Jack London’ın hırpalayıcı başyapıtı Martin Eden ’i kapağını kapatıp kenara koyduğumda, içimde uyanan ilk his derin bir çaresizlik ve sarsıcı bir hayranlık oldu. Roman, kaba saba bir denizci olan Martin’in, üst sınıftan Ruth Morse’a duyduğu aşkla başlayan entelektüel yükselişini anlatırken, aslında okurlara bir insanın kendi dehası tarafından nasıl adım adım yutulduğunu gösteriyor.
Martin’in Ruth’un şahsında o pırıltılı burjuva dünyasını ilk gördüğü anı düşündüğü şey; o dünya onun gözünde adeta kutsal bir ışık, cehaletin karanlığından kaçıp sığınacağı bir limandı. Sırf o dünyaya ait olabilmek, o rafine zarafete layık görülebilmek için günde sadece dört saat uyuyarak dilbilgisi, felsefe ve edebiyat yuttuğu o muazzam dönüşüm sürecini okurken, onun azmine saygı duymamak imkansızdı.
(…) Şimdi istiyorum. Sizin bu evde evde soluduğunuz gibi bir havayı solumak, kitaplarla, resimlerle ve güzel şeylerle dolu, kendileri temiz, düşünceleri temiz, alçak sesle konuşan insanların yaşadığı ortamların havasını içime çekmek istiyorum. (sf 81)
Hikayenin en başında Martin’i harekete geçiren şey sıradan bir hoşlanma değil, adeta mistik bir adanmışlıktır; o, saf güzelliğe aşık olmuş ve güzele hizmet etmenin tek gerçek hakikat olduğunu, hayatın anlamının burada yattığını kayıtsız şartsız kabul etmiştir. Onun gözünde Ruth bu kutsal güzelliğin yeryüzündeki gölgesidir. Ancak bu kör edici aşkın trajik tezatları daha ilk anlardan itibaren kendini hissettirir.
Ruth’un Martin’i kendi seçkin çevresine takdim ederken, onu eşit bir birey gibi değil de üstenci bir kibirle "himaye ettiğim arkadaş" olarak tanıtması, burjuva sınıfının o saklayamadığı sınıf bilincini ve Martin’i bir tür "ehlileştirme projesi" olarak gördüğünü yüzümüze çarpar. Martin ise bu dünyada tutunmaya çalışırken tuhaf
Martin EdenJack London · Can Yayınları · 2019134,8bin okunma
Daniel Keyes'in kaleminden dökülen bu sarsıcı eser, zekanın bir lütuf mu yoksa insanı kendi türünden koparan trajik bir yalnızlık duvarı mı olduğunu Charlie Gordon'ın devinimleri üzerinden sorgulayan derin bir psikolojik inceleme.
Başlangıçta düşük IQ ile yaşayan Charlie, çevresindeki herkesi sevgi dolu kendisini de mutlu bir birey olarak tanımlarken, aslında dünyanın acımasız gerçekliğinden bihaberdir. Geçirdiği deneysel operasyon ve ardından gelen logaritmik zihinsel gelişim süreci, onun sadece imlasını ve kelime dağarcığını düzeltmekle kalmaz, aynı zamanda bilincinin kapalı perdelerini de sertçe aralıyor.
Yazım hatalarının bir gecede düzelmesi, sadece dilbilgisel bir başarı değil, Charlie’nin zihnindeki hız sınırının kalktığının ilk işareti. Bu ani düzelme mucizevi görünse de aslında Charlie’nin duygusal gelişiminin yetişemeyeceği kadar hızlı bir entelektüel patlamanın habercisi aslında. Bilgi, Charlie’ye bir nehir gibi değil, bir barajın patlaması gibi gelir. Artık sadece öğrenen biri değil, öğrenmenin doğasını sorgulayan, dünyayı diller, formüller ve felsefeler üzerinden yeniden inşa eden bir dahiye dönüşür.
Charlie zekileştikçe, eskiden kendisine gülen iş arkadaşlarının aslında onu aşağıladığını, dahi sandığı doktorların ise kendi hırsları ve yetersizlikleri arasında sıkışmış sıradan insanlar olduğunu fark eder. Bu farkındalık, onun çocuksu saflığını da yok ederek yerine bilginin soğuk ve keskin yalnızlığını bırakıyor. Eskiden tanrı gibi gördüğü bu adamların, aslında kendi korkularıyla boğuşan, Charlie’yi bir insan olarak değil bir "başarı simgesi" olarak gören figürler olduğunu anlaması, onu derin bir nefret ve ardından gelen bir yabancılaşmaya sürükler.
__(...) Bu kişiler, bilgilerinin sığlığı belli olmasın diye yanımdan kaçmak için
Marcel Proust'un edebiyat dünyasına ilk büyük selamı olan Hazlar ve Günler, genç yazarın sadece yeteneğini değil, aynı zamanda ileride dünya edebiyatını kökten değiştirecek olan o devasa ”kayıp zaman„ arayışının genetik kodlarını da içinde barındıran müstesna bir yapıt.
Dışarıdan bakıldığında 19. yy sonu Paris salonlarının ışıltılı, züppe ve biraz da melankolik bir dökümü gibi görünse de bu eser, satır aralarına sızıldığında insan ruhunun en karanlık dehlizlerine, suçluluk duygusuna zamanın acımasız aşındırıcılığına dair sarsıcı bir gerçekle karşılıyor.
