Prens Mışkin… Ne üzdün bizi.
Kah kızdım sana, kah üzüldüm; ama işin sonunda yine en çok senin için içim burkuldu.
----
Dostoyevski’nin Budala romanı, Prens Lev Nikolayeviç Mışkin’in yıllar sonra Avrupa’dan Rusya’ya, yani özlemini içten içe her zaman duyduğu vatanına dönmesiyle başlar. Mışkin, iyileşmeye çalıştığı uzun yılların ardından memleketine saf, temiz ve neredeyse çocukça bir yürekle döner. Dünyayı, insan ilişkilerini, çıkar oyunlarını bilmeyen bir masumiyetle…
----
Ama dönmesine döner; iyi yüreğinin karşılığını bulamaz. Kime içtenliğini açsa, kime saf duygularla yaklaşsa, insanlar onu yanlış anlar, küçümser, aldatır ya da kendi amaçları için kullanmaya kalkar. Mışkin herkese karşı dürüst davranır ama ona karşı oynanan oyunların sonu gelmez. O ise bütün bu kötülüklerin ortasında bile insanlardaki iyiliği görmeye çalışır.
----
Dostoyevski burada yalnızca bir karakter yaratmıyor; “iyi insan”ın modern dünyadaki trajedisini resmediyor. Çıkar, hırs, kıskançlık ve gurur üzerine kurulu bir dünyaya tertemiz bir ruh gönderdiğinizde ne olur? Roman bu sorunun cevabıdır: Mışkin’in iyiliği insanlara kurtuluş değil, çoğu zaman huzursuzluk getirir. Çünkü kötülüğe alışmış insanlar, saf iyiliğin aynasında kendi karanlıklarını görmeye dayanamaz.
-----
Budala, “İyi bir insan kötü bir dünyada yaşayabilir mi?” sorusunun en sert, en acı gerçekçi cevabıdır.