Necip Fazıl Kısakürek’in ruhumu en çok hırpalayan, beni varoluşsal sancıların en dibine çeken eseri şüphesiz "Bir Adam Yaratmak" oldu. Kitabı bitirdiğimde bir süre sadece duvara baktığımı itiraf etmeliyim. Yazar, Hüsrev karakterinin şahsında aslında insanın yaratıcıyla olan o tehlikeli, ince ip üzerindeki dansını anlatıyor. Kitabı kendi süzgecimden geçirdiğimde, beni en çok sarsan dinamikler ise baba-anne figürleri ve Selma ile Hüsrev arasındaki o çıkmaz sokak oldu.
İşte benim gözümden, beni derin düşüncelere sevk eden o çarpıcı detaylar:
Geçmişin Gölgesi ve Kaçınılmaz Kader: Baba Figürü
Kitapta baba figürü, Hüsrev’in hayatının tam merkezinde duran devasa bir kara delik gibi. Hüsrev’in babası, kendini bahçedeki incir ağacına asarak intihar etmiş bir adam. Bu intihar, Hüsrev için sadece acı bir kayıp değil; adeta genlerine işlenmiş, kaçamadığı bir lanet.
Hüsrev, yazdığı tiyatro oyununda da bir adama tıpkı babası gibi intihar senaryosu çiziyor ve oyunun başkahramanına babasının adını veriyor. Burada beni en çok etkileyen şey, Hüsrev’in babasının kaderini hem silmeye, onu anlamlandırmaya çalışması hem de bilinçaltında o kadere doğru sürüklenmesi oldu. Baba figürü, Hüsrev için geçilmesi imkansız bir sınır, çözülmesi gereken bir kördüğüm ve nihayetinde onu aklın sınırlarının dışına iten en büyük trajedi.
Akıl Sağlığının ve Dünyanın Son Kalesi: Anne Figürü
Eğer kitapta Hüsrev’i gerçek dünyaya, rasyonaliteye bağlayan tek bir halat varsa, o da şüphesiz annesidir. Anne figürü, Hüsrev’in deliliğe doğru attığı her adımda önüne etten bir duvar gibi örülüyor. O trajik incir ağacını kestirmek istemesi, oğlunu o uğursuz geçmişten ve babasının kaderinden koruma çabasının en somut, en iç sızlatan sembolü.
Bana göre anne, bu eserde "teslimiyeti ve fıtratı" temsil ediyor. Hüsrev
Bazı kitaplar okunur ve biter, bazı kitaplar ise okunduktan sonra insanın içinde yaşamaya devam eder. Birhan Keskin’in Ba adlı şiir kitabı da benim için böyle bir eser oldu. Kitabı okurken sadece şiirlerle değil, aynı zamanda insanın iç dünyasıyla, yalnızlığıyla, özlemleriyle ve kayıplarıyla karşılaştığımı hissettim.
Birhan Keskin, Ba’da sade görünen fakat oldukça derin anlamlar taşıyan bir dil kullanıyor. Şiirlerinde günlük hayattan kelimeler seçse de bu kelimeler okuyucunun zihninde farklı çağrışımlar uyandırıyor. Kitap boyunca sevgi, ayrılık, ölüm, özlem ve insanın kendini arayışı gibi temalar ön plana çıkıyor. Özellikle doğa unsurlarını kullanış biçimi dikkat çekici. Deniz, kuş, ağaç ve gökyüzü gibi imgeler yalnızca birer doğa betimlemesi olarak kalmıyor; şairin duygularını aktaran sembollere dönüşüyor.
Kitabı okurken beni en çok etkileyen şey, şiirlerdeki samimiyet oldu. Birhan Keskin’in duygularını doğrudan anlatmak yerine hissettirmeyi tercih etmesi, şiirleri daha güçlü kılıyor. Bazı dizeleri ilk okumada anlamak zor olsa da üzerinde düşündükçe farklı anlam katmanları ortaya çıkıyor. Bu yönüyle Ba, hızlı okunup geçilecek bir kitap değil; okuyucudan dikkat ve sabır isteyen bir eser.
Eserin adı olan “Ba” da kitap boyunca önemli bir anlam taşıyor. Bağlanmak, ait olmak, bir yere ya da bir insana tutunmak gibi duygular şiirlerin genel atmosferinde hissediliyor. Aynı zamanda insanın hayat karşısındaki yalnızlığını ve kırılganlığını da yansıtan bir anlam dünyası oluşturuyor.
Sonuç olarak Ba, yalnızca şiir okumayı sevenlerin değil, duygular üzerine düşünmeyi seven herkesin okuyabileceği etkileyici bir şiir kitabıdır. Birhan Keskin’in güçlü dili ve özgün anlatımı sayesinde kitap, okuyucuyu kendi iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Benim için Ba, okuduktan
Carlo Ginzburg’un mikro tarih akımının başyapıtı kabul edilen “Peynir ve Kurtlar"kitabını nihayet bitirdim. Uzun zamandır kitaplığımdayken neden bu kadar ertelediğimi sorgulatan, bittiğinde ise beni derin bir düşünce sarmalına iten muazzam bir eser oldu. Size biraz bu okuma deneyimimden ve kitabın bende bıraktığı izlerden bahsetmek istiyorum.
