sakatlanmış, eskiden dedikleri gibi saldırıya uğramış; ama bunlar başka kadınlar hakkındaydı ve bunları yapan erkekler başka erkeklerdi. Hiçbiri tanıdığımız erkekler değildi. Gazete öyküleri bizim için rüya gibiydi, başkalarının gördüğü kötü rüyalar. Ne korkunç, derdik, öyleydiler de, ama inanılır olmaksızın korkunçtular. Aşırı melodramatiktiler, bizim hayatımıza ait olmayan bir boyuta sahiptiler.
Gazetelere konu olmayan insanlardık biz. Baskı kenarlarındaki beyaz boş alanlarda yaşıyorduk. Bu bize daha çok özgürlük veriyordu.
Öyküler arasındaki boşluklarda yaşardık...