Proust, kitabın isminde Hesiodos'a yaptığı nazireyle ”işler„ yerine ”hazlar„ kavramını koyarak, modern insanın trajedisini üretimde değil, tüketim ve duygu karmaşasında arayacağının sinyalini veriyor. Eserin bütününe yayılan o aristokratik hüzün, aslında bir sınıfın övgüsü olarak değil de, o sınıfın temsil ettiği yapaylığın ve bu yapaylık içinde kaybolan bireysel özgürlüğün keskin bir eleştirisidir.
Bu eseriyle, erken yaşlarda kendi sesini bulma yolcuğundaki en önemli durağında olan Proust, okura saflığın yitirilişini, sosyetenin boşluğunu ve zamanın yıkıcılığını anlatırken, bu karanlık tabloyu da ancak sanatın ve hatırlamanın ışınğında aydınlatılabileceğini gösteriyor.
Anatole France'ın önsözü ve Roza Hakmen'in çevirisi ile keyifli okumalar dilerim...
Hazlar ve GünlerMarcel ProustRoza HakmenAnatole France
Roman sadece Tanzimat edebiyatının değil, aslında Osmanlı toplumunun Batı'yla kurduğu ilişkinin en net hikâyelerinden biri. Ahmet Mithat Efendi, halkı eğitmek için yazan bir yazar olmanın yanı sıra, hayatının büyük bir kısmını da yazıya adamış ve bu yüzden de ”yazı makinesi„ diye anılmış bir isim.
En büyük derdi, Batı'dan alınan yeniliklerin doğru şekilde özümsenip özümsenmediği meselesi olmuş. Romanı okurken sadece iki kahramanın macerasına değil de, 19. yy İstanbul'unda modernleşmenin toplumsal hayata nasıl yansıdığına tanıklık ediyor okurlar.
Felâtun Bey, babasından kalan serveti hovardaca harcayan, Batılı yaşama biçimini sadece kıyafetlerde, eğlencelerde ve yüzeysel alışkanlıklarda arayan bir kahraman. Fransızca kelimeler serpiştirerek konuşmasının aksine, dilini de kültürünü de derinlikli olarak bilmeyen karakter. Tüm bunları yanında trajik bir tarafı da vardır çünkü özünde biraz naif, hatta yer yer sevimli tarafı da yansıyor.
Râkım Efendi ise Felâtun'un tam karşısında duruyor. Kendi emeğiyle yükselen, okuyan, çalışan, öğrenen, birden fazla dil bilen ve Batı kültürünü gerçekten özümseyen biri. Batı'nın faydalı yönlerini alırken Osmanlı'nın inceliğini ve kimliğini korumayı başaran bir karakter olarak çıkıyor. Ahmet Mithat Efendi'nin gözünde ideal genç odur. Ne kendi özünü reddeder ne de modernleşmeye kapılarını tamamen kapatır. Bir yandan zarif ve kibar bir İstanbul efendisidir bir yandan da yeniliklere açıktır böylelikle.
Felâtun'un yüzeyselliği ile Râkım'ın sağlamlığı arasında büyük bir uçurum var. Ve yazar bunu okurun gözünün önüne sererken sık sık araya giriyor, açıklamalar yapıyor ve yorumlar katıyor.
150 yıl önceki meselelerin günümüzde hâlâ güncel oluşuyla, sosyal platformlarda, hayat tazlarını sergileyen ama çoğu içi boş bir 'batılılık' algısına sıkışmış gençleriyle
Okuru büyük olaylarla değil, dinginliğiyle içine alan bir roman olan Hyunam-Dong Kitabevi , kapısından girildiğinde şehrin gürültüsünü dışarıda bırakır; rafların arasında dolaşan sessizlik okuru sarar. Kalabalığın ortasında nefes almak için aralanan bir kapı gibi açılır; içeriye kahve kokusu, rafların arasındaki huzur ve yeniden başlama ihtimali sızar.
Roman, “başarı” diye dayatılan hayat çizgisinin dışına taşınca insanın nasıl hafiflediğini ve aynı anda nasıl ürperdiğini sakin bir ritimle, bir kitapçının atmosferi üzerinden anlatır. Küçük sığınaklarda bulunan huzuru ve yeniden başlama cesaretini gözler önüne serer.
Hikayenin merkezinde olan ve başarılı bir kariyeri, düzenli bir evliliği olan Youngju, tüm görünür istikrara rağmen içinde bir eksiklik hisseder. Bir gün cesaretini toplayarak alışılmış hayatını geride bırakır ve bir kitapçı açar. Bu mekan kısa sürede yalnızca bir dükkan olmaktan çıkar; insanların yaralarını taşıdığı, birbirine görünmeden dokunduğu bir buluşma alanına dönüşür. Romanın kalbi de burada atmaya başlar: kapıdan giren herkes bir yük getirir ve raflar o yükü hafifletir.
Kitapçıya yolu düşen herkesin ayrı bir hikayesi vardır: hayallerini ertelemiş olanlar, yalnızlıktan yorulanlar, küçük mutluluklara tutunmaya çalışanlar… Hepsinin ortak noktası, hayatlarının görünmez yerlerinde birer sızı taşımaları ve aralarındaki sessiz dayanışmadır. Yazar, bu karakterleri abartılı dramatik olaylarla değil, gündelik ayrıntılarla anlatır.
Sessiz ve destekleyici varlığıyla dükkanın atmosferini tamamlayan Minjun; kitapların arasında oturup örgü ören ve sabrıyla, dinginliğiyle mekanın ruhunu işleyen Jungseo; ertelediği yazarlık hayali ile kendi yolunu bulmaya çalışırken kendini ifade etme cesareti arayan Soojin; romanın en kırılgan karakterlerinden biri olan, sorumluluk ve