intihara meyilli depresyon, soğuk,
tedirgin edici bir korku ve amansız bir çaresizlik halidir. Hayatta en sevdiğiniz şeyler, elinizden kayıp gider. Bütün gün ve gece boyunca her şey bir çabaya dönüşür. Umut yoktur, amaç yoktur, hiçbir şey yoktur.
Bir akşam yemeği için arkadaşlarınızla aynı masaya oturursunuz. Sonra bir anda elektrikler kesilir ve mumlar yakılır. Dışarı baktığınızda bütün mahallenin karanlığa gömüldüğünü, yalnızca tek bir evde ışık olduğunu fark edersiniz. Merak edip eve gitmeye karar verirsiniz. O eve yaklaştığınızda asıl sarsıcı olanla karşılaşırsınız: İçeride, size tıpatıp benzeyen insanlar, aynı masada, aynı cümleleri kurarak oturmaktadır. Aynı bedenler, aynı ilişkiler, aynı an… Ama onlar siz olamazsınız; çünkü “asıl” siz dışarıdasınızdır. Film tam da bu noktada kimliğin, öznenin ve gerçekliğin altını oymaya başlar. Her dışarı çıkışta başka bir olasılık evrenine geçilir.
Coherence, sonsuz olasılıklar evreninde insanın kendi seçimleriyle nasıl farklı sonuçlar ürettiğini gösterirken, zihnin hiç susmayan o sorusunu da tetikler: “Başka türlü kararlar alsaydım, bugün hayatım bambaşka olur muydu?”.Burada trajedi, büyük felaketlerde değil, küçük tercihlerin yarattığı kırılmalarda gizlidir.
Kuantum fiziği, paralel evrenler, Schrödinger'in kedisi, görelilik kuramı , eşevrelilik ile ilgili insanı düşünmeye ve belirsizliğe sürükleyen bana göre çok iyi bir film.
Son derece düşük bir bütçeyle, büyük ölçüde doğaçlamaya dayanan oyunculuklarla çekilmiş olmasına rağmen Coherence, zekice yapılmış işlerden biri. Coherence yalnızca bir bilimkurgu değil; insanın kendi hayatına, kaçırılmış ihtimallere ve asla bilemeyeceği versiyonlarına bakma cesaretini talep eden bir film.
Film, sıradan bir ailenin günlük rutinleriyle başlıyor: araba yıkamak, markete gitmek, televizyon izlemek… Ancak bu sıradanlık, her sahnede duygusal bir boşluğun, empati eksikliğinin ve yabancılaşmanın metaforu hâline geliyor.
Bu filmi izlemek, modern hayatın sessiz şiddetini ve bireyin arzu ile duygusallıktan nasıl yoksun bırakıldığını çıplak bir gerçeklikle yüzleşmek demek. Film, rutinler, tüketim ve sistemin insan ruhunu nasıl yavaş yavaş öldürdüğünü gösterirken, küçük ayrıntılarda büyük bir trajediyi ortaya koyuyor. Akvaryumdaki balığın ölümü, empati ve yaşam sevgisinin kaybolmasını, rutin ve mekanik yaşamın insan ruhunu nasıl öldürdüğünü simgeliyor. Tuvalete atılan paralar ise, tüketim toplumuna ve sembolik değer sistemine karşı nihilist bir tepki olarak okunabilir.
Bence filmin gücü, modern dünyaya dair birçok insanın hissettiği nihilizm duygusunu ve her şeyden kaçma arzusunu cesurca ele almasında yatıyor. Haneke, karanlık ve rahatsız edici bir gerçekliği öylesine soğukkanlı ve gerçekçi bir dille sunuyor ki, izleyici izledikçe hem büyüleniyor hem de sarsılıyor.