Eğer tarih kitaplarının sadece kralları, savaşları, antlaşmaları ve büyük siyasi figürleri anlatması gerektiğine inanıyorsanız, bu kitap ezberinizi tamamen bozacak. Çünkü Ginzburg kamerayı "büyük" tarihten alıp, 16. yüzyıl İtalya’sında yaşayan, kendi hâlinde bir değirmenciye çeviriyor:
Sıradan Bir Değirmencinin Sıra Dışı Kozmolojisi
Menocchio, yaşadığı döneme göre okuma yazması olan, eline geçen her kitabı (İncil’den tutun Decameron öykülerine kadar) adeta yutarcasına okuyan bir köylü. Ancak onu asıl ilginç kılan şey, okuduklarını kendi hayal gücü, halk kültürü ve pratik mantığıyla harmanlayarak tamamen kendine has bir evren teorisi (kozmoloji) üretmiş olması.
Kitaba adını veren o meşhur metafor tam olarak burada devreye giriyor. Menocchio’ya göre evren, başlangıçta kaotik bir çorba gibiydi; tıpkı sütün pıhtılaşıp peynire dönüşmesi gibi şekillendi. Peki ya tanrılar ve melekler? Onlar da tıpkı peynirin içinde kendi kendine üreyen kurtlar gibi bu maddeden türediler.
Her şey bir kaostu... ve o kütleden tıpkı peynirde kurtların oluşması gibi bir kütle peynirleşti ve onlardan melekler çıktı..."i
Dönemin Katolik Kilisesi ve Engizisyon mahkemeleri için bundan daha büyük bir sapkınlık (heresi) düşünülemezdi haliyle. Menocchio sadece bununla da kalmıyor; İsa’nın tanrılığını reddediyor, kilisenin zenginliğini eleştiriyor ve her dinin (Hristiyanlık, Müslümanlık, Yahudilik) eşit derecede değerli olduğunu savunuyor. 16. yüzyıl için bu
Kemal Varol’un ödüllü romanı Âşıklar Bayramı, modern Türk edebiyatında baba-oğul hesaplaşmasına dair yazılmış en içten ve "sesi olan" eserlerden biridir. Roman, yirmi beş yıl boyunca birbirine uğramamış bir baba ile oğlun, Kars’a uzanan üç günlük yolculuğunu anlatırken; aslında telafisi mümkün olmayan zamanın, birikmiş suskunlukların ve geç gelen bir vedanın hüzünlü melodisini sunar. Bir tarafta hayatını sazına ve yollara adamış, ağır hasta bağlama ustası Heves Ali; diğer tarafta ise babasız büyümenin yaralarını avukatlık cübbesiyle gizlemeye çalışan oğlu vardır. Bu yolculuk, sadece fiziksel bir mesafe kat etmek değil, çocuğun babasına duyduğu derin öfkenin, merakın ve kaçınılmaz bir merhametin süzgecinden geçmesidir.
Varol, anlatısını bir yol hikâyesi üzerine kurarken, Doğu’nun âşıklık geleneğini ve taşranın kendine has kederini modern bir dille harmanlar. Yol boyunca uğranılan her durak, Heves Ali’nin geçmişindeki bir günahın veya yarım kalmış bir sevdanın kapısını aralar. Yazar, ajitasyona kaçmadan, son derece vakur ve müzikal bir üslupla "baba" figürünün hem bir sığınak hem de aşılması gereken aşılmaz bir dağ olduğunu hissettirir. Romanın sonunda ulaşılan Kars, sadece coğrafi bir varış noktası değil; kışın, soğuğun ve nihai sessizliğin, yani ölümün ve kabullenişin sembolüdür. Âşıklar Bayramı, "Bir baba öldüğünde değil, oğlu onu affettiğinde hikâye biter" dedirten, her kelimesiyle bir bozlak tadı bırakan dokunaklı bir başyapıttır.
Kitabın kalbinde yatan o sarsıcı metafor: Harese. Develerin çölde çok sevdiği dikenli bir bitkiyi yerken dillerinin kanaması ve kendi kanlarının tadıyla daha çok yemeye devam etmeleri... Livaneli, insanın ihtirasını ve kendi sonunu hazırlayan o doyumsuz doğasını bu şekilde betimliyor. Bu, hayata dair kurduğun empati temelli yaklaşımla örtüşen, insanın içsel savaşlarını anlatan çok güçlü bir imge.
İstanbul’da yaşayan gazeteci İbrahim’in, çocukluk arkadaşı Hüseyin’in ölümünün izini sürmek için Mardin’e gidişi, aslında modern insanın kendi köklerine ve unuttuğu vicdanına yaptığı bir yolculuk. Mardin’in çok kültürlü, çok dilli ama bir o kadar da acıyla yoğrulmuş atmosferi, senin edebiyatta aradığın o "dramatik ışık" ve "derinlik" hissini her sayfada hissettiriyor.
Ezidi bir kadın olan Meleknaz karakteri üzerinden anlatılanlar, sadece bir mülteci hikayesi değil; insanlığın en karanlık ve en aydınlık yanlarının çarpışması. Hüseyin’in Meleknaz’a duyduğu aşk, aslında bir başkasının acısını yüklenme cesareti. "Merhamet zulmün merhemi olamaz" cümlesi, kitabın ruhunu özetleyen o can yakıcı gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